Millî Misak’ın Esasları

Ali Fuat Cebesoy Atatürk'ü anlatıyor
Ali Fuat Cebesoy Atatürk'ü anlatıyor
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

, uluş Savaşısırasında nin emellerini ve maksatlarım özetleyen ve adı istiklâl Harbi’mizin başından sonuna kadar değişmeyen «Misak-ı Millî» programının ilk müsveddelerini 1920 yılı ocak ayında yazmıştı. Ben, bu tarihî olayı en yakın bilenlerden biriyim. O tarihte Batı Kuvayi Milliye Umum Kumandanı idim. Fakat şunu da ifade etmeliyim ki, «Milli Misak» ın esaslarını bu tarihten on üç yıl önce, 1907 de tesbit etmiş, vatanını tehlikeden armak için ne çareler bulduğunu cesaretle ortaya, koymuştur. Ben aziz arkadaşımın fikirlerini daha Karaferiye’de iken dinledim. diyor ki:

— Meşrutiyetin ilânı, yeter çare olamaz. Cemiyetin bir siyasî parti haline gelerek hükümeti, meşrutiyetin ilânından sonra ele alması lâzımdır. Parti, önceden bu vazifesini hazır­lamış ve ne yapacağını programlaştırmış olmalıdır. Aksi tak­dirde, ikinci meşrutiyet de birincisinin akıbetine uğrar.

Öyle ise ne yapmalıdır? , ilk çare olarak şöyle düşünüyordu: Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicamını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorIuğu’nun gövdesi üzerine değil, aksine çoğunluğunun vasadığı kısım üzerinde otur­tulmak, düşmanlarının, yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine ihtilâl idaresi kendi başına bir devleti kur­malıdır.

Meşrutiyetten öncesi zamanlardaki Osmanlı împaratorluğu’nun durumu şöyle idi: Geçmişte kalan ve devam eden tür­lü dert ve sorunlar içinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş harap bir gemi gibi idi. Daha önceden bir karar alınmadığı takdirde meşrutiyetin ilânından sonra bu meseleler kendi kendisine çözülecek ve durum daha da fena olacaktı. İç politiızın bir kör düğümü haline gelmiş olan milliyetler sorunu da çözüle­cek, devletin menfaatleriyle bağdaşamıyacak bir hal ala­caktı. İdare, başından sonuna kadar bozuktu. Rumeli’de Bulgaristan, Sırbistan, Avusturya – , Karadağ ve Yu­nanistan ile çevrilmiştik. Halbuki bu devletlere bağlı aynı ırktan azınlıklar, bu kıt’a üzerinde yaşıyorlardı. Bütün bunlar, Rumeli ülkemizden birer parça toprak daha kopararak o devletlerle birleşmekte gayret gösteriyorlar, acele ediyorlardı.

’nun, sadakatine dayandığı ve gü­vendiği tek unsur, lerdi. Bunlar da devleti ayakta tuta­bilmek için sayısız harplere girmişler ve insanca büyük kayıblara uğramışlardı. Rahatça ziraat yapamadıkları için de fakir düşmüşlerdi. Servet, diğer milletlerin elinde idi. olma­yan Müslüman halka da —ki bunların çoğunluğunu Arablar teşkil ediyordu— düşman devletler Müslüman olarak ırk ve ayırma ruu aşılıyorlardı. Dış duruma gelince; büyük dev­letler, ’nu paylaşmağa çoktan karar vermişlerdi. Planlarını tatbik için kendileri için en müsait zamanı bekliyorlardı. Bunun tatbikatında yine ezilecek ve haklarından mahrum edilecekler, ler olacaklardı. Meşrutiyetin ilânından sonra karşı karşıya kalacağı buncâ önemli meseleler hakkında, İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nde mutlak bir kayıtsızlık hüküm sürüyordu.’ Halbuki re­jim değişikliğinde ve ihtilâl sonrasında kararlı, programlı ve kuvvetli liderleri olmazsa, bu rejim değişikliği sonucu, ya anarşiye veya istibdada gidilmiş olacaktı. Sultan ikinci Abdülhamid, Meşrutiyetçilere her şeyi yeniden kurulmaya ve düzeltilmeye muhtaç bir İmparatorluk, devredecekti.

, n’nun yıkılacağını ve bu yıkılışın enkazı altında lerin ezileceğini de seziyor müteessir oluyordu. Diyordu ki:

—Nüfusun yarısı olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün ağırlığı ve müdafaası ün omuz­larına yükletilmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çı­karlarını sağlamakla kalmıyorlar, komşu ve aynı ırktaki dev­letlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan ler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, ten başka olan unsurlar, düşman devletlerinin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çök­mesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu, olan milli bir sınıra çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak? Ben, selâ­meti ikinci fikrin tatbik edilmesinde görüyorum.

’in bu sözlerinde çıkan mâna şu idi: Os­manlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi işi, ün aleyhinde ola­rak düşmanlarımıza bırakılmamalıdır. Bir ihtilâl sonunda iş­ başına geleceği anlaşılan Meşrutiyetçilerin kuracağı idare, ce­sur bir kararla tasfiye işini kendisi yapmalıdır. Selâmet yolu budur.

Peki, bu tasfiye işini nasıl yapmalıydı? şöyle düşünüyordu:

Rumeli’de Doğu ve-Ratı Trakya – bizde kalacak. Edirne’­nin kuzey hudutları Bulgaristan aleyhine düzeltilecek, Arnavutluk. Avusturya – . Sırbistan. Bulgaristan ve Yu­nanistan Osmanlı başkanlığında İstanbul’da toplanacak bir konferansta milliyet çoğunluğu prensipine dayanılarak Osman­lı Rumeli kıtasının Doğu ve Batı Trakya’dan başka kısımları yukarıda adları geçen devletlere bırakılacaktı. Arnavutluk ba­ğımsız olacak, Bosna-Hersek Sırbistan’la Avusturya – Maca­ristan arasında âdilâne bir surette taksim edilecekti.
sahılerîne yakın olan, adalar yeni iye devletinde kalacak, diğerleri ’a verilecekti. Güney hudutlarımız Hatay, Halep ve Musul vilâyetlerini içine alacak, diğerleri Araplara terkedilecekti. ’nun doğu ve doğu kuzeyinde bir deği­şiklik olmayacaktı. Yeni iye içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıkları dışarıda kalan lerle mübadele edilecekti.

Eğer meşrutiyetten sonra, ’in ileri sürdüğü bu politika takip edilmiş olsaydı, sonuç lerin lehinde geli­şecek ve yalnız büyük devletlerin değil, lar ittifakı da bozulacak, sıkı bir surette yeni iye ile anlaş­mak zorunda kalacaktı. Sonra milyonlarca , karlı dağlarında şehit olmıyacak, Arabistan çöllerinde kumlara gömülmeyecekti.

— Biliyorum, diyordu. İleriyi görmek istemiyenler, İm­paratorluktan toprak fedakârlığı yapılmasını hoş karşılama­yacaklar, hattâ bizi ihanetle itham edecekler olacaktır. Biz buna rağmen, görüşlerimizin Meşrutiyet sonrası için bir prog­ram haline getirilmesini sağlamalı ve onu gerek Merkezi Umumî’de ve gerekse arkadaşlar arasında şiddetle müdafaa etmeliyiz.

, o sabah, trenle Karaferiye’den Selânik’e döndü.

Kaynakça
Makale yazarı :
Ali Fuat Cebesoy
Bibliyografya :
Kaynak :

Sınıf arkadaşım Atatürk, İnkılap ve Aka kitapevleri, İstanbul – 1967, s. 114-117

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Dilşâd Hatun

200 YIL ÖNCE TÜRKİSTAN’DA YAŞAMIŞ KAHRAMAN BİR TÜRK KADINI Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere

Uygurca 52. Ders

Ellik ikkinçi (52-) Ders – Déhqançiliq ve Sayahet Tursun Se’ideniñ universitéttiki savaqdaşliridin biri. 1 —

Kül Tigin

Gök Türk istiklalinin kurtarıcısı İlteriş Kutluk Kağan öldüğü vakit biri sekiz, diğeri yedi yaşında iki

Buhara ve Kazan

Kazanlı tanınmış ıslahatçı, din adamı ve tarihçi şihab al – Din Mercanı (1818-1889)’nin Mustafad al-Ahbar

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku