Generic selectors
Sadece birebir eşleşmeler
Başlıkta ara
İçerikte ara
Yazılarda ara
Sayfalarda ara

Lisanın sadeleşmesi

Ömer Seyfettin'in Rıfat Bey'e takdim ettiği fotoğafı
Kaynak: http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/24788
Ömer Seyfettin'in Rıfat Bey'e takdim ettiği fotoğafı Kaynak: http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/24788
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

Diyorlar ki: “Uğraşmaya ne hacet? İşte lisânımız kendi kendine sadeleşiyor. Yarım asır sonra ne terkipler kalacak; ne de ma’nâsını bilmediğimiz lüzumsuz kelimeler… Bir gün olacak ki seci’ler gibi terkipleri de unutacağız…”

Hâlbuki millî ve tabî’î lisânlar değil, hatta milliyet cereyanları bile sevk ve idare edilmeden ilerleyemez. Almanya’nın büyük adamları olmasaydı Alman milleti meydana gelir miydi? Macarlık, Bulgarlık, Yunanlık, Sırplık, Almanlık, Araplık bir takım yorulmaz adamların durmadan sarf ettikleri ilâhî cihetler sayesinde vücut bulmuştur. Macarların, Almanları, Bulgarların millî lisânları da kendi kendine şu’ûrsuz bir tarzda doğmamış, birçok şu’ûrlu tasfiye hareketleriyle bugünkü mükemmeliyeti kazanmıştır. En tabî’î ve haklı cereyanlar için bile mutlaka “cihet effort” ister…

Millî lisân da bizim selikamızda başlar. Onu edebiyata geçirmek için ferdî ve şu’ûrlu cihetlere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda ma’nâlarını herkesin bildiği kelimeler ve millî edalarla yazılar yazılmaya başladı. Bu lisânda sadeleşmek değil, leşmekti.

terkipler kullanılmadığı için selikamızdaki maènâ ihtiyacı daha iyi, tatmin olunuyor, “lâmî ve beyânî” farklar ecnebi edaların ruhumuza ağır gelen karanlıkları içinde gâ’ib olmuyor… ama yazmak için Türk sarfının tamamiyetine, Türk şivesine dikkat etmeyip yine eski edebiyat lisânının intibâ’larıyla yazacak olursak bu leşmek hareketi de piç kalacaktır. ’de eskide beri yazmak istenilmiştir. Fuzuli bile: güzeldir. Fakat onunla nazik şi’ir yazmak pek güçtür diyor. Arzusunu yerine getiremediği için sıkılıyor, aczini saklamıyor. Ve ilâve ediyor. “Bende Tevfik olsa bu düşvârı âsân eylerim.” Ya’nî “İktidarım olsa şi’irler yazarım.” demek istiyor. Hâlbuki tamamıyla Acem Edebiyatıyla yetişmiş, hem de Bağdat’ta oturuyor. ’ye temsil ettiği şekli veremiyor. Tekke Edebiyatı’ndan başka birçok şeyler yazılıyor. Fakat ’ye bir hudur olmadığı için, daha doğrusu Türk sarfı mukaddes ve muhterem saçılmak âdet olmadığı için ara sıra yazılıyor, sonra yine Arap ve Acem edalı eski edebiyat lisânına dönülüyor. Çünkü yazmak için hususî bir cihet yok. Selika kuvvetiyle, şu’ûrsuz lerde mahdut kalıyor. Meselâ şâ’ir Nedim Efendi…. Bütün tahsili ve olduğu hâlde ba’zı selikasının kuvvetiyle o kadar , o kadar Türk edasıyla yazıyor ki bugün bile şâ’irlerimiz içinde konuşulan güzel İstanbul si’ni bu derece yazan bulunamaz. İşte bin yüz otuz beş senelerinde yazılan bir gazel ki içinde “âteş-i sûzân”dan başka terkip yok.

Gazel
Bir söz dedi canan ki keramet var içinde,
Dün geceye dâéir bir işaret var içinde.
Meyhane mukassi görünür taşradan ama
Bir başka Ferruh, başka letafet var içinde…
Eyvah o üç çifte kayık aldı kararım,
Şarkı okuyup geçti, bir afet var içinde…
Olmakta derununda hava (âteş-i sûzân)
Neyin diyebilmem ki ne halet var içinde!
Ey şuh! Nedimâ ile bir seyrin işittik,
Tenhaca varıp Göksu’ya, işret var içinde…

Nedim Efendi bir an Arap ve Acem Edebiyatı’nın intibâ’larından masun, samimî olmuş, konuştuğu lisânı yazmış… Gazeli ’nin bir incisi gibi parlıyor. Fakat bu sadelik, ya’nî lik şu’ûrlu değil, tesadüf… Gelişigüzel bir tesadüf… Nedim Efendi’den tam iki yüz sene sonra gelen bir şâ’ir de “lisânlar milletlerin konuştukları” olduğunu bildiği hâlde eski Divan Edebiyatı’nın terkipleriyle şu şi’iri yazıyor:

(Kavâfil-i beşeriyet), (şikeste-sâk u tüvân)
Yürür sükut ile (feyfâ-yı zindegânîde)
Çökün hayatı gibi hep kurur kalır Sûzân
(Hayât-ı kâfile) bir (ahger-i nihânîde)
Bütün bu kafilenin (dest-i ıstırabında)
(Siyah-döne-i eyyâmı) (sübha-i ömrün)
Bütün bu kafilenin (rûh-ı pür – azabında)
(Harîk-i hâéili) bir (teşnegî-i hâr u mürrün)…
Geçer bu kafileler hep elemle (peyderpey)
Geçen bu kafilelerden vücut alır güya
Bütün şu

Demek lisânımızın gittikçe sadeleşmesi, leşmesi doğru değil… İşte misal; iki yüz sene evvel yazılanla, iki yüz sene sonra yazılan… İki yüz sene evvel Nedim Efendi nasıl sevk-i tabî’îsiyle cehdsiz yazıyormuş ise bugünki şâ’ir bil’akis yazmaya, Türk sarfını bırakıp Arap ve Acem sarfını ve edasını kullanmaya cehdetmiş… bu şiir pekâ’lâ ’ye tercüme edilebilir. Çünkü değildir. olsa tercüme olunamazdı. Biraz insafı olana soruyorum. Hiç Almanca’dan Bulgarca’ya bir parçayı tercüme etmek mümkün müdür? Meselâ Almanca birçok şi’irler hikâyeler alınız. Bunların ma’nâları, fikirleri, münderecatları ne kadar başka başka olsa lisânları, kelimeler birdir. Hâlbuki eski edebiyat lisânıyla hakikî birbirinden son derece ayrı… Kelimeleri, edaları ayrı… Meselâ şu mısrâ’a bakınız:

Bir (âşiyân-ı müzehher) ki (pür tuyûr u zilâl)
’ye tercümesi:

“Gölgeler ve kuşlarla dolu çiçekli bir yuva…”

Hangisi güzel? Bu mısrâ’ın aslı olan terkipler mi yoksa tercümesi mi? Eski edebiyat lisânının intibâ’ları ’nin yazılmasına mâni’dir. Bizim şâ’irlerimizin heyecanları bile ve terkipler hâlinde tecelli eder. Meselâ şu parça:

Tabut.. o (reh-nümâ-yı makber),
Tabut.. o (heykel-i mükedder),
Tabut.. o (hatîb summ u ebkem),
Tabut.. o (bürûdet-i mücessem),
Tabut.. o (sükût pây ……. ),
Tabut.. o (müsibet-i mükerrer),
Tabut.. o (vahşet-i muèannid),
Tabut.. o (minber-i seferber),
Ve ilâh….

Bu da pekâ’lâ ’ye tercüme edilebilir. Şâ’ir Arapmış, yahut Acemmiş gibi o milletlerin sarfıyla, edasıyla lisânıyla hislerini daha kuvvetli ifade ediyor. Bu hâlde tabî’î bir hâl değildir. Marazîdir. Şâ’ir matemiyle odasında kapandığı zaman dostlarına veyahut kendi kendine derdini Arpça, terkiplerle tekrarladığını kimse iddi’â edemez.
Mademki Türktür. Konuşurken, gözyaşı dökerken derdini de anlatmıştır. Pekâ’lâ, yazarken niçin yazmasın?..

Lisânımızın kendi kendine leşmesini beklemek boştur. Biz cehdedip “leştirmeli, kendimizi eski edebiyat lisânının intibâ’larından, selikamızda olmayan klişe terkiplerden kurtarmalıyız. Konuşulan beş altı asır evvel de vardı. Bugün de vardı. Fakat yazılmıyor. İş onu bütün güzelliğiyle, tabî’atiyle, edasıyla, sarfıyla, şivesiyle yazmakta…

Milletler ve edebiyatlar hep lisândan doğar. Konuşulan ve sevk-ı tabî’îmizde yaşayan ’yi eski edebiyat lisânının marazî intibâ’larına karşı cehdederek yazacak inkılâpcı nice insanlığın fevkinde bir mevcuttur. Ben bütün millî, ictimâ’î ve edebî ümitlerimi kendisine atfettiğim bu kahramanı bekliyorum. Fakat o hâlâ gelmiyor…

Kaynakça
Makale yazarı :
Ömer Seyfettin
Bibliyografya :
Kaynak :

Türk sözü, yıl : 1 sayı: 13, 3 Temmuz 1330 Perşembe

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Uygurca 26. Ders

Yigirme altinçi (26-) Ders Derstin kéyin, Ğalip savaqdişi Azade bilen taziliq qilivatidu. 1 — Bu

Sibirya Türkleri

I. Yakutlar (1): Türk ellerinin en ücra Kuzey-doğu köşesinde oturan tarihi Yakut Türklerine, bugünkü Yakutsk

Uygurca 45. Ders

Qiriq beşinçi (45-) Ders Bir aydin kéyin Sidiq yene bir qétim Nurgülni uçratti. 1 —

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku