Türk Fütuhat Felsefesi ve Malazgirt Muharebesi

Alparslan - Miniature painted illustration from the Majma' al-Tawarikh of Hafiz 'Abru. Depicts accession to the throne of Herat by Alp Arslan (20 January 1029 – 15 December 1072).
Kaynak: Wikimedia Commons'tan Özgür medya deposu
Alparslan - Miniature painted illustration from the Majma' al-Tawarikh of Hafiz 'Abru. Depicts accession to the throne of Herat by Alp Arslan (20 January 1029 – 15 December 1072). Kaynak: Wikimedia Commons'tan Özgür medya deposu
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

26 Ağustos 1071’de ovasında cereyan eden büyük mubarebenin ehemmiyeti herkesçe malumdur. O zamana kadar Orta-doğuda yenilmez bir kuvvet olarak bilinen Bizans’ın çıkarabildiği en kalabalık ordunun çöküşü ile sonuçlanan muharebenin Türk, İslam ve dünya tarihi yönlerinden değeri birçok araştırmalarda belirtilmiştir. Ancak bunlar daha ziyade savaşın neticelerini tesbit noktasında toplanmaktadır, Gerçek amiller iyi anlaşılmadıkça da tam bir değerlendirmenin yapılamayacağı aşikardır. Bilindiği üzere, milletler-arası savaş münasebetlerinde bütün insan kütleleri için geçerli olan umumi sebepler (üstünlük kazanma, büküm yürütme, şan ve şeref sahibi olma veya bir inanç, felsefi düşünce vb .. ) vardır ve bunun yanında birtakım hususi: şartlar da yer alır. Malazgirt muharebesinin hususi şartları olarak, Selçuklu imparatorluğunda başarı ile tatbik edilen Türkmen göçleri meselesi ile, Anadolu kıt’asının bilhassa bozkırlı Türkler için taşıdığı hayati imkanlar tarafımızdan açıklanmağa çalışılmıştı. [1] Fakat
bütün tarihimiz için karakteristik siyaset ve fütuhat telakkisi bakımından yorumlanamaması bu büyük Türk bamlesinin asıl kıymetini takdirde güçlük yaratmıştır. Bunun en iyi belirtisi savaşın bir tesadüf neticesi vukubulduğu yolundaki yanlış görüştür.

I
Bu görüşe daha o çağ Bizans tarihçilerinden bazılarında rastlanır. Mesela N. Bryennios’un bir kaydında, zaferi müteakip Türkmen kuvvetlerinin Anadolu’yu fethe başlamaları dolayısiyle, Alp Arslan-Diogenes andlaşmasının
Türkler tarafından bozulduğu iddia edilmektedir [2] ki, bunda savaşın Anadolu için yapılmadığı düşüncesi gizlidir. Diğer Bizans tarihçisi Anna Koronena’nın, babası imparator Aleksiyos I Komnenos adına yazdığı Alexiad isimli eserinde de Anadolu’nun Türkler yönünden bir kıymet ifade etmediği fikrini uyandıracak mahiyette iddialar ileri sürülmüştür. Ona göre, Anadolu fethini fiilen gerçekleştiren Büyük Sultan Melikşah, İznik’te bulunan Ebu’l Kasım’ın[3]siyasi emellerine yardım etmediği takdirde imparator Aleksiyos’a bütün “Asya”yı ve Antakya’yı terk edebileceğini, hatta imparator uygun görürse Komnenoslarla Selçuklu hanedanı arasında sıhriyet kurulmasının Türk-Bizans dostluğuna alamet sayılacağını bildiriyordu [4]. Yani Anadolu, Marmara kıyısında oturan bir kumandanın Büyük Selçuklu imparatorluğuna karşı cephe almasını önlemek için feda edilmeğe hazır bir ülke idi!

Malazgirt zaferinin bir tesadüf eseri olduğu ve muharebenin Anadolu kıt’ası ile ilgisi bulunmadığı hususunda zamanımız Batılı tarihçileri de fikir birliği halindedirler. Şimdiye kadar aksi görüşte olan bir araştırıcı çıkma­mıştır. Daha 1913’de, Türk-Bizans münasebetlerini, meşgul olduğumuz devre ait bütün Doğu ve Batı kaynaklarını gözden geçirerek tesbite çalışan J. Laurent Malazgirt savaşı dolayısiyle Bizans’ın Türklere arazi terk ettiğine inanmadığını söylemiş ve bu kanaatini takviye etmek üzere kendinden önce gelen birçok tarihçi bulmuştu [5] . Ünlü Bizans tarihi araştırıcısı A.A. Vasiliev de “Bizans’ın Türklere toprak vermesi ihtimalinin zayıf olduğunu” kaydettikten sonra şöyle demiştir: «Gerek Türkler, gerek Bizans kendilerini andlaş­maya bağlı saymadılar. Türkler Anadolu’daki Bizans vilayetlerini yağma­lamak için her fırsattan faydalandılar» [6]. P. Wittek aynı görüşü daha açık şekilde ifade etmiştir: «Oğuzları yarımadanın (Anadolunun) tamamını aşa­rak Konstantiniye’nin karşı yakasına götüren bu ilerleme Selçuklu sultanın­ca ne tahmin, ne de arzu edilmişti. Sultan Malazgirt seferine Bizans imparatorluğu üzerinde herhangi bir emel beslemeden girişmiş ve zaferden sonra derhal barış yapmakla yetinmişti ve başlangıçta, kendiliğinden meydana gelen duruma hiç de ehemmiyet vermedi» [7] Yine zamanımızda. Selçuklu tarihi tetkikleri ile tanınmış olan Cl. Cahen Malazgirt muharebesine ayırdı­ğı eski bir makalesinde Alp Arslan’ın Anadolu cephesindeki Türk akıncıla­rını başıboş bıraktığını, Bizans ile igilenmediğini iddia ederek, zaferden sonra sultanın Türkistan’a doğru uzaklaşmasını buna delil göstermiş ve ayrı­ca o çağlarda İslam Halifeliği yanında, «ebedi varlık» olarak Bizans imparatorluğu’nun mevcudiyetinin Doğu dünyası zihniyetinde yaşadığını ileri sürmüştü [8]. Son eserinde de ayın görüşü tekrarlayan yazara göre: «Romanos Diogenes’i fidye, ittifak vaidi ve son yarım yüzyıl içinde Bizansa geçen sınır kalelerinin iadesi şartları ile serbest bırakan Alp Arslan bir müslüman için büyük bir ehemmiyet taşımayan bir ülkeyi (Anadoluyu) zapt etmek işi ile alakalanmamıştır. Herhalde o, “Roma” nın da, İslam gibi, ebedi varlık olduğunu hatırlamıştır [9]. Yazar bu arada «Malazgirt’in gerçek ı, Türkmenlerin zorluk çekmeden Rum’a girebilmelerini sağlamış olmasıdır. Fakat
Selçuklular’ın böyle bir maksadı yoktu» mülahazasını da ilave etmiştir [10]. Buraya kadar büyük Malazgirt zaferi hakkında Batı’nın neler düşündü­ğünü belirtmeğe çalıştık. Fakat Malazgirt muharebesi .gerçekten gayesi olma-
yan, bir tesadüfün neticesi midir, yoksa Türk milletinin üçbin yıllık siyasi telakki ve fütuhat felsefesinin yarattığı fetihler dizisinde yer alan, aynı zamanda çok büyük sonuçlar vermiş bir savaş mıdır?

II
Türkler tarihte harpçi ve fatih millet olarak tanınır. Hayatı başka hiçbir millette görülmeyen ölçüde hareket halinde geçmiş ve tarihi, dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaşları ve mücadeleleri ortamında gelişmiştir. Hemen her tarihçi, edebiyatçı ve filozofun dikkatini çeken bu karakter çizgisi türlü tarzlarda tefsir edilmiştir. Meseleye dıştan bakanlar veya Türk’ün savaşseverlik şeklinde akseden bu hususiyetim iyice kavrayamayanlar durumu, bir sosyal yapı olarak hukuki ve ekonomik yönden hala kesinlikle ortaya konamamış olan göçebelikle açıklamak yoluna sapmışlardır. Böyle düşü­nenlere göre, rastgele harp etmek, marnur ülkeleri yağınalamak, çalışmadan servete konmak, çapul, öldürme, tahripkarlık göçebeliğin tezahürleridir ve Türklerin bütün fütuhat temayUlü ve savaşlardaki şiddeti de göçebe oluşlarından ileri gelir. Bu izah da dünya ilim adamları arasında yaygındır. Mesela Asya üzerindeki araştırmaları ile meşhur V.V. Barthold bu fikirdedir. Ona göre, mesela Gök-Türk kitabelerinde zikri gereken noktalardan biri «Türklerin muharebelerde gösterdikleri vahşiyane kandökücülüb olmalı idi [11]. Avrupa Hunlarını bahis konusu eden tarihçilerden çoğu Türklerin keyfi saldırışlarından, hazır serveti çarpma ihtiraslarından ve bir
barbar olarak Attila’nın [12] , fakat onun normal ölçüleri aşan büyük bir devlet adamı olduğunu unutmuşlardır. Gök-Türk bakanlarının Çin’e karşı askeri harekatının «medeni ülkeleri tahrip etmek için yapıldığı [13] ve [14] , ancak devlet telakkisi, edebiyatı, milli yazısı ve yetiştirdiği Tonyukuk gibi dünya çapındaki şahsiyetleri ile üstün bir kültüre sahip Gök-Türklerin bu seferlerinde esas maksadın kalabalık Çin’i daima tehdit ve baskı altında tutarak Türk birliğini korumak olduğu [15] düşünülmemiştir. Gazneli Sultan Mahmud’un ’daki savaşları ganimet toplamakla açıklanmak istenmiş, onun aynı zamanda bu ve benzeri putperest diyarlarda İslamiyeti yaymak gibi bir gaye güttüğü hesaba katılmamıştır [16]. Misalleri çoğaltmak herhalde lüzumsuzdur.

Yalnız, Türk tarihine kısmen nüfuz etmeğe muvaffak olmuş bazı araş­tırmacılar hükümlerinde daha insaflı davranmaktadırlar. Bunlardan biri W. Eberhard’dır. Şöyle demektedir: [17]. Büyük bir Hun tarihi yazmış olan B. Szasz da Türklerin «Umumiyetle seçkin atlı kavimler gibi, devlet kurucu ve fatih> olduklarını söylemiştir [18]. Nihayet büyük sosyolog ve mütefekkirimiz Ziya Gökalp, Türkçede «devlet» manasına gelen «il» kelimesinin aslında «barış» (krş. elçi) demek olduğuna işaretle: «Türklerin bütün harpleri daimi ve geniş bir sulh dairesi tesis etmek maksadiyledir» [19] demek suretiyle bir gerçeğe parmak basmıştır. Hakikaten Türk savaşları tesadüf, kandökücülük, servete susamışlık gibi iptidai, ve yüksek görünme, şan ve şeref arzusu gibi basit içgüdülere değil, fakat doğrudan doğruya insanlıktan kaynak alan bir felsefi düşünceye dayanıyordu.

Bu felsefenin temeli «güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar» dünyayı Türk idaresine almak ideali şeklinde özetlenebilir. Tarihimizin çeşitli bölge ve devirlerinde bütün sayılı başbuğ, bakan ve sultanlar tarafından gerçekleştirilmeğe çalışılmasından, Türklerde binlerce yıldan beri umumi bir fikir halinde mevcut olduğu anlaşılan bu düşünceyi, belirli yönleri ile, destanlarımızda ve tarih kaynaklarımızda müşahede ve tesbit etmek mümkündür.

Çok faal bir tarihin neticesi olarak zengin bir destan edebiyatına sahip Türk milletinin çağlar boyunca işlediği Oğuz Hakan destanı, bilhassa 13. yüzyıl başlarında Türk çevresinde ve Uygur yazısı ile zaptedilen, islami tesirlerden uzak metni ile [20] , eski Türk hayat ve telakkilerini muhafaza etmektedir. Destanda anlatıldığına göre, Oğuz büyük bir ziyafet tertipleyerek beylere ve halka şöyle hitap etmiştir: «Ben sizin bakanınızım. Yay ve kalkan alalım, damgamız (alametimiz) uğurlu, bozkurt savaş parolamız olsun, demir kargılar orman gibi dolsun, daha çok denizlere, daha çok ırmaklara doğru atlarımız yürüsün. Güneş bayrağımız, gökyüzü otağımızdır» [21]. Semanın kapladığı ve güneşin aydınlattığı heryeri iliata eden bu fütuhata elçileri vasıtasiyle her tarafa gönderdi. Şöyle yazıyordu: «Ben Uygurların M.kanıyım [22]. Yeryüzünün dört yanına hakan olmam gereklidir. Sizden itaat istiyorum. Sözümü dinleyenleri dost tutarım, dinlemeyenleri düşman sayar, üzerlerine ordu yollarım [23]. Bundan sonra, Çin hükümdarının tabüyeti kabul ederek hediyeler gönderdiğini, itaat etmeyen «Rum)) hükümdarına karşı yürünerek ülkesinin zapt edildiğini, İslavların tabiiyet altına alındığını ve arkasından Hind ve Suriye taraflarının Türk idaresine girdiğini nakleden destan bir rüyadan bahs eder. Oğuz Hakan’ın nazırı Uluğ-Türk rüyasında bir altın yay ile, kuzeye doğru uçan üç gümüş ok görmüştü. Altın yay «gün doğusundan gün batısına kadar)) uzanmakta idi. Uluğ-Türk hakana şöyle dedi: «Gök Tanrı
düşümü gerçek kılsın, dünyayı sana bağışlasın [24]. Anlaşılıyor ki, dünya hakimiyeti Oğuz’a (Türk hükümdarına) Tanrı tarafından bağışlanan bir hak idi. Oğuz ömrünün sonlarına doğru şöyle söylemektedir: «Oğullarım! Ben çok yaşadım, çok savaşlar gördüm, çok kargı ve ok attım, çok at koşturdum, düşmanları ağlattım, dostları güldürdüm. Ben Gök Tanrıya olan borcumu ödedim, şimdi yurdu size bırakıyorum)) [25]. Bütün fütuhat sırasında ilahi hüviyetteki bir kurt rehberlik etmiş, Oğuz Hakan’a gideceği istikameti ve takip edeceği yolu göstermişti . . Gerektiği zaman orduların önünde peydahla­nan bu kurt da, «gök yeleli ve gök tüylü)) olarak Tanrı’nın «gök» vasfını başlama kararı gereğince, Oğuz tebliğler hazırlatıp taşıyordu.

Orhun bölgesinde, Gök-Türk bakanlığı yerine, bir devlet kuran Uygurlar (744-840) a. ait destanda da aynı telakki yer almıştır. Uygur hükümdar ailesinin menşei hakkındaki bir efsanenin devami olan bu destana göre, Buku Han rüyasında evinin penceresinden içeri giren bir kız görmüş, üç gece tekrarlanan bu hal karşısında nazırına danışmış ve onun tavsiyesi ile, kızla konuşmuş ve birlikte gittikleri «Aktağ»da bu konuşmalar 7 sene, 6 ay, 20 gün devam etmiş ve son gece kız ayrılırken Han’a şöyle demiştir: «Doğudan batıya kadar her yer senin emrine girecek. Çalış!» [26]. Bunun üzerine hakan kalabalık ordulada bir kardeşini Moğollara ve Kırgızlara, diğer kardeşi’ni Tangut’lara, üçüncü kardeşini Tibet’e karşı gönderdi, kendisi de 300 bin kişilik bir kuvvetin başmda Çin’e yöneldi. Her tarafta zaferler kazanıldı. Bütün . «doğu, batı »yı hükmü altına alan Han, yine rüyasında beyaz elbiseli ve beyaz asalı bir adam gördü. Adam ona çam kozalağı biçiminde bir yeşim taşı vererek şöyle dedi: [27] Ertesi gün ordularını hazır­layan Han Türkistan’a yürüdü ve orada kurduğu Balasağun şehrinden etrafa kuvvetler sevk ederek 12 yıl süren fetihleri sonunda «insanlarca meskun yerlerde biç asi ve serkeş kalmadı. Tabi hükümdarlar huzura geldiler. Han onlara iyi muamele etti, ikramlarda bulundu ve herbirini kendi ülkesinin başına gönderdi [28] Böylece Türk bükürodan uhdesine verilen ilahi vazifeyi tamamlamış oluyordu. Destanlardaki fetihler daha ziyade varılması arzu edilen hedef olduğu için dünya hakimiyeti Türk düşüncesinde bir ülkü vasfını haiz bulunuyordu.

Bu ülküye yalnız destanlarda değil, Asya Hunlarından Osmanlılara kadar çeşitli Türk topluluklarına ait tarihi kaynaklarda da tesadüf edilmektedir. Asya Hunlarında devleti idare etme salabiyetinin Tanrı tarafından bağışlandığını belirten kayıtlar eski Türk devlet başkanının üniversel bir iktidarla donatıldığını ortaya koyar. Asya Hun imparatoru Mo-tun (m.ö .. 209-174)’un unvanı: Tanrı kut’u Tan-hu idi [29] Avrupa Hunlarında da aynı fikir mevcuttu. Attila cihanı kendi hükmü altına alacağı ümidinde idi. Çünkü elinde getirilmişti. Büyük Hun hükümdan hakimiyet sembolü olan kılıcı tanımış ve kendisinin cihanı idareye davet edildiğini anlamıştı [30]Kılıcın Attila’nın eline geçmesi hadisesi Batı kavimleri arasında paniğe sebep oldu, çünkü Hun imparatorunun dünyayı zapt edeceği kanaati umumileşiyordu. VI. yüzyıl Got tarihçisi Jordanes şöyle diyor: «Attila’nın batı seferi (Campus Mauriacus)nden maksadı, Romalılarla Gotları mağlup ederek kendine bağla­mak, böylece dünya hakimiyetini kurmaktı» [31]. Romalılar da aynı düşünce­de idiler. Priskos Hun sarayında karşılaştığı Batı Roma elçileri Romulus ve Promotus’dan bu mesele hakkında dikkat çekici bilgi almıştı. Romalı elçiler Hunların dünyaya hakim olacağını söylüyorlardı. Onlara göre, büyük kudreti sayesinde geniş fetihler yapmış olan ve devletinin sınırları Okyanus (Atlas denizi)a ulaşmış bulunan Attila her iki Roma imparatorluğu­nun karşı koyacak güçte olmadığını biliyor ve pta.nı gereğince, evvel~ İran’a yürüyerek Pers imparatorluğuna hakim olmayı, arkasından bütün Batıyı hükmü altına almak suretiyle cihan hakimiyeti kurmayı tasarlıyordu. Konuşma esnasında diğer Romalı Konstantiolus şöyle demişti : [32].

Diğer Hun başbuğları da benzer fikirler taşıyorlardı. 409 senesinde, Hunlar henüz Avrupanın doğusunda iken, Hun «kıralı » Uldız tertiplediği Balkan seferinde kendisi ile barış görüşmeleri yapmak isteyen Bizans’ın Trakya magister militum’una gökyüzünü işaret ederek : «Gün ışığının ulaş­tığı yere kadar her tarafı zapt edebilirim» demişti [33].

Gök-Türklere gelince, bu büyük Türk topluluğunda cihan hakimiyeti düşüncesi daha da şürtıullü görünmektedir. Orhun kİtabelerinden Kül Tegin’e ait olanın doğu cephesi şöyle başlar: « Yukanda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insan-oğlu yaratılmış. İnsan-oğlunun üzerine atalarim Bumın Kağan ve İstemi Kağan tahta oturmuş .. » [34]. Dikkat edilirse burada yeryüzündeki insan cinsleri ve ülkeler arasında herhangi bir ayının yapılmamış, bütün dünyada insan topluluklarını ve topraklan içine alan idare ve biikınetme salahiyeti Türk hükümdanna tevdi olunmuştur. Buna göre, yeryüzü bir bütündür ve insanlar tek bir kütleden ibarettir. Hep-
sinin üzerinqe bir hükümdarın buluninası ve Tanrı bağışına mazhar olmuş bu hükümdarın töre’ye göre cihanı idaresi lazımgelmektedir. Şüphesiz bu malesadın gerçekleşmesi için Türk hükümdarının otoritesi bütün topluluklarca tanınacak ve töre cihanın heryerinde yürürlükte olacaktır. Kitabelere kadar geçen bu eski Türk fütuhat görüşü Gök-Türkler çağında taribi şab­siyetlerin kanaatleri ile de perçinlenmektedir. ‘576 yılında Orta Asya’da İs­terni’yi ziyarete gelen bizans elçisi Valentitıos’a Gök-Türk sınır kumandanı Türkşad şöyle demiştir: [35]. 581 yı­lında ikiye ayrılan Gök-Türk imparatorluğundan batı kanadının bakanı olup, yüzyılın sonlarına doğru; kısa bir müddet için de olsa, imparatorluğu birleştirmeği başaran Tardu, Bizans imparatoru Mauriacus’a yazdığı 598 tarihli mektubunda kendini «Yedi ırkın ve yedi iktimin bükümdarı» olarak takdim ediyordu [36]. Orhun kİtabelerinde cihana hakim olma ideali Tanrı fikrine dayanmaleta idi. Doğu Gök-Türk bakanı Işbara da Çin imparatoruna 585 yılında gönderdiği bir mektupta: «Gökte nasıl bir Tanrı varsa, yerde de dünyayı idare eden bir tek hükümdarın olması icap eder» diyordu [37]. Diğer taraftan «Dünya nizamı» için kanunlar hazırlayan Uygur hükümdarı vardı [38].

Osmanlı padişabları da benzer tasavvurlara yabancı değildiler. Bu devletin kurucusu Osman Gazi’nin uykusunda göbğinden çıkan bir ağacın dallarının dünyayı kaplarlığına d~Ur olan meşhur rüya [39] buna delalet ettiği gibi, Fatih Sultan Mehmed de cihan padişahz olmak emelinde idi. İstanbul’un fethini takip eden yıllarda orada bulunan J. Langushi şöyle ·der : « Fatih’in iddiasına göre, dünyada bir tek imparatorluk, bir tek iman· ve bir tek hükümdar olması gerektir. O İstanbul şehri sayesinde bütün hıristiyanları da hükmü altına alabileceği düşüncesindedir». [40] Kendisini «Allah’ın kılıcı» sayan Fatih bu dünya bakimiyetinin şahsı için mukadder olduğuna dair inancına Kemal Paşa Zade [41]. Buna Yavuz Sultan Selim’in Piri Reis tarafından hazırlanan dünya haritası karşısındaki davranışını da ilave edebliriz. Bu büyük ve güçlü padişah haritaya bakarak dar küçük! Bir hükümdara bile yetmez» demişti [42]

lll

Cihana bükmetme düşüncesi yalnız Türk topluluklarına veya Türk bozkır kültürünün tesirinde kalan kavimlere (mesela Moğollar [43] ) mahsus değildir. Dünyaya hakimiyet fikri Roma imparatorluğunda vardı. Büyük semavı: dinlerin gayesi de itikatlarını ciharıa yaymak suretiyle dünyayı kendi iman sistemlerinin: kadrosuna almaktır. Günümüzde Marksizm ideolojisi bile böyle bir hedefe yönelmiş görünmektedir. Fakat bunlardan herbiri ile
Türk arilayışı arasında telakki ve gerçekleştirme metotları itibariyle esaslı farklar bulunmaktadır.

Roma’ya « Üniversel imparatorluk» vasfının verildiği bilinir. Delil olarak da dünya ölçüsünde bir hukuk nizamının kurulduğunu ifade eden Pax Romana (Roma Barışı) telakkisi gösterilir ki, bununla, Akdeniz bölgesini, İngiltere dahil Avrupa’yı, Hind sınırlarına kadar Yakm-doğu’yu kuşatan Roma imparatorluğu içindeki bütün kavimlere «Vatandaşlık» hukukunun teş­mil edilmesi ile [44]. Ancak bu gibi kuşbakışı tavsiller insanı yanıltabilir ve Roma imparatorluğunda üniversel devletin gerektirdiği bir hukuk birliği gerçekten mevcut mu idi? diye sormak mümkiindür. Araştırıcılar belirtiyorlar ki, Roma’da siyasi haklar bakımından [45]. Köylünün durumu ne hukuki, ne siyasi yönden düzeltilememiş ve bu imparatorluğun bütün bayatı boyunca kölelik müessesesi kaldırılamamıştı. Üstelik, Roma’daki üniversel devlet fikrini asıl «Romall’»ya mMetrnek de yanlıştı. Bu düşünce o toplulukta çok sonraları doğmuş ve aneak milatdan sonra III. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, hem de insan haklarını tam ihata edernemenin zaafı içinde, dikkate alınınağa başlanınıştı [46]. Roma’da üniversel imparatorluk tehlikesi daha çok hıristiyanlıkla bağlantılı görünmekte ve sonra siyasi düşünee sistemi balinde gelişmesini de hıristiyan liderlere borçlu bulunmaktadır.

Hz. İsa’nın yeryüzündeki vekilieri olarak kabUl edilen papalar «En iyi hükmü veren» İsa adına hareket ettiklerinden, insanları kardeşlik ve adalet esasında idare etme salahiyetini kendilerinin inhisarında «İlahi hak» (Droit divine) sayıyorlardı. Onlar kainatın mutlak hükümdarının (Tanrı’nın) direkt temsilcileri oldukları için ancak Tanrı’ya karşı sorumlu olabilirlerdi. Batıda tam mutlakiyet rejiminin kurulmasına yol aÇan «İW.hi hab veya «İlahi kanun» anlayışı büyük Reformasyon hareketinden sonra, o zamana kadar papalara ait bilinen bu hakkın, artık kendi memleketlerinde kilise lideri vasfı­nı kazanan, hıristiyan hükümdarlara geçmesi lazımgeldiği gerekçesi ile mahalli kırallara intikal etmiş, böylece «mutlak kırallar» ülkelerinde kendilerini İsa’nın vekilleri ilan etmişlerdi [47]. İslamiyette de Allah’ın resfılü(elçisi) olan Peygamberimiz ilahi emirleri tebliğe ve ilahi kanun(şeriat)un icaplarını yerine getirmeğe memurdu. İslam halifeleri, Peygamberimizin vekili sıfatını taşımaları sebebi ile, müslümanların dini reisieri olduğu gibi, islam devletinin de başı idiler ve vazifeleri, esas itibariyle, islamiyeti dünyaya yaymak ve bütün insanlığı bu dinin kardeşlik bayrağı altında toplamaktı. Ancak insanlar arasındaki kardeşlik ve hak eşitliği bu dinlerden herbirinin kendi iman
şartları ve amel kaidelerine bağlanınakla geçerli bulunuyor, hıristiyanlık veya ·islamiyet dışında kalanlar ise ikinci dereceden insanlar sayılıyordu. Halbuki, baş tarafta tarihi vesikalar ışığında açıklandığı üzere, Türk cihan hakimiyetinde böyle ayıncı tutumlar görünmemekte, yeryüzünde insan cinsi bir bütün olarak gözönüne alınıp, çeşitli topluluklar arasında sosyal, dini herhangi bir kademe kabUl edilmernekte ve herkese eşit muamele ve adalet
tanınmaktadır. «Dünya barışı» iddiası ile ortaya çıkan eski Roma, Üniversel hakimiyetini kurabilmek için, mukavemet tanımaz bir baskı unsuru halipde kullandığı orduları ile işgal altına düşürillen memleketlerde kendi ve kültürünü zorla kabUl ~ttirirken ve İslam halifeleri de gayeye aynı yolda ulaşılabileceğini düşünürlerken [48] , gizli bir tahakküm duygusunun izlerinden başka birşey olmayan bu gibi davranıŞlarla. Türk tarihinde karşılaşıl­maması dikkate değer . . Çünkü Türk fütuhat felsefesinin kaynağını kişilik (üniversellik), könilik (adalet), tüzlük (eşitlik) ve uzluk (faydalılık) prensipleri teşkil. ediyordu [49]. Kendisini cihan hüktimdarlığına namzed gören hiçbir Türk başbuğu, ancak Tanrı’nın rolisaadesi ve yardımı ile gerçekleştirilebile­ceğine inandığı böyle bir ideal için çalışırken, bu kanun esaslarından feda-
karlık yapınağa mezun değildi. Dolayısiyle, eski Türk imparatorluklarında tabi milletierin yalnız huzuru temin edilmiş, fakat sosyal teHlkkilerine, haklarına dokunulmamış, kültürel gelişmelerine engel olunmamış, dini bakım­dan tam bir tolerans gösterilmiştir. Batı Hun imparatorluğunda «Mağlup kavimlerin toprakları ellerinden alınmıyor, onlar iktisadi, ticari hatta kabilevi haklarından mahrum bırakılmıyor, inançlarına müdaliale ediliniyor­du» [50]. Oğuz Hakantöre hakimiyetine kendiliğinden girenleri «dost tutmak»- ta, Buku Han, idaresine bağlanan memleketlerin kırallarını, ikranilardan sonra, yurtlarına iade etmekte idi. Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukların­da da durum böyle idi. Yabancılar için Türk’e tabi olınak Meta selamete kavuşmak demekti. Türk hükümdan idaresi altına girenleri, töre gereğince, himaye ile mükellef olduğundans [51], onları icabında alnının teri ve Türk kanı ile koruyordu. Türk cihan hakimiyeti geleneği ile Marksist düşünce arasındaki muazzam fark da burada ortaya çıkar. Marksizınde belirli bir «sınıf» halk adına bir diktatör grupunun, insan topluluklarında tabii olarak mevcut hak, adalet ve hürriyet melekelerini toptan felce uğratmak suretiyle cihanı sömürme yolunu seçmesine karşılık, Türk fütuhat düşüncesinin insan haysiyetini muhterern tutarak ve beşeri değerlere gelişme imkanları hazırlayarak gayeye ulaşınağı şiar edindiği görülmektedir.

IV
Sayısız Türk savaşlarını manalandır·an ve Türklerin «fatih milleb payesine yükselmesi sebebini açıklayan bu felsefi düşünce elbette Selçuklu Türklüğünde de yaşıyordu. Hatta yalnız Türk idareciler çevresinde değil, o çağ umumi efkarınca da benlınsendiği anlaşılan bu fikir, eserini 1074’de Bağdad’da yazmış olan Kaşgarlı Mahmud tarafından şöyle ifade edilmiştir: «Tanrı devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onların saltanatı ·etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hakimi yapmıştır» [52] Nişapur’lu iki hadis bilgininden Peygamberimizin «Benim Türk adında bir orduro vardır» sözünü nakleden [53] Kaşgarlı’ya göre., «Türk» kelimesi [54] Türk milletinin dünyayı idare ile vazifeli kı­lınmış olarak seçkin bir .mevki tutması dolayısiyle, Türk başkent sahasınınca dünyanın merkezi olması gerektiğinden, Kaşgarlı Mahmud büyük eserine eklediği şematik dünya haritasında Orta Asya’da Türk çoğunluğunun bulunduğu bölgeyi yeryüzünün merkezi olarak göstermiştir. [55]

Bir Türk-islam siyasi kuruluşu olan Selçuklu imparatorluğunda bu düşünce amme (kamu) hukukunda da büyük değişiklik husule getirmiş ve dini reislik islam halifesinde kalınakla birlikte, devlet başkanlığı Türk sultanma geçmiştir. Abbasi hilafet merkezi Bağdad’a girerek halifeyi şu Buveyh! hanedanının tahakkümünden ve sünn’iliği Mısır Ffttımi propagandası­nın tesirinden kurtaran Tuğrul Bey, halifenin sarayında törenle taç giymiş, iki altın kılıç kuşanmış ve halife El-~aim tarafından [56]. Daha sonra, Sultan Melikşah’a da yine hilftfet sarayında [57] Sultan Sencer de halifeye gönderdiği 1133 tarihli ılıeshur mektubunda «Ulu Tanrının lütfu s~yesinde cihan padişahlığı­na yüksel;ruş olduğunu yazıyordu [58]. Melikşahın babası ve Sencer’in dedesi olup, Sultan Tuğrul Bey’den sonra tahta çıkan Alp Arslan’ın cihan hükümdarlığı fikrine· yabaneı olması elbette beklenemezdi. Mahizgirt savaşını müteakip ömrü vefa edip te Bağdad’ı ziyareti mümkün olsaydı, onun da [59].

Malazgirt muharebesinin umumi Türk fütuhat planına dahil olduğunu ortaya koyan başka deliller de vardır : Oğuz Hakan ülkesini evlatları arasında bölüştünnüş ve gümüş ok sahibi oğullarını çeşitli istikametlere göndermişti. Buku Han da kardeşlerini fethi önceden kararlaştırılan riıemleket­lere sevk etmişti . Gök-Türk hakanı Kapagan zaptetmeği düşündüğü batı bölgelerine oğlunu «Küçük Kağan» olarak tayin etn:iişti. Kitabelerde İnel Kağan diye anılan [60]. Selçuklular da Gazuelilere karşı 1040 Dandfuıa.ltarafından, güney bölgesi Musa Yabgu tarafından zapt olunacaktı. Sultan Tuğrul Bey’e ise batı bölgesi ayrılmış ve seferler bu karara uygun olarak geliştirilmişti [61]. Demek ki, Anadolunun kain bulunduğu batı, hükümdarlığı
Tuğrul Bey’den devralan Sultan Alp Arslan’ın fütuhat sahası içinde yer alıyordu.

Alp Arslan’ın bir misafir gibi karşıladığı Diogenes’i serbest bırakması ve zaferden sonra Türkistan’a gitmesi Avrupalı araştırıcılarm yaptıkları tarzda bir tefsire müsait değildir. Düşmana iyi davranılması, mahkfun duruma düşenlere karşı Türklerin daima gösteregeldikleri bağışlayıcılık icabı olup, Türk geleneğine uygundur. Ayrıca, S~ltan Alp Arslan kazandığı muharebeden hemen sonra Türkistan’a doğru uzaklaşmış da değildir. O, bir ittifak andıaşması ile kendine bağladığı mağlup Diogenes’in Bizans topraklarındaki macerasını takip etmiş ve onun yeni Bizans imparatoru Mikhael VII. Dukas kuvvetleri tarafından yakalanıp gözleri çıkarılmak suretiyle öldürülmesi üzerinedir ki, audiaşmanın arazi ile ilgili hükmünü silahla yürütmek yoluna girmiştir [62]. Gerçi metni elde bulunmayan andlaşmanın, birçok maddeleri gibi, arazi hususundaki hükmü de karanlıktır. Fakat bu, sultanın toprak talebinde bulunmadığı manasına alınmamalıdır [63] Fütuhat sahasına dahil Anadolu için uzun süreli bir hazırlıktan sonra yapılan meydan muharebesi sonuçlarının Alp Arslan gibi bir devlet adamı tarafından askıda bı­rakılacağı düşünülemez. Nitekim Diogenes’in akibetini öğrenince, belki andlaşma hükmünün sınırlarını kısmen aşarak, fakat herhalde ana maksada daha yaklaşmış olarak, bütün Anadolu’nun işgalini Kutalmış-oğullarına ve Türkmen beylerine emreden de Alp. Arslan olmuştur. Batılı tarihçilerlu nedense gözünden kaçan bu umumi: emir ·urfa’lı Mateos ve Zonaras gibi hadiselere çağdaş veya çok yakın kaynaklarca da tesbit edilmiştir [64].

Hususi şartları ile de teşvik edilerek Anadolu’nun fethini mümkün kı­lan Malazgirt muharebesi, Türk fütuhat felsefi düşüncesine dayalı cihan hakimiyetinin yarattığı zaferler zincirinin altın halkalarından biridir. Burada bahis konusu ettiğimiz Türk fütuhat felsefesi münasebetiyle, yanlış bir değerlendirme neticesi Türklere atfedilen bir hatalı görüşü kısaca belirtmek yerinde olacaktır. İddiaya göre, bir coğrafi’ bölgeden diğerine koşan eski Türklerde vatan fikri ve vatan duygusu ya pek zayıftır, veya hiç yoktur. Bu eksikliğin bizzat Sultan Alp Arslanda da görüldüğünü ileri sürenlere bile tesadüf edilmiştir.

Önce, vatan . fikri ile fütub[65]

Kaynakça
Makale yazarı :
İbrahim Kafesoğlu
Bibliyografya :

[1] – Bk. İA, mad. Malazgirt, s. 240, a·b

[2] – N. Bryennios vakayini\mesi (Frans. tre.), H Gregoire, Les quatre /ivres tles llistoires, Byzantion XXIII (1 953), s. 502 vd.

[3] – Ebu’l-K.iisı m, Anadolu nıihi Süleymanşah’ın Antakya’ya giderken (1084) yerine bı­raktığı bir bey idi (bk. İ. Kafesoğlu, Sultan Melikşah devrinde Büyük Selçuklu imparatorluğu, 1953, İstanbul, s. 112 vd.)

[4] – A. Komnena, Alexlad (İng!. tre.), London, 1967, s. 152 vd., 160 vd.

[5] – J. Lauren!, Bnance ct /es Turcs seldioııcidcs da11s I’Asie occidenuıle jusqu’en 108!, Paris, 1913, s. 95, ve n. 1.

[6] – AA Vasiliev, Bizans imparatorluğu tarı1ıi (Türk. tre.), I. Ankara, 1943, s. 451 vd.

[7] – Bk. Osmanlı imparatorluğunda Türk aşiretlerinin rolü, Tarih Dergisi, sayı, 1963, s. 260.

[8] – Cl. Cahen, La campagne de Mantzikert, Byzantion, IX, 1934, s. 639 vdd.

[9] – Cl. Cahen, Pre-Ottoman Turkey, 1968, London, s. 29.

[10] –  Göst. yr.

[11] – V.V. Barthold, Orta A.~ya T.ark tarihi hakkında dersler, 1927, İstanbul, s. 11.

[12] – Bk. B. Szasz, A H uno k törtı!nete … , 1943 B,udapest. Burada zikredilen A. Thierry 0,. Seeck, R. Haage, M. Kiessling, A. Güldenpenning, J.B. Bury’nin fikirleri için bk. TM., IX, 1951, s. 189-198; P. Vaczy, Attila ve Hımları (Türk, tre.), 1962, Ankara, s. 89 vd. ; E.A. Thompson, A’ History of Attila and the Hıms, 1948, Oxford, s. 48.

[13] – A. v: Gabain, Kök-Türklerin tarihine toplu bir bakış, DTCF Dergisi, II, 5, 1944, s. 688 vd .

[14] – A.N. Bernstam, bk. G. Doerfer, Die türkische und mango/ische Elemente im neııper­sischen, III, Wiesbaden, 1967, s. 160

[15] – Mesela 698 yı lın daki Gök-Türk- Çin andlaşmas:, bk. Liu Mau-Tsai, Die chines/scherı Nachrichten :ı.ur Gesclıichte der Ost-Türken (T’u-küe), I, Wiesbaden, 1958, s. 160, 215 vd.

[16] – Bk. İA, mad .. Mahmud Gaznevi

[17] – B k. TM., VIII, 1942, s. 18 3

[18] – B. Szasz, ayn. esr., s. 91 ve daha birçok yerde.

[19] – Türkçülüğün esasları, 1339, İstanbul, s. 36, 140.

[20] – Neşr. W. Bang – R. R,ahmet! Arat, Oğuz Kağan destanı, İstanbul, 1934. Bu metin M. Ergin. tarafından tekrar yayınlanmıştır: 1000 Temel Eser, n. 31, 1970.

[21] – Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan (uğur)
Demir kargı olsun orman
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak, gök kurıkan (çadır)
Oğuz Kağan destanı, str .. 96-102, .M. Ergin, s. 5, 29.

[22] – Eldeki metindeki Uygurlar sözünün aslında Oğuzlar (yani, bütün Türkler) olması kuvvetle muhtemeldir (bk. S.M. Arsa!, Türk tarihi ve hukuk, 1946, İstanbul s,. 392, n. 26).

[23] – Oğuz Kağan destam., str. 102-115.

[24] – Ayn. esr., str. 317-319: eBu altun ya kün str. togışnıdan kün batuşıgaca tegen irdi,325-327.

[25] – Ayn. esr. str. 372-376.

[26] – Ata Melik Cuveynl, Tar1lJ·i Cihlinguşa, l (GMS), 1912, s. 42. Cuveyni İran Moğollarının büyük devlet adamlanndan olup, bir münasebetle gittiği Karakurum (Orhun bölgesi) yakınındaki eski Uygur şehri Ordu-balıg 4arabelerinde bu destanın yazılı bulunduğu taşları görmüştü.

[27] – Göst. yr. •Yada• da denilen bu taş sayesinde rüzgftr.estirmek, yağmur yağdırmak vb. mümkün olduğuna, düşmanlar üzerinde galibiyet sağlandığına dair esk Türkler arasında bir inanç vardı (Tafsilen bk. TM., V, 1936, s. 17, 22 vd.).

[28] – Ayn. esr., s. 43.

[29] – Eski Türklerde iktidarın ilahi menşei hakkında tafsilen bk. i. Kafesoğlu, Kutadgu Bilig ve kiiltür tarihimizdeki yeri, Tarih Enstitüsü Dergisi, sa:ı-ı 1, İstanbul, 1970, s. 20-25.

[30] – B. Szasz, yan. esr. s. 215 ve n.J; F. Altbeim, Attila et /es Huns, 1952, Paris, s. 198 vdd.

[31] – B. Szasz, ayn. esr. s. 275.

[32] – B. Szasz, ayn. es. s. 238; F. Altheim, ayn. esr. s. 168.

[33] – B.· Szasz, ayn. esr. s. 129.

[34] –  Kitabeler I , doğu, 1 (Aynı ibare, Kitabeler II, doğu, 2).

[35] –  Menandros’tan, <1 Magyarok elödeiröi .. 1958, Budapest, s. 49.

[36] – Th. Simocattes’ten, Ed. Chavannes, Documents sur fes Tou-kiue occidentaux, 1903, 249; R. Grousset L,’Empire des Steppes, 1939, Paris, s. 134, n. 2. Pııris, s.

[37] –  Liu M. – Tsai, ayn. esr. I, s. 53.

[38] – Bk. H.N. Orkun, Eski Tıirk yazıtları, ll, 1937, s. 42 vd.

[39] – Bk. Aşıkpaşaoğlu Tarihi (ne~r. Atsız, 1000 Temel Eser, n 2.3), 1970, s. 10 vd.

[40] – Bk. H. İnalcık, İA, m ad. Mehmed ll, s .. 513 vd.

[41] – H. İnalcık, Göst. yr. s. 513 b.

[42] – Bk. A. Adıvar, Osmanlı Türklerinde ilim, 1943, İstanbul, s. 58, n. 1.

[43] – Cengiz Him ve ailesinde, hatta Timur’da aynı düşüncenin belirtilerini görmek mümkündür.

[44] – Bk. M. Gönlübol, Milletlerarası siyasi teşkilatlanma, 1964, Ankara, s. 10.

[45] – M. Gönlübol, Göst. yr.

[46] – Eski Yıınanda da dünya hakimiyeti fikrine rastlanmıyordu. Makedonyalı Philippe’in siyasi yönden birleştimrek istemesinin sebebi •Türlü beşed kabiliyetlerle doIlanınış Grek kavminin birbiri ile faydasız mücadelesine son vermek>, oğlu İskender’in Ortadeğuyu içine alan fetihleri de Atina’nın vaktiyle iranitlar tarafından tahribine mukabele etmek idi (bk. H v .. Loon, Histoire de l’Humanite, 1949, Paris, s. 66 vdd. Ayrıca bk. B. Szas?. ay n. esr. s. 3 79).

[47] – H. v. Loon, ayn. esr. s. 228 vd.

[48] – İslam kültürüne paralel olarak Arapçayı yaymak için saref edilen gayretler bakı­ büyük Epıevi halifesi Abd’ul-Melik iyi bir örnek te!lkil eder (bk. İA, mad. Abdülmelik b. Meryan; C. Brockelmann, İslam milletleri ve devletleri tarihi, Türk. tre., I , 1954, Ankara, s. 83).

[49] – Maalesef ayrı ayrı hükümler ha.linde zamanın.da tedvin edilmemiş olan Türk töresini bu prensipleri için bk. Kutadgu Bi/ig ve kiUtiir Ulrihimizdelci yeri, s. 13-20.

[50] – B. Szasz, ayn. e~-r. s. 180.

[51] – Tiirk hükümdanrun vazifeleri için bk. Kutadgu Bilig ve kültür tarihimizdeki yeri, s. 22 vd

[52] – Kaşgarlı Mahmpd, Divan-ii Llgat’it-Tiirk (neşr ve tre. B. Atalay), I, 1939, s. 3.

[53] – Ayn. esr. I, s. 354.

[54] – Ayn. esr. I, s. 351.

[55] – Bu hususta bk. A. Caferoğlu, Tiirk Dili tarihi, ll, İstanbul, 1958, s. 30 vdd.

[56] – « “:”‘ J:.l 1! 0 .r!.l ı Cil. >> Zubdat’uıı-nusra (Türk. tre.), 1943, Ankara, s. ll; Sı bt ibn’ul-Cevzl, Mir’at’ıız-zaoııın (nşr. A. Sevim), 1968, Ankara, s. 26; İbn-uı Esir, El-Kamil, VIII, Kahire, 1357, s. 80; Barhebraeus (Abu’l-Famc) Tarihi (Türk. tre.), I, Ankara, ı945, s. 312.

[57] – Bk. İ. K afesoğlu, Sultali Me/ikşah … , s. 95.

[58] – Tafsilen bk. M.A. Köymen, Biiyıik Selçuklu imparatorluğu, II, Ankara, 1954, s. 21 9 vdd.

[59] – Bk. İA, mad. Malazgirt, göst. yr.
[60] – Liu M. – Tsai, ayn. esr. I, s. 163 vd., 218. Bu seferler yapılını§tı: Kitabeler I, doğu, 3 ı vd., II, doğu, 25 vd, Tonyı.ıkuk, 31, 45.

[61] – Tafsilen bk. İA, mad. Selçuklular, s. 362 vd.

[62] – Diogenes 3 eylui 1071 “de memleketine doğru yola çıkarılmıştı. istanbulda onun yerine Mikhael VII ekim ayında imparator ilan edilmişti (b k. Sultan Malik;ah . .. , s. 59 vd.). Aralarındaki mücadelenin bu yiiın sonları ile 1 072’nin ilk aylarında cereyan etmesi liizımgeli r. S. Eyice, Malazgirt savaşını kaybeden IV. Romanos Diogenes, TT K, 1971, s. 83). Halbuki Sultan Alp Arslan Maveraünnehir seferine bundan çok sonra, eylul ayında hareket’ etmiştir (İbn’ul-Estr, VIII, s. 122: (465) yani, 1072 eylulunun 2. yarısında).

[63] – Kaldı ki Baıhebraeus, Malazgirt, Urfa, Mcnbic ve Antakya’nın Türklere terkinin kararlaştırıldı ğınıkaydetmektedir (Abu’I-Farac Tarihi, I ,.s 328). Bu kaleterin bile, Anadoluyu işgal bakımından ne kadar mühim üsler olduğu hatırianmak gerekir.,

[64] – İ. Zonaras vakayinfımesi (Frans. tre.), III, Lyon, 1560, s. 107; Urfalı Mateos vakayi- (Türk. tre.}, s. 144. Ayrıca bk. Ch. Lebeau, Histoire du Bas·Empire, XV, Paris, 1833, s 7; M.H. Yınanç, Anadolunun fethi, 1944, İs((inbul, s. 82.

[65] – Tafsilat için yayma hazırladığımız Bozkır Kültürü adlı araştırmamıza bk.

Kaynak :

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı : 2, Ekim 1971, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul – 1971

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Uygurca Giriş Söz

Türkiye’de Türk dünyasına ve dolayısıyla Türk dillerine merak gün geçtikçe artmaktadır. Ama öğrenmek isteyenler için

Türk Efsanelerinde Güneş

“Ne ay, ne güneş varmış, insanlar uçarlarmış, Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış. Nasıl olmuşsa birgün,

Uygurca 44. Ders

Qiriq tötinçi (44-) Ders – Tetilge Çiqiş Nurgül bilen Sidiq tetil hekkide parañlişidu. 1 —

Aziziye Harikası

Erzurum’dayız. Şehirden önce şehirliği konuşalım. Kalıpta gövde, ne çıkar, eğer içindeki ruh kalpsa. Alevli ruh,

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku