Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

1826 tarihine kadar nin, askeri disiplinle yetiştirilen ve başının nezareti altında devlet ları bulunmuştur. ların ’daki kışla-koğuşları da Topkapısı Saray-ı hümayununda «Hamlacılar Ocağı» denilen saray kayıkçılarının koğuşları yanındaydı.

« ocağı», sarayın en büyük zabitlerinden ve doğrudan padişaha bağlı bostancıbaşı ağanın emrindeydi; çok geniş ve mühim bir teşkilat olan bostancı ocaklarından biri sayılırdı.

Tarih kaynaklarımızda idam hükümlerinin infazı sahneleri anlatılırken bazen, «» tabiri kullanılmadan, sadece ve mesela: «Bostancılar kemend atıp kârını tamam etti» gibi cümlelerle belirtilen bir idam hükmünü infaz edenler daima ocağındaki bostancılar olmuştur; çok geniş olan bostancılar teşkilatının diğer ocaklarındaki bostancı neferlerinin de lık görevinde kullanıldığı asla düşünülmemelidir.

başının «Yamak» unvanı altında bir muavini vardı, eğer idam hükmünübizzat başı infaz edecekse, yanına yardımcı olarak muhakkak yamağını alırdı. başılar ancak pek mühim kimselerin idam hükümlerini infaz ederlerdi, idam mahkumları arasında yalnız yeniçeri neferleri, yine kendileri tarafından öldürülürdü.

başı dahil, ocağının bütün efradı istisnasız Hırvat dönmesi veya Kıpti idi. idam fermanı bostancı ağaya verilir; mahkum, mühim bir şahsiyet değilse infazda bostancıbaşı bulunmazdı. lar, idam hükümlerinin infazından başka, tevkif edilmiş bir sanığın söyletilmesi için işkence işi ile de görevliydiler. ocağında tüyler ürpertici işkence aletleri vardı.

İŞKENCE ÇEŞİTLERİ

İdam hükümleri, ya adiyen infaz, yahut işkence ile infaz şekillerinde verilirdi. İdam işkenceli ise, işkencenin şekli de fermanda zikredilirdi.

Adiyen infazın üç şekli vardı: Siyasi mahkumlar sarayda, kendi evinde veya zindanda, bazen yakalandığı herhangi bir yerde yağlı kementle boğulurdu; yeniçerilerden veya diğer asker ocaklarına mensup suçlulara fiilen askeri birliklerin başında bulunan kumandanların satırı ile boyunları vurulurdu.

Hırsızlar, serseriler, caniler (cinayetlerinin cezası işkenceli değilse) şehrin kalabalık bir çarşı boyunda, ’da ekseriya bugünkü Çarşıkapı dediğimiz, eskiden de Parmakkapısı denilen yerde, bazen suç yerinde, mesela hırsızın soymak için girdiği dükkanın kapısında, asılarak idam olunurlardı.

İşkence ile idamın şekilleri ise ayrı ayrı kçtu: Elleri, ayakları kesildikten ve kulakları, burnu kesildikten sonra başını vurmak; göğsünün ve sırtının derisi yüzüldükten sonra başını vurmak; kazığa oturtmak; çengele asmak, çarmıha yüzükoyun bağladıktan sonra, kıç kaba etlerini ve omuz başlarını bıçakla oyarak buralara büyük mumlar dikerek şehirde bir deve üstünde dolaştırarak halka teşhirden sonra başını vurmak.

Siyasi mahkumların kement ile boğulduktan sonra bazan başları gövdelerinden alınarak Bab-ı Hümayun önündeki ibret taşının üstüne konulur ve halka teşhir edilirdi.

ların, suçluları söyletmek için tatbik ettikleri bazı işkence şekilleri de şunlardı: Saçlarını ustara ile kazıdıktan sonra başına, ateşle kızıl hale gelmiş demir tas geçirmek; deri yüzmek, cımbızla sinir çekmek; kaynar suya daldırdıktan sonra soğuk suya sokmak, oradan çıkarıp tekrar kaynar suya daldırmak, çıplak vücudu demir tel kese ile keselemek; tırnak, diş sökmek.

TAŞRAYA GÖNDERİLİRDİ

Bir devlet adamı idama mahkum olunca, ferman kendisine bostancıbaşı tarafından eteği öpülerek hürmetle gösterilir, teselli yollu sözler söylenir ve est alıp iki rekat namaz kılmasına müsaade olunurdu; bu tebliğ ekseriya da, metanetle karşılanırdı.

Mesela Viyana bozgunundan sonra Belgrad’ta idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, namazından sonra «vücudum toprağa düşsün» diyerek odanın kilimlerini toplatmış, uzun lını kendi eliyle kaldırarak celladın kemendi geçirmesine yardım etmiş ve cellada «ını maharetle yap!..» demişti.

Taşrada, gönderilip idam edilen siyasi mahkumların hükmün infazından sonra başı kesilir, yolda bozulmaması için bal doldurulmuş bir kıl torba içinde tarafından ’a getirilir ve Payitaht’ta yıkandıktan sonra teşhir ve defnedilirdi.

nde en namlı lar, XVII. asırda başı Kara Ali, onun yamağı Hammal Ali ve Kara Ali’den sonra baş olan Süleyman’dır.

ÇEŞMESİ

Topkapı Sarayı’nda, Bab-ı Hümayun ile Babüsselam (Orta Kapı) arasındaki Birinci Avlu denilen meydanda, Babüsselam’a yaklaşırken sağ taraftaki duvar önünde görülen çeşmedir. Bu çeşmenin önünde sütunumsu bir taş vardır, onun da adı «İbret Taşı» dır; çeşmenin de, bu taşın da hatıraları çok kanlıdır.

Kafası satırı ile uçurulan veya boynuna dolanan kemendi ile boğulduktan sonra başı gövdesinden ayrılan binlerce bedbaht insanın kelleleri bu ibret taşının üstünde teşhir edilirdi ve lar satır, bıçak ve usturalarındaki insan kanlarını bu çeşmede yıkayıp akıtırlardı.

MEZATI

Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla beraber üzerinden çıkan her şey ların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri lar arasında taksim edilirdi. Buna « mezatı» denilirdi. mezatlarında ekseriya çok kıymetli eşya bulunurdu ve sahipleri elinde can verdiklerinden, bir uğursuzluğa yorularak hakiki değerinden çok ucuza satılırdı, fakat mezatından bir şey satın almak da her kişinin yapabileceği şey değildi.

’da Ata Bulvarı üzerinde Bozdoğan Kemeri’nin hemen yanıbaşında Belediye si yapılmış güzel medresenin banisi, XVI. asır sonu saray ricalinden kapı ağası Gazanfer Ağa’dır. Padişah III. Murat üzerindeki sonsuz nüfuzu ile rüşvet yolundan büyük bir servet yapmıştı. O zamanlar ’da Rasim Ağa isminde namlı bir saatçi ve kuyumcu vardı. Hakikaten büyük kardı. Gazanfer Ağa, bu zata fevkalade kıymetli elmaslarla yyen altın bir koyun saati yaptırmıştı (cep saatinin daha büyüğü, kişilerin koynunda muhafaza edilen saat), saatin cevahirini de kendisi vermişti. Kapı Ağası Gazanfer Ağa, bir askeri ihtilalde cellada verilince, ağanın meşhur murassa altın saati koynundan çıkmış, eline düşmüştü. lar başlı başına bir servet olan bu saat için bir mezat yaptılar. Saati mezatından Tırnakçı Hasan Paşa satın almıştı. Kısa süre sonra Hasan Paşa da idam olundu, saat yine mezadına düştü.

DENiZiN DİBİNDE PARLAYAN SAAT

Bu sefer de bu harikulade güzel saati pek ucuz bir bedel mukabili Kasım Paşa satın aldı. Bir, iki ay geçti geçmedi, Kasım Paşa da cellada verildi. Saat onun da koynundan çıktı ve üçüncü defa mezadına düştü. Bu sefer de Gazanfer Ağanın meş’um saatini Sadrazam Derviş Paşa satın aldı ve küçük kardeşine hediye etti. Tarih kaynaklan, bu zatın ismini bilmiyorlar, pek genç yaşında, yani tüysüz bir delikanlı iken sadrazamın himayesiyle Eğriboz sancak beyliğine tayin edildiği için «Civan Bey» lakabı takılmış ve adı unutulmuştur.

Müverrih Peçevili ibrahim Efendi, Civan Bey’le Eğriboz’da bey konağının deniz üstüne kurulmuş salaş taraçasında sohbet ediyorlarmış. Söz saatten açılmış, İbrahim Efendi saat meraklısı imiş, Civan Bey koynundan murassa’ bir saat çıkararak müverrihe göstermiş. İbrahim Efendi «ömrümde bu kadar güzel saat görmedim!» deyince. Civan Bey de o güzel ve kıymetli saatin başından geçenleri anlatmış. Peçevili, elindeki saati hemen bırakarak: «Böyle uğursuz saati insan düşmanına vermez… Paşa nasıl olmuş da size hediye etmiş…» demiş. Bu söz Civan Bey’e tesir etmiş, hemen hançeriyle saatin elmaslarını çıkarmış ve bir çekiç ile de çarklarını kırarak denize atmış.

Denizin dibinde saatin parıltısı görülüyormuş; Civan Bey’le İbrahim Efendi taraçada oturmaya devam ederken, bir atlı gelmiş, Civan Bey’e vazifesinden azledildiğini tebliğ etmiş. Civan Bey şaşırmış: «Azlimi mucip bir şeyimiz yok idi…» demiş. Gelen adam: «Beyim… Beyim!… Derviş Paşa idam olundu… Sizin dahi idamınız için ferman çıkıp, bostancılarla gönderildi… Sonra şefaatçileriniz himmet ettiler… ikinci bir ferman ile ben gönderildim ve idamınıza memur olanlara, yarım saat evvel yetişebildim!» cevabını vermiş.

MEZARLIĞI

Eyüp’te, Karyağdı Bayırı’nın arkalarında münferide ve zamanımızda metruk bir mezarlık idi. Dört köşe köfeki taşından ve hemen hepsi gayet iri, 1,70-1,90 metre boyunda kabir şahidelerinin hepsi yazısızdır.

Bu mezarlık, toplum ahlakının en asil örneklerinden biri olarak son derece şayan-ı dikkattir; cana kıymış bir caniyi, idam ile ölümünden sonra, cesedini mezarlığa kabul eden cemiyetimiz, resmi bir görev de olsa, bir ücret karşılığı adam boğan veya kesen celladın ölüsünü mezarlıklanna kabul etmemiş, onlara ayrı bir mezarlık yapmıştır.

1950’den sonra bu mezarlığına gitmek imkanı bulunamadı. O tarihten bu yana, istanbul’da şehir dışında alabildiğine geniş iskan faaliyeti olmuş, yeni yeni isimlerle adeta köyler, kasabalar kurulmuştur.

Kaynakça
Makale yazarı :
Reşad Ekrem Koçu
Bibliyografya :
Kaynak :

Hayat Tarih Dergisi, 1971, Hayat yayınları,sayı 5, Haziran

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Bu ses senin

İstanbul’un, süslü, güzel, velveleli ufkundan Bir ses çıkıp yükselir. Uzaklara uçar gider eski bir Türk

Milli Birlik

“Yurttaşlarım, Gördüğünüz bütün o felâketlerden sonra, sizleri o felâkete sürükleyen sebepleri anlamışsınızdır ve o felâketlerden

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku