Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi ?

Türk -  Tuğrul Çavdar 2019 fontu
Türk - Tuğrul Çavdar 2019 fontu
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

ler’in yerleşik yaşayış ve onun faaliyetleri ile yakın bir münasebet kurmalarının bilhassa Gök ler çağında olduğu anlaşılıyor. Bunda şüphesiz Gök ler’in bir yandan komşuları Çinliler ile yakından temasa gelmeleri, öte yandan kültürü yüksek bir kavim olan suğdaklar’ın (Soğd) Gök ler’in uyrukları arasında bulunmaları başlıca amiller olmuşlardır. ler, Suğdaklar’dan birçok kültür unsurları aldılar. Buna karşılık Suğdaklar da çoğunluğu içinde leşmeye başladılar. XI. yüzyılda onların önemli bir kısmı leşmişti.

Çin kaynaklarına göre, Gök ler Orta ’nın siyasi hakimiyetinin ellerine geçirmeden önce, dağlarındaki yurdlarında demircilik yapmakta idiler. Bu husus, Bizans kaynaklarında da teyid edilmektedir. 568 yılında Bizans İmparatoru Justin’in Batı Gök hükümdarı İstemi Kağan’a yolladığı Zemark’ın başkanlığında bulunan elçilik heyeti Maveraunnehr’e (Soğdian) gelince, birçok ellerindeki demirleri Bizanslılar’a göstererek;:bundan satmak istediklerinin söylemişlerdi. Bazı ellerinin demiri kutsal saydıkları anlaşılıyor. Kaşgarlı Mahmud, , Yabaku, Kıpçak ve daha bazı ellerinin and içtiklerinde yahut sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlamasına öne koyup;“bu, gök kirsün kızıl çıksın” dediklerini, bunun da sözünde durmaz isen kılıç kanına bulansın, demir senden öcünü alsın, anlamına geldiğinin söylemekte ve bu ellerin demire karşı saygı duyduklarını yazmaktadır.

Gök ler’in, göçebe olmakla beraber, çiftçiliğe ehemmiyet verdikleri görülüyor. Gök kağanı Kapağan barış andlaşmasının yapılabilmesi için ileri sürdüğü şartlar arasında topraklarının ektirmek gayesi ile Çin’den bir milyon kile darı, üç bin aded çiftçilik aleti ve çok miktarda demir istemişti. ler’in tahıl bitkilerinden ilk defa darı’yı tanıyıp ektikleri anlaşılıyor. Dilimizdeki tarla sözünün tarığ-lak (yani darı biten yer) dan gelmesi de bunun gösteriyor. Darının arpa ve buğdaya nazaran daha kısa bir zamanda bitmesi onun tercih edilmesinde başlıca sebep olsa gerektir.

Gök ler şimdi söylediğimiz şehre karşılık balık kelimesinin kullanıyorlardı. Bu kelime daha sonraları da kullanılmakta devam etmiştir. Ancak XI. yüzyılda balık, Orta ’nın batı ülkelerinde yani Kara Hanlılar ve Oğuzlar çevresinde unutulmuş ve Karar hanlılar’da onun yerine suğdakça’dan alınmış olan kend sözü geçmişti. Kaşgarlı, bize balık’ın eski bir kelime olduğunun bildiriyor. Karar Hanlılar’ın doğu komşuları olan ’nde ve Moğollar’da balık, anlamını muhafaza ederek yaşamakla idi.

Orkun kitabeleri’nde balık kelimesi, Kutlug-Elteriş Kağan’ın Gök devletinin yeniden kurmak için yaptığı ayaklanma dolayısiyle geçiyor:

“Akanım kağan yeti yirmi eren taşıkmış taşra yoruyor tiyin kü eşidip balıkdaki tağıkmış tağdaki inmiş tirilib yetmiş er bolmuş”

Burada geçen balık nerede bulunmaktadır, bilinemiyor. Kitabelerde, Ötügen, bir şehir değil, ormanlık bir yerin adı olarak zikrediliyor. Burada bir şehir var mı idi bu hususta bir şey söylenemiyor. , bir yer adı olarak varlığının veya ününün yüzyıllar boyunca muhafaza etmiştir. XI. yüzyılda Kara Hanlılar ülkesinde Ötügen, Tatar bozkırında, uygur iline yakın bir yerin adı olarak biliniyordu.

Gök hükümdarı Bilge Kağan budunun, Ötügen ormanında (yış) oturup kervan (erkiş) sevkederse sıkıntı çekmiyeceğinin söylüyor. Yani o, kavmine ticaret yapmayı tavsiye ediyor.

Yine Bilge Kağan kitabesinde Toğu balık ve Beş balık adları geçiyor. Bunlardan Toğu balık’ın Tula ırmağı (toğla üzüğ) yakınında olduğu anlaşılıyor. Bilge Kağan bu şehir civarında Oğuzlar ile savaşmıştı. Böylece Toğu balık asıl Gök yurdunda bulanan bir şehirdir. Beş balık’a gelince, Bilge Kağan 30 yaşında iken bu şehre sefer yaptığın ve altı yıl savaşmak suret ile burayı düşmandan kurtardığını söylüyor. Bu husus, Beş balık’ın daha o zamanlar ehemmiyetli bir şehir olduğunun ve Gök kağanlarının bu şehrin kendi hakimiyetlerinde bulunmasına büyük bir önem verdiklerinin gösteriyor.

Yenisey (Kem) kitabelerinin de, o bölgedeki asilzadelerine ait olduğu malumdur. Bunların hepsi de ölen beylerrin ağzından yazılmış mezar kitabeleridir. Bu kitabelerin birçoğunda ölen beye, kuy (koy) daki konçuy’una (prenses), yazı’daki (yaylak) veya öz’deki oğluna dayanamadığı sözleri söyletiliyor. Bu sözlerdeki kuy (koy), derek veya vadinin (öz) dibi demek olup, iye sinde şimdi köylerde kullanılan koyak sözü, şüphesiz buradan geliyor. Koyak, bir ucu dağda son bulan yani kapalı boğaz, dere ve vadiye denilmektedir. Öz’e gelince, bu kelime iki dağı arasındaki dereyi ifade etmektedir. iye’de bu kelime aynı veya ona yakın anlamlarda kullanılmaktadır.

Anlaşıldığına göre, Yenisey’deki beyleri, aile ve uşakları ile kışın öz yani dere veya vadideki kuy’da (öz’ün dibinde) oturmakta ve ordası yani karargahı da burada bulunmaktadır. Şimdi bizim dilimizdeki derebeyi sözü, işte bu hayat tarzından çıkıyor. Beylerin boy ve oymakları da yine kışları özde yaşamaktadır. Yaz gelince, beyler boy ve oymakları ile yüksek yerlere yani yaylaya çıkmaktadırlar. İşte göçebe yaşayışının en belli başlık vasıflarından birisi budur, yani kışın kışlak denilen öz yani vadi, ırmak kıyısı gibi alçak yerlerde yaşamak, yazın da yaylak adı verilen dağı etekleri ve dağ yamaçları gibi yüksek yerlerde oturmak. Kışlak ve yaylaklar, umumi olarak, muayyen idi. Yani göç, belli iki yer arasında yapılmaktadır. Bu iki yer de, orada göçen han, bey, el, boy, oba (oymak) ın yurdunun teşkil etmektedir.

Yenisey’deki beylerinin kuy’larının bulunduğu özler de çiftçilik yapıldığına kuvvetle ihtamal verilebilir. Nitekim, onlara ait kitabelerin birinde tarlag sözü geçiyor, yine Yenisey kitabelerinin birinde de balık yani şehir kelimesi görülmektedir.

Eski yurdu olan Moğolistan’da, Gök ler’e uygurlar’ın halife olduğu malumdur. Uygurlar’ın ikinci kağanı Tanrı da Kut Bulmuş İl Etmiş Bilge Kağan (Moyunçur, 745-759) kendi zafer abidesinde Suğdak (Soğd) ve Tabgaçlar’a (Çinliler) Selene (Selenge) ırmağı kıyısında bir şehir yaptırdığını söylüyor Bu şehrin adı Ordu balığ idi. Bu kağanın halefi Alp Kutlug Bilge Kağan (Tong-li Meu-yu, 759-780) Mani dininin kabul etmiş ve bunun sonucunda Uygurlar arasında yerleşik kültür faaliyetleri gelişmeye başlamıştır. Lakin komşu göçebe ellerinin sürekli saldırışları, Uygurlar’ın burada geniş ölçüde oturak yaşayışa bağlanmalarına engel olduğu gibi, onları Tarım bölgesine göç etmek zorunda da bırakmıştır. Orkun, selenge ve Tuğla boylarında yerleşik kültür faaliyetlerinin sürekli bir gelişme gösterememesinde, şüphesiz bu husus, yani göçebe ellerin saldırışları ve onların yaptıkları tahripler de başlıca amillerden birisi olmuştur.

Tarım bölgesine gelen Uygurlar, burada yerleşik yaşayışa geçerek kısa bir zamanda yüksek bir kültür seviyesi ulaştılar. X. yüzyılda aleminin en kültürlü eli onlardı. Uygurlar burada eski yurdlarından getirdikleri Gök yazısının bir müddet kullandılar, sonra yazılarının kendi adları ile anılan başka bir alfabe ile yazmaya başladılar ki, bu alfabeye suğdak yazısı esa olmuştur. Kaşgarlı’ya göre XI. yüzyılda Uygurlar’ın beş şehri olup adları şunlardı: Sülmi, Koçu, Canbalık, Beşbalık, Yenibalık üzerinde yukarıda söylenenler sadece bir hatırlatmadan ibarettir. Şüphesiz konumuzun çözülmesinde bizim için önemli olan husus, Anadolu’ya gelen ler’in buraya gelmeden önce yerleşik yaşayış ile münasebetlerinin bilmektedir. Eğer onlar tam göçebe idilerse, Anadolu’ya yerleşik ler’in geldiklerinin ispat etmek herhalde pek güç olurdu.

Anadolu’ya gelen ler, Oğuzlar olup, X. yüzyıldaki beş büyük elinden birisi idiler. Onlar Sirderya (Seyhun, İnci) ırmağı boyları ve Aral gölü kıyıları ile bunların kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. XI. yüzyılda tamamen Müslüman olmuşlar ve bunun sonucunda kendilerine men adı da verilmişti. Oğuzlar’ın başında yabgu (kıral) ünvanlı hükümdarların bulunduğu bir devletleri vardı. Yabgular kışın, Sir suyunun ağzına yakın bir yerde bulunan Yenikend’de otoruyorlardı.

Kaşgarlı’ya göre Oğuzlar ve onlara uyan bazı elleri, Kara Hanlı leri ve diğer ler’in aksine olarak, kend sözünü şehir için değil, köy anlamında kullanıyorlardı. Kaşgarlı’nın bu ifadesi belki bir kısım Oğuzlar için doğru olabilir. Çünkü Oğuz kıralları, yani yabgularının oturduğu Yenikend, Arabça eserlerinde Karyet ül-hadise (veya cedide) farsça bir kitabında da Dih-i nev yani Yeniköy olarak geçmektedir. Öte yandan iye’de kend’in mazan köy anlamında da kullanılmış olduğu görülüyor.

İslam cılarından mes’udi (ölümü 956 da) Muruc uz-zeheb adlı eserinde, Yenikend ve ona yakın yerlerde yani Sir suyunun baş yatağında Oğuzlar’ın yerleşik hayatı yaşadıklarını söyler. Aynı yüzyılda Müslüman olmuş birtakım Oğuz ve Karluklar da, Farab-Sütkent yöresinde oturuyorlardı. XI. yüzyılda da Oğuzlar’dan önemli bir küme aynı ırmağın orta yatağında Karaçuk dağları ile ırmağın bu dağların karşısına düşen kısmındaki şehirlerde yaşamakta idi. Göçebe Oğuzlar bu şehirlerde yaşayan eldaşlarına istihfafla yatuk yani tenbel adının vermişlerdi. Çünkü, göçebe Oğuzlar’a göre, bu yerleşik eldaşları şehirlerinden dışarı çıkmazlar, savaş yapmazlardı. iye’de de XIV. Ve XV. Yüzyılda orta ve batı Anadolu’da oturak yaşayışta çoğunluğu kazanmış olan ler, göçebe kavimdaşlarına yürük yani göçebe demişlerdi.

Başlıca Oğuz şehirleri şunlardı: Sepren, Karaçuk, Karnak, Suğnak, Sitgün Bunlardan Sepren X. yüzyıl İslam eserlerinde geçen sabran (Savran) dır. Karaçuk ise yine X yüzyıldaki Farabi’nin yurdu olan Farab şehrinin adıdır. Oğuzlar Farab’a, bu şehrin karşısındaki kendi ülkelerinden olan Karaçuk’un adının vermişlerdir. Divanu lugüt et-i’de geçen Sitgün’ün başkta eserlerde görülen Sütkend ile aynı olması mhtemeldir. Bunlar ayrı ayrı şehirler olsa bile, Sütkend’in de bir Oğuz şehri olduğunun biliyoruz. Büyük bilgin Biruni Harizm’de mumya yapmasının bilen Sütkendli bir men kocası (yani ihtiyar bir Oğuz ü) nü tanımıştı.

Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar’ın “Farslar” ile (Sukak, Suğdak) birlikte yaşamalarından, birçok kelimeleri unutup, yerine farsça sözler kullandıklarının azar ki, bu birlikte yaşama işte Sir suyu boylarındaki bu Oğuz şehirlerinde olmuştur. Böylece, iye ’sinde bulunan İran’ca asıllı bilhassa maddi kültür kelimelerinin hemen hepsi veya pek çoğu Anadolu’ya gelmeden önce, Sir suyu boylarında iken dilimize geçmiştir. Oğuzlar şehirlerinde birlikte yaşadıkları Soğd yerdeşlerine Sukak demekte idiler.

Sirsuyu kıyısında bulunan Oğuz şehirlerinin yıkıntılarında bundan 20 yıl önce arkeolojik kazılar yapılmıştır. Elde edilen buluntular bu şehirlerde oldukça yüksek bir kültür hayatının varlığının göstermiştir

Kısaca, yukarıda da kaydedildiği üzere, İslam müellifleri, ler’i, Arablar’a benzeterek, onların hem göçebe hem de yerleşik hayatı yaşayan bir ırk olduğunu yazarlar.

Bu ırkın önemli bir eli olan Oğuzlar da böyle idi. Yani, onların önemli bir bölüğü tam göçebe, bir bölüğü, yarı göçebe, bir bölüğü de şehir ve köylerde oturak hayatı yaşıyordu. Yalnız göçebelerin sayısının oturaklardan daha fazla olduğu muhakkaktır.

Biruni’nin kaydı açıkça gösteriyorki , yani Müslüman Oğuzlar mumyacılığı bilmekte ve birçok otlardan ilaçlar yapmakta idiler. Bunlar otacı (ot kelimesinden mi geliyor?) ve emciler yani tabibleri idiler. Bu keyfiyet bize, Selçuklu devrinde, Anadolu’daki sultan, bey gibi büyüklerinin cesedlerinin mumyalanmasının, milli bir menşei olduğuna ihtimal verdiriyor. Oğuzlar, mezarlarının üstüne kubbemsi şekiller yapıyorlardı. Bunlar ile Selçuklu kümbetleri arasında bir münasebet olsa gerektir.

Oğuzlar, bilindiği üzere, XI. yüzyılda Selçuklu hanedanın idaresinde İran’da bir devlet kurduktan sonra 1071 yılında Malazgird’te Bizanslılar’ı kesin bir şekilde yenerek Anadolu’da yurt tutmaya başladılar. Bu yurt tutma daha ilk yıllarda o kadar kuvvetli olmuştu ki, 1085 tarihlerinde Avrupa’da Anadolu’ya Turquie denildiği görülüyor. Bu böyle olmakla beraber, Oğuz leri’nin Anadolu’ya gelişleri kısa bir zamanda olmayıp bu geliş uzun bir müddet sürmüş yani aşağı yukarı iki asır kadar devam etmiştir. Bu arada XIII. Yüzyıldaki Moğol istilası sonucunda Anadolu’ya istan ve İran’dan yeni ve kalabalık men kümeleri geldi. Böylece Anadolu kesin ve esaslı bir surette lük hüviyetinin aldı. Yine Moğol istilası sonucunda, doğu leri’nden ve bizzat Moğollar’dan müteşekkil olmak üzere, mühim bir kısmı işgal kuvvetleri olarak önemli zümreler de Anadolu’ya geldi. Bunların Orta Anadolu’da bulunanlarına sonraları Kara Tatar adı verilmiştir. Kara Tatarlar’ın nüfusu XV. Yüzyıl başında 40 bin ev olarak hesap edilmişti. Ankara savaşından sonra Timur, iye’den ayrılırken Karar Tatarlar’ı birlikte alıp götürdü. Bu tarihten sonra iye’de, daima karışıklık ve yağmacı bir unsur olarak yaşamış bulunan Karar Tatarlar’dan bir daha bahsedilmez oldu.

Oğuz elinin ezici çoğunluğu Anadolu’ya geldi ve bu suretle iye doğdu. 24 Oğuz boyundan hemen hepsine ait yer adları ve göçebe teşekküllere iye’de rastgelinmiştir. ırkının belki en büyük kolu olan Oğuz eli, X. yüzyılda oturmakta olduğu Sirderya boyları ile onun kuzeyindeki bozkırları, muhtelif sebepler ile XI-XIII. Yüzyıllar arasında, büyük kümeler halinde terk ederek, Ceyhun’un bu tarafına geçti. Bu elden ancak küçük bir parça, Ceyhun ile arasındaki bölgede kaldı ki, bugünkü menistan i, bilindiği üzere, bunların torunlarıdır. Önemli bir Oğuz (men) kümesi de Batı İran’da ve bilhassa Azerbaycan’da yurt tuttu ve yine Oğuzlardan bazı bölükler de Irak ve Suriye’de yaşadılar. Fakat, yukarıda da söylendiği gibi, Oğuz Eli’nin asıl en büyük kısmı, yani ezici çoğunluğu Anadolu’ya geldi.

Anadolu’ya gelen lerin sayısı üzerinde, takribi de olsa, bir rakam vermek herhalde mümkün olmasa gerektir. Lakin, pek kesin olarak bilinen bir husus, bu ülkede yurt tutmuş olan lerin sayısının yerli halklara nazaran kat kat fazla olduğudur.

iye’nin bilhassa orta, güneş ve batı bölgelerindeki Hıristiyan kavimlerin (Ermeniler, Rumlar) kendi öz dillerinin unutarak konuşmaları, gelenek ve davranışlarının benimsemeleri ve hatta kendi dini ve kavmi adları dururken, adlar da almaları en başta bu husus ile ilgilidir. Yani, yerli Hıristiyan kavimleri, pek ezici çoğunluğu arasında kaldıkları yerlerde zamanla bazı bakımlardan leştiler. Bunların aslında ırkından oldukları hakkındaki iddialar bize göre, esaslı delillere dayanmıyor. Şayet bunlar ırkından idilerse, Anadolu’nun asıl yerli halkının ne olduğuna cevap vermek güç olacaktır.

Kaynaklarda bugüne değin, Anadolu’da toplu, kümeler halinde müslümanlığa dönme olaylarına ait bir kayda rastgelinmemiştir. Esasen böyle bir sonuç, tabii karşılanmalıdır. Çünkü, İslam devletleri, geleneğe ve türeye uyarak, idareleri altındaki Hıristiyan halkı, İslamlığı kabul etmeye zorlamadıkları gibi, devlet gelirinin azalması kaygısı ile de, onları bu dine girmeye teşvik etmiyorlardı. iye’de, gerek , gerek Osmanlılar zamanında her yerde, Hıristiyanlar, bilhassa vergi meselesi sebebiyle, titizlik ile himaye olunmuşlardır.

ler’in Anadolu’da yurt tutmaları ile ilgili olarak, kaynaklarda pek az bilgi vardır. Bundan ötürür de iye’ye gelen ler arasında yarı yerleşik ve tam yerleşik ler’in bulundukları üzerinde kayıtlar elde etmek mümkün olmuyor. Bu durum karşısında baş vurulması gereken başlıca usul, Anadolu’ya göçü başlamadan önce yazılmış eserlerdeki, yerleşik yaşayış ile ilgili sözleri iye sin’de aramak olsa gerektir. Bu maksatla aşağıda, 1074 yılında, yani ler’in Anadolu’yu fethetmeye başladıkları zaman da yazılmış olan Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lügat-it ’ü kullanılmıştır. Eski kitabeleri, Uygur vesikaları ve Kutadgu bilg’deki oturak yaşayış ile ilgili kelimelerin hemen hepsi veya pek çoğu bu eserde yani Divanu lugat-it ’te vardır. Aşağıdaki cedvellerde görüleceği üzere, Kaşgarlı’daki yerleşik yaşayış ile ilgili kelimelerin pek çoğu iye ’sinde bulunmaktadır. Bunlar arasında yerleşik yaşayışın türlü sahaları üzerinde göçebelerin bilemiyecekleri teferruata ait ütü kelimesi gibi birçok kelimeler de göze çarpıyor. Mamafih burada yalnız bununla yenilmeyip Çağatay ’çesine ait sözlüklerdeki, Divanu lügat-it-’te olmayan, konuya ait kelimeler de dilimizde aranmış ve bulunabilenler ayrı cedvellerde gösterilmiştir. Yalnız, klasik Çağatay sözlüklerinin bu lehçesinde bulunan yerleşik yaşayış ile ilgili bütün sözleri ihtiva ettiklerinin, yani onların bu bakımdan eksiksiz olduklarının sanmıyoruz. Şüphesiz Çağatayca’ya ait başlıca eserlerin taranmasından ve bugün istan’daki halklarının dillerinden konu ile ilgili yeni perçok kelimeler elde edilmesi ve bunların da önemli bir kısmının iye ’sinde bulunması pek mümkündür. Bir de şu keyfiyete işaret etmeden geçmiyelim ki, bu karşılaştırmada, atlanmış, görülememiş daha bazı veya birçok kelimeler olabileceği gibi, belki tarafımızdan unutulmuş doğrudan doğruya veya daha çok oturarak yaşayışı ilgilendiren diğer bazı saha veya hususlar da bulunabilir.

Öyle sanıyoruz ki, bu cedveller bize, Anaodolu’ya göçebe ler’in yanında, önemli sayıda yarı yerleşik ve tam yerleşik yaşayışta bulunan ler’in de gelmiş oldukları hükmünün vermeyi mümkün kılmaktadır. Dilimizde yerleşiklik ile ilgili daha pek çok sözlüklerde görülmemesi, onların hepsinin de, iye’de meydanan geldiklerinin ifade etmez. Öte yandan, yine iye sindeki farsça maddi kültür kelimelerinden önemli bir kısmı, anadolu’ya istan’dan getirilmiştir. Yukarıda da işaret edildiği gibi Kaşgarlı Mahmud, Sir suyu boylarında şehirlerde, bizzat kendilerinin Sukak dedikleri Suğdak yani Sogdlar ile bir arada yaşayan Oğuzların, bu yerdeşlerinden yani hemşerilerinden birçok farsça kelime almış olduklarının söylüyor.

X. ve XI. yüzyıllarda Sirderya (Seyhun) boylarında ve onun kuzeyindeki topraklarda yaşayan Oğuz eli, ibtidai ve basit bir topluluk olmaktan çok uzaktı. Oğuzlar, Gök ler çağında olduğu gibi, bu zamanda da ırkının en başta gelen ellerinden birisidir. Onların X. yüzyılda, komşularının çekindikleri kuvvetli bir devletleri olup, başında yabgu (kıral) ünvanlı hükümdarlar bulunuyordu. Yabguların külerkin (naib) sübaşı (ordu kumandanı), tuğracı (nişancı) gibi yüksek rütbeli memurları vardı. Büyük asilzadelerin de beg, beglerbeği, tarhan ve yinal (inal) gibi ünvanlar taşıdıklarının bilipyoruz. Yukarıda görüldüğü üzere, Oğuzlar’ın önemli bir kısmı Sirderya kıyılarında bulunan, şehir, kasaba ve köylerde yaşamakta ve çiftçilik, ticaret ve sanatla meşgul olmaktadır. Şimdiyedek yapılmış olana arkeolojik araştırmalar, Oğuzlar’ın şehir ve kalelerinin çokluğu hakkındaki İslam müelliflerinin sözlerinin teyid etmiş ve elde edilen buluntular, Oğuz şehirlerinde yüksek bir kültürün varlığının göstermiştir. Yeni arkeolojik araştırmaların bu husustaki bildiklerimize mühim ilaveler yapacak sonuçlar vermesi pek mümkündür. XI. yüzyılda, Oğuzlar’ın konuştukları , lehçelerinin en incesi sayılıyordu. Bu keyfiyet herhalde Oğuzlar’ın tarihlerinin eskiliği ve kültür seviyelerinin yüksekliği ile ilgili olmalıdır. Nitekim Kaşgardlı Mahmud’un Oğuzlar’a ait sözleri ve yine onun birçok kültür kelimelerinin Oğuzca olduğunun söylemesi, bunun teyid ediyor. Oğuzlar aynı zamanda zengin tarihi testanlara sahip idiler. Oğuzlar’ın devlet idaresinin, fertlerin birbirleri ile münasebetlerinin ve cemiyet içindeki mevkilerinin düzenleyen kaidelerden müteşekkil türeleri de vardır.

1071 yılındaki Malazgird savaşından sonra Anadolu ile istan arasında bir göç kanalı meydana geldi. Bu kanaldan aşağı yukarı 200 yıl içinde Oğuz leri’nin büyük çoğunluğu Anadolu’ya göç etti. Yine bu ülkeye, Oğuzlar’a nisbetle çok sayıda olmamak üzere, diğer ellerinden de gelenler olmuştur. Böylece Anadolu’ya yapılan göçü kısa bir zamanda ve toplu bir halde cereyan etmemiş ve bu göç aşağı yukarı 200 yıl içinde kümeler halinde olmuştur. Esasen Anadolu’nun fethi ve bu ülkedeki yerleşmesi de bunan muvazi olarak cereyan etmiştir. Yani göçler ile fetihler arasında sıkı bir münasebet mevcut bulunup, birinci olay ikinci olayın yapılmasında önemli bir amil olmuştur.

iye’nin kültür ve medeniyet tarihlerinin menşei ve gelişmesinin incelerken yalnız Oğuzlar’ın XI. yüzyıldaki kültür seviyeleri ile yetinmeyip, XII. ve XIII. yüzyıllardaki istan’ın kültür ve medeniyet durumunun da gözönüne almak zorundayız. Çünkü, Anadolu’ya yapılan göçü, söylendiği gibi 200 yıl sürmüştür. Hatta, XIII. yüzyıldan sonra da., münasebetler devam etmiş ve bu arada bilgin, edib, şair olmak üzere aydınlardan, sanatkar ve tüccarlardan gelenler olmuştur.. Ancak XVI. Yüzyılın başında Safevi devletinin kurulması iledir ki bu münasebetler en az bir halde düşmüştür. Yine kültür ve medeniyet tarilimiz ile ilgili olmak üzere şunu da kaydedelim ki, ana yurtlarından başka başka zamanlarda ayrılan kümeleri, çok defa doğruca Anadolu’ya gelmeyip bir müddet İran’ın Horasan ve Azerbaycan gibi bölgelerinde oturmuşlardır. Öte yandan daha başlangıçtan itibaren, Anadolu’ya, aydınlardan sanatkarlardan ve tüccarlardan olmak üzere İranlılar da gelmişlerdir.

ler bu uzun göç zamanı içinde göçebe yarı göçebe ve yerleşik hayatı yaşıyanlardan olmak üzere kümeler halinde anadolu’ya gelirken çadırlarını, yetiştirdikleri hayvanları, göçebe ve yerleşik yaşayışa ait lüktürlerin, silahlarını, kıyafetlerini, edebi değerlerini, türelerin, harslarını Anadolu’ya getirdiler. Bir yandan nüfuslarının yerlilere nisbetle kat kat fazla olması, öte yandan maddi ve manevi değerleri yani pek kuvvetli olan harsları ile Anadolu tam bir yurdu hüviyetinin aldı ve belirgin ve kesin bir lük vasıflarının kazandı.

ler Anadolu’ya fatih bir kavim olarak geldikleri gibi, aynı zamanda Müslüman idiler. Böylece onlar, milli kültürlerinin yanında, girmiş oldukları İslam medeniyetinden aldıkları, unsur ve müesseseleri de birlikte getirdiler. Bu sebeple onlar ne yerlilerden ne de Bizans’tan herhangi bir nesne almak lüzum ve ihtiyacının duydular. Şu hale göre, Anadolu’daki yerleşmesinin mahiyeti, esas itibariyle, evinden ayrılmak zorunda kalan bir ailenin, sahip bulunduğu her nesnesi ile boş bir eve taşınması olayının aynıdır.

Öyle sanıyoruz ki şu izahlar ile, ler’in ancak Anadolu’da bir millet haline geldikleri veya böyle bir şuuru kazandıkları yolundaki mütelaaların ilmi bir esası olmadığı iyice anlaşılmıştır. Bu hususta söylenebilecek bir şey var ise o da, bize göre, Anadolu’nun ler’e kendilerinden esasen mevcut olup birlikte getirdikleri faaliyet ve müesseselerin, tabii olarak ancak gelişmesinin sağlamak imkanlarını verdiğidir.

Kaynakça
Makale yazarı :
Faruk Sümer
Bibliyografya :
Kaynak :

Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi?, Belleten Ekim 1960, Cilt:XXIV, Sayı: 96, Sayfa: 567-594

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Uygurca 12. Ders

On ikkinçi (12-) Ders Con Uyğur tili öginidiğan oquğuçi bolup, Uyğur edebiyat oqutquçisi Mahire bilen

Ağaç Ata

Bazı Türk boyları örneğin Uygurlar ağaçtan türediklerine inanırlar. İki nehrin kavşağında bulunan bir adacığın tam

Çalışmak

Memleket ve milletin Kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan

Hüseyin Nihal Atsız

Hüseyin Nihal (Atsız) doğ. İstanbul 12 ocak 1905), Türk şairi, tarihçisi ve düşünürü. Babası Dorullu

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku