Fransız Devrimi Sonrası Koalisyon Savaşları

Fransız Devrimi Sonrası Koalisyon Savaşları
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email


GİRİŞ

Bu çalışmada, sonrasında; Fransa ve Avrupalı devletlerin politikalarının karşı karşıya gelmesiyle ve zamanla bir çıkar çatışması haline gelen; 15 yıllık bir süreyi kapsayan diplomasi, siyasi ve askeri bir mücadelenin olduğu dönemde, Fransa ve Avrupalı devletlerin girişmiş oldukları savaşlar anlatılmaktadır. Tarihte ‘Koalisyon Savaşları’ olarak geçmekte olan bu dönemin, bir diğer adı ise; ‘Napolyon Savaşları’dır. Napolyon adının verilmesindeki sebep ise, o dönemlerde Napolyon’un malum Fransız imparatoru olmasıdır. Ayrıca Fransa’ya karşı yapılmış olan ilk iki koalisyona ise; ‘Fransız Devrim Savaşları’ denilmektedir. Kaynaklarda genel olarak altı koalisyon savaşı yapıldığı yazmakla beraber; Napolyon’un Rusya seferini ayrı ele alıp, başka bir koalisyon olayı olarak alan kaynaklarda mevcuttur. Ancak bu çalışmada, gerek bu ayrımı yapmak, gerekse konu bütünlüğünü parçalamamak adına bir bütün olarak bu konuyu ele almış bulunmaktayız.
Çalışmamızdaki temel amaç ise, Fransız devriminden sonra yayılmakta olan ve dünyadaki bütün devletlerin sosyal yapısını etkileyen düşüncelerin ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra varlığını gösteren bu ‘Koalisyon Savaşları’nın temel nedeninin Fransız Devrimi ve getirdiği düşüncelerle alakası olup, olmadığını araştırmak ve daha da önemlisi, bu savaşların nasıl cereyan ettiğini ortaya koyup, Fransa’nın ve Napolyon döneminin 19.yüzyıllardaki siyasi taslağını, yapılan bu koalisyon savaşları aracılığı ile ortaya koymaktır.

Çalışmamız, direk olarak birinci koalisyon savaşının başlama sebebi ile başlatılmış ve sonrasında Napolyon önderliğindeki Fransız ordusunun Mısır’a düzenledikleri sefer ve devamında gelen ikinci koalisyon savaşı ile devam etmiştir. Bu savaşlardan sonra ise diğer yapılmış olan koalisyon savaşları, bölümlere ayrılarak, bir bütün olarak anlatılmıştır.

BİRİNCİ KOALİSYON SAVAŞI

1796 yılında Alpler Ordusu Başkomutanlığı’na atanan Napolyon’a İtalya seferi için emrine verilmiş bu ordu ile; yetersiz donatılmış, ikmal malzemeleri açısından ihmal edilmiş dolayısıyla sefer için yetersiz nitelikli bir ordu ile bu seferi yapmak durumunda kaldı. Emrindeki üst rütbeli subaylarda Fransız Devrimi sonrasında gösterdikleri bazı başarılı faaliyetlerle hızla terfii etmişler ve askeri yetenek olarak ise zayıf askerlerdi. Öte yandan Napolyon’un emrindeki asker sayısı 30 bin civarında iken karşısındaki Avusturya ordusunun sayısı 60 bin civarındaydı. Yani böyle bir tablo karşısında hem sayıca hem de teknik olarak oldukça zor bir durum da kalsa da Napolyon; Alpleri aşarak, Kuzey İtalya’ya ulaşmış ve saldırıya geçmişti.

Burada ikmal merkezlerine aşırı bağlı olan ve bundan dolayı da dağınık bulunan Avusturya önderliğindeki koalisyon güçlerini art arda yenilgiye uğrattı. Ayrıca bundan faydalanıp, yerinde ikmal prensibi ile topçu birliklerinin savaş alanına hakim olabilmesinin de bunda payı büyüktür. İkmal ve teknik bakımdan oldukça zayıf olan ordusuyla ve sayıca üstün olan bir koalisyon gücünü yenmesine şaşırılmamalıdır. Çünkü; Napolyon askeri teknik ve stratejilerinin bu ve diğer koalisyon savaşlarını kazanmasında etkisi büyük olacaktır. Avusturya ordusu, bu beklenmedik yenilgini ardından barış istemek zorunda kaldı ve sonuç olarak Campo Formio’da barış görüşmeleri yapıldı. Nitekim 17 ekim 1797 yılında Campo Formio anlaşması imzalanmış ve birinci koalisyon böylelikle son bulmuş oldu. Campo-Formio anlaşmasının başlıca maddeleri ise aşağıda belirtilmiş olup; şunlardır:

1) Avusturya, Hollanda ‘nın Avusturya egemenliğindeki kısmını Fransa’ya terk edecek.

2) Avusturya, Kuzey İtalya da kurulmuş olan Cisalpina Cumhuriyeti ile Linguria’ yı tanıyacak.

3) Avusturuya Akdeniz’ de Korfu, Zenta, Kefalonya gibi İyonya adalarını Fransa’ ya terk edecektir.


Bu başarılı İtalya seferi ve beraberinde gelen kazanımlardan sonra Napolyon’un hedefinde bu kez Mısır vardı. Napolyon Bonapart Fransa’nın en önemli rakibi olarak ’yi görüyor, onları Akdeniz’den çıkarmak, Süveyş bölgesi ile Kızıldeniz’deki İngiliz ticaret noktalarını ele geçirmek ve uzak doğudaki İngiliz hakimiyetine son vermek istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için Hindistan’a giden yolların en kısası olan Mısır’ı ele geçirmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu sayede de İngiltere’yi barış yapmaya zorlayacak; ayrıca da Fransa’da iktidarı ele geçirecek derecede büyük bir şöhrete de kavuşmuş olup, halkının güvenini sağlamış olacaktı.

MISIR SEFERİ

1798 yılı Mart ayında, Napolyon’un Mısır’a asker çıkararak doğudaki Fransız çıkarlarını İngilizler aleyhine sağlamlaştırmasına karar verilmiş, Fransa’yı Akdeniz’de önemli bir sömürge imparatorluğu haline getirme planı uygulamaya geçirilme noktasına gelmişti. Osmanlı Devleti’nin tepkisini en aza indirebilmek için de Fransa’nın esas amacının Mısır’daki Memluk beylerinin zorba yönetimlerine son vermek olduğunu İstanbul’daki Fransız elçisi Ruffin’in Osmanlı hükümetine bildirmesi istenmişti. Buradan Napolyon’un Osmanlı Devleti’nden çekindiğini gözlemlemek mümkündür. Napolyon’un Mısır’a saldırı fikrini sadece kendi tutkusundan kaynaklanan bir macera olarak görmemek gerekir. Aslında, Fransa’nın gelişen ticaretini destekleme yolunda Mısır’ın ele geçirilmesinin uygun olacağı ve bu durumun Fransa’ya büyük menfaatler sağlayacağı yönünde daha önce de bazı fikirler bile gündeme gelmişti. Napolyon Bonapart Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmeye gerek görmeden 19 Mayıs 1798 tarihinde L’Orient adlı gemisiyle Mısır’ı ele geçirmek için Toulon’dan hareket etmişti. Yaklaşık 38000 asker, 1200 at ve 171 top taşıyan 50 savaş gemisi ve 500 civarında nakliye gemisiyle yola çıkan Napolyon’un yanında Kleber, Reynier ve Menou gibi yakından tanıdığı generaller ile 167 kişiden oluşan bilim ve sanat adamlarından kurulu bir de heyet bulunmaktaydı. Bilim adamlarının beraberinde 287 ciltten oluşan bir kütüphane ile Fransızca, Arapça ve Yunanca baskı yapabilen iki tane de matbaa makinesi mevcuttu. Buradan anlaşılacağı üzere o ki bu bilim insanlarının, kütüphanenin ve sanatçıların Mısır’a götürülmesindeki neden Napolyon’un ,Mısır’da kalıcı olmak ve oradaki halkı asimile edip, Mısır’ı kendine tam anlamıyla bağlamak istemesi ve bu bilim insanlarına eski Mısır uygarlığını inceletip Avrupa’ya tanıtmak, Avrupa’nın bilim ve tekniğini Mısır’da uygulatmak suretiyle burayı ekonomik açıdan kalkındırmak ve bu durumdan Fransa’ya fayda sağlamaktır.

Bu sıralarda, Akdeniz’de Fransız donanmasını aramakla görevli İngiliz Amirali Nelson İskenderiye önlerine gelmişti. Nelson şehirdekilere haber göndererek Fransızların büyük bir donanma ile muhtemelen Mısır’ı işgal etmek üzere yolda olduğunu bildirdi ve yardım teklifinde bulundu. Ancak bu teklif bir İngiliz oyunu olduğu düşüncesiyle reddedildi. Anlaşıldığı kadarıyla Napolyon Mısır’a yaklaştığı sıralarda dahi Mısır makamlarının hiçbir şeyden haberleri yoktu. Napolyon bu esnada stratejik öneme sahip olan, Malta Adası’nı ele geçirmişti.


Memlükler sayısal bakımdan Fransızlardan üstün olmalarına rağmen, askeri teknik ve silah teknolojisi bakımından Napolyon kuvvetlerinin çok gerisindeydiler. Fransızlar, Memluklerin tek güçlü taraflarının süvari birliklerine sahip olmaları olduğunu çok iyi biliyorlardı. Mısır süvarilerinin saldırısı ile başlayan çatışma Fransız topçu birliklerinin şiddetli bir şekilde cevap vermesi sonucunda Memlük süvari kuvvetlerinin dağılması ile sonuçlandı. Daha sonra Napolyon Embabeh’deki üs durumunda bulunan Mısır kampına saldırdı. Savaşı kazanan Napolyon muzaffer bir komutan olarak Kahire’ye girdi. İskenderiye’den sonra Kahire’nin de işgal edilmesi Mısır’da genel bir panik havası yarattı. Kahire civarındaki halkın bir kısmı çöllere kaçarken, Murat Bey güney Mısır’a, İbrahim Bey ise Şam’a çekildi. Bu arada Napolyon daha önceki gibi bir beyanname yayınladı ve hareketinin Memluk beylerine karşı olduğunu yineledi. Napolyon ayrıca, Kur’an’a saygılı olduğunu da ifade ederek orada bulunan Mısır halkını yanına çekmeye çalıştı.
Bu sıralarda Akdeniz’de Fransız donanmasını arayan Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması, Ağustos 1798’de onları Ebukır limanında saldırıya elverişli bir durumda yakaladı. Fransızlar İskenderiye’yi ele geçirdiklerinde birkaç küçük gemi ile nakliye gemilerini limana sokmuş, büyük gemileri ise İskenderiye’ye yakın Ebukır kıyısında demirlemişlerdi. İngiliz Amirali Nelson derhal saldırıya geçerek Napolyon’un L’Orient gemisi dahil olmak üzere Fransız gemilerinden büyük bir kısmını batırdı, kalanları da esir aldı. Donanması yok olan Napolyon’un Fransa ile olan bağlantısı kesildi ve adeta Mısır’a hapsedildi.

Napolyon bir müddet Mısır’da kaldıktan sonra Suriye seferi için harekete geçti ve 20 Şubat 1799’da El-Ariş’i, 24 Şubat’ta Gazze’yi ve ardından Yafa’yı ele geçirdi. Özellikle Yafa’da büyük bir dirençle karşılaşan Napolyon, şehri ele geçirdikten sonra burada büyük bir katliam gerçekleştirdi. Bu sıralarda ortaya çıkan veba salgını nedeniyle Fransızlar bir hafta kadar burada konaklamak zorunda kaldı. Yafa’da veba hastalığına yakalananların sayısı 300 kadardı. Ardından harekete geçen Napolyon, 24 Mart’ta Akka önlerine geldi ve şehri kuşattı. Ancak burada kendisini ciddi bir rakip beklemekteydi. O isim ise Cezzar Ahmed Paşa, Napolyon daha önce Ağustos ve Ekim aylarında iki defa; Akka kuşatması öncesinde de bir defa olmak üzere Cezzar Ahmed Paşa’ya üç mektup göndermişti. Napolyon, amacının Kölemenlere ve İngilizlere karşı koymak olduğunu belirtmiş, Kölemenlerden İbrahim Bey’i himaye etmemesini aksi takdirde Akka üzerine yürüyeceğini dile getirmişti. Ancak Cezzar Ahmet Paşa’nın bu mektuplara cevap vermemesi ve Akka’yı savunmada kararlı olması Napolyon’un Akka’yı kuşatmasıyla neticelendi. Fransızlar büyük toplarını yanlarında getirmediklerinden sahra toplarıyla şehri bombaladılarsa da başarılı olamadılar. Beraberinde Nizam-ı Cedit askerleri de bulunan Cezzar Ahmed Paşa’nın şiddetli saldırılara başarıyla karşı koyması üzerine Napolyon taktik değiştirerek Dürzîleri isyana kışkırtmak istediyse de bir sonuç elde edemedi. Bu arada Fransız ordusu yeni bir veba salgınıyla daha karşı karşıya kalmış, Nisan ayı sonuna kadar 270 kişi hastalanmıştı. Bu şartlar altında Fransızlar 18 Mayıs günü Akka’ya son ve genel bir hücum yaptılarsa da yine başarı sağlayamadılar. Bunun üzerine Napolyon 20 Mayıs’ta Akka’dan Mısır’a doğru geri çekilmeye karar verdi. Akka’da umduğunu bulamayan Napolyon’un geri çekilmesi de hayli zahmetli olmuştur. Her şeyden önce taşınması zor olan topları kullanılmaz hale getirerek Akka önlerinde bırakmış, yanına 40 parçalık sahra toplarını alarak önce Yafa’ya, oradan da Gazze’ye çekilmiştir. Suriye seferi sırasında veba hastalığına yakalanan askerlerin durumu geri çekilme sırasında Napolyon’u epeyce düşündürmüş, bunun için üç aşamalı bir plan yürürlüğe konulmuştur. Napolyon’un teklifiyle, iyileşmesi mümkün görünmeyen 30 hasta afyon verilmek suretiyle öldürülmüş, iyileşmesi mümkün olmakla beraber taşınmasında sorun olan hastalar Türklerin insafına terk edilmiştir. Durumu biraz daha iyi olan hastalar ise hayvanlara bindirilmiş, böylece geri çekilme hızlı bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Geri çekilirken Sina çölünü geçmek zorunda olan Fransızlar, 54 derece sıcaklıkta, aç, susuz ve bitkin bir şekilde yollarına devam etmiş, ardından zorda olsa Kahire’ye ulaşmıştır. Akka’dan Mısır’a başarısız olarak dönen Napolyon’un Doğu hayali böylece bitmiş oluyordu.

Aslında Napolyon Fransa’ya dönmeye karar vermişti ancak her ihtimale karşı Mısır’da tutunabilmek için “Mısır Mısırlılarındır” parolasıyla hareket etmeye başlamıştır.Hatta bu başarısızlıktan sonra Napolyon’un; “Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..’’demiştir.

Napolyon’un Suriye seferinden dönmesiyle Türk-Fransız mücadelesinde yeni bir safha başlıyordu. Daha önce planlandığı gibi Akka kuşatması devam ederken sadrazam ve aynı zamanda serdar-ı ekrem olan Yusuf Ziya Paşa komutasında toplanmış olan yeni Osmanlı ordusu 15 Mayıs 1799 tarihinde kara yoluyla Mısır’a doğru yola çıkmıştı. Bu hareketten kısa süre sonra da Napolyon Bonapart Akka’da mağlup olarak Mısır’a geri çekilmeye başlamıştı. Diğer taraftan, denizden saldırıya geçmek üzere hazırlıklarını tamamlayan Köse Mustafa Paşa da, komutası altındaki 100 kadar gemiden oluşan Osmanlı donanmasıyla Mısır’a hareket ederek İngiliz donanmasıyla birlikte 12 Temmuz 1799’da İskenderiye önlerine geldi. Burada gerekli hazırlıklarını tamamlayan 13.000 kişilik Osmanlı ordusu, Ebukır’da karaya çıktı. Bunun üzerine Napolyon, Mısır’a döndükten sonra Rahmaniye’de topladığı ordusu ile Köse Mustafa Paşa üzerine harekete geçti ve 25 Temmuz 1799’da yapılan çarpışmalarda Osmanlıları mağlup etti. 2 Ağustos’ta da Ebukır Kalesi Fransızların eline geçti. Osmanlı kuvvetlerinin yarısı kadar bir kuvvetle elde edilen bu başarı Fransızların prestijini artırarak bir süre daha Mısır’da kalmalarına yol açtı. Ayrıca Köse Mustafa Paşa buradaki mücadelelerde Fransızlara esir düştü. Napolyon Ebukır zaferinin ardından, Avrupa’da Fransa’nın koalisyon ordularına mağlup olduğu haberlerini alınca ülkesine geri dönme kararı almıştır. Bunda, Fransa’dan kendisine gerekli yardımın gelmemesinin, buna bağlı olarak Mısır’da artık uzun süre tutunamayacağını anlamasının da rolü olmuştur. Napolyon Eylül 1799’da iki küçük gemi ile Mısır’dan ayrılarak Marsilya’ya dönmüş, General Kleber’i yerine vekil bırakarak dört aya kadar yardım göndermemesi halinde Mısır’ı tahliye etmek üzere Osmanlılarla antlaşma imzalaması için ona böyle bir diplomatik yetki vermiş ve bu şekilde onun güvenini kazanmıştır.

EL-ARİŞ SÖZLEŞMESİ

Napolyon’un Akka kuşatması sırasında Mısır’a doğru yola çıkarak Şam’a gelmiş olan Sadrazam Yusuf Ziya Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, kasım ayında buradan güneye doğru hareket etmiş, önce Gazze’ye ve ardından da 1799 yılının sonlarında Mısır’ın doğu kapısı sayılan El-Ariş’e gelmişti. Sadrazam, komutası altındaki 60.000 kişilik Osmanlı ordusu ile geldiği bu şehri ele geçirmiş ve her an Mısır üzerine sefer yapmak için hazırlıklara başlamıştı. Bu durum karşısında General Kleber, kendileri için Mısır işinin biraz çıkmaza girdiğini anladı ve burada kalmanın artık gereksiz olduğunu düşünerek Mısır’ı tahliye etmeyi teklif etti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa temsilcileri arasında Mısır’ın tahliyesi için El-Ariş’te görüşmeler başladı. Ocak 1800 tarihinde Fransızların Mısır’ı tahliye etmeleri için hazırlanan sözleşmeye de El-Ariş Sözleşmesi adı verilmiştir. Buna göre; Fransızlar üç ay içerisinde Mısır’ı boşaltacaklar, silah ve eşyalarını yanlarına alarak Fransa’ya döneceklerdi. Ancak İngiltere, Mısır’daki Fransızların tam anlamıyla zayıf düştükleri için bu teklifte bulunduklarını düşünerek sözleşmeyi onaylamadı. Hatta sözleşmeyi yapan İngiliz temsilcisi Sidney Smith’e emir göndererek Fransızların esir edilmek sureti ile İngiltereye gönderilmesini istedi. Bu gelişmeler üzerine savaş yeniden başladı. Bu tarihlerde Napolyon, Fransa’da birinci konsül olarak iktidara gelmişti. Bundan cesaret alan General Kleber, Mısır’da parlak bir zafer elde etmek için harekete geçti ve 20 Mart 1800 tarihinde Heliopolis’te sadrazam komutasındaki Osmanlı ordusunu mağlup etti. El-Ariş Sözleşmesi’ne göre Fransızların tahliye ederek Osmanlı Devleti’ne bıraktığı yerleri yeniden işgal etti. Böylece Fransızlar, ikinci kez Mısır’ı işgal etmiş oldu. Sadrazam Yusuf Ziya Paşa mağlup olan ordusundan arda kalan askerlerini sırayla El-Ariş, Gazze ve Yafa’ya kadar çekti. Mısır’da bu kadar kısa süre içinde meydana gelen bu değişiklikler karşısında İngiliz Hükümeti fikrini değiştirerek El-Ariş Sözleşmesi’nin uygulanması yönünde karar aldı. Ancak sayıları azalmakla beraber, kazandıkları zaferle moralleri yükselen bir Fransız ordusu vardı. Bu nedenle General Kleber Mısır’ı terk etmeyi reddeti. Ancak sürpriz bir gelişme yaşandı ve Haziran 1800 tarihinde General Kleber, Halepli bir genç tarafından öldürüldü. Kleber’in ölümü üzerine, onun yerine Fransız ordusunun başına General olarak Menou getirildi.
General Menou nitelikli bir komutan olmadığı gibi ordu mensupları tarafından da pek sevilmeyen biriydi. Belki de bu nedenle halka hoş görünmek istemiş; Müslüman bir kadınla evlenmiş ve görünüşte Müslüman olarak Abdullah Menou adını almıştır. Osmanlı ordusunun Fransızlar karşısındaki mağlubiyetleri üzerine İngilizler, Fransızları Mısır’dan çıkarmak için bizzat harekete geçmeleri gerektiğini düşünmüşler ve 1800 Eylül’ünde iki ordu hazırlamaya başlamışlardır. Plana göre 20.000 kişilik Akdeniz ordusu İskenderiye’ye çıkartılırken, Hindistan’dan gelecek olan 15.000 kişilik başka bir ordu ise Kızıldeniz tarafından Mısır’a saldıracaktı. Sadrazam komutasındaki Osmanlı ordusu ise çöl tarafından saldırıya geçecekti. Fransızlar bu saldırı planına karşı savunma amaçlı olarak ordularını üçe ayırmak zorunda kaldılar ve böylelikle çok zor bir durumda kaldılar. Osmanlı-İngiltere ittifakına karşı direnen Fransızlar çok fazla direnememiş ve Kahire’nin Fransızlar tarafından tahliyesine ilişkin bir antlaşma yoluna gidilmiştir. Bu sözleşmenin maddeleri ise şu şekildedir:

1) Fransızlar Kahire Kalesi ile Cize ve Bulak’ı tahliye edeceklerdir.

2) Fransız askerleri ve maiyetindekiler Nil Nehri’nin batı tarafından karayoluyla Reşid’e gideceklerdir. Ayrıca eşya, silah, top ve cephaneler de Reşid’e ulaştırılacak ve oradan gemilere binilerek Akdeniz’deki Fransız limanlarına doğru hareket edeceklerdir. Tahliye sırasındaki tüm masrafları müttefik kuvvetler karşılayacaktır.

3) Bu sözleşme imzalandıktan sonra düşmanlığa son verilecek ve her iki tarafın siperleri önünde bir sınır teşkil edilecek ve bu sınırlara kimse tecavüz edemeyecek. Ayrıca iki taraf askerleri arasında sorun olursa dostane bir şekilde çözülecektir.

4) Fransızlar ve maiyetindekiler sözleşme onaylandıktan 12 gün sonra Kahire ve Bulak’ı tahliye ederek Roda Adası, Cize ve İbrahim Bey denilen bölgeye çekilecek, burada en fazla 5 gün kaldıktan sonra Reşid’e hareket edeceklerdir. Askerlerin eşyaları ile yiyeceklerini nehir yoluyla Reşid’e ulaştırmak için gereken araçlar Osmanlı ve İngiliz subayları tarafından ücretleri ödenerek temin edilecektir.

5) Fransızlar ile maiyetindekilerin hareket gününü ve konak yerlerini müttefik subaylar belirleyecek, yemek temini için de komiserler tayin edilecektir.

6) Eşya ve cephaneler bazı Fransızların koruması altında nehir yoluyla Reşid’e nakledilirken müttefiklerin silahlı gemileri onlara refakat edecektir.

7) Fransızlar ile maiyetlerindekilere Cize’den Reşid’e varıncaya kadar Fransız askeri kurallarına göre, Reşid’den Fransız limanlarına varıncaya kadarki sürede ise İngilizlerin denizlerdeki geçerli kurallarına göre yiyecek verilecektir.

8) Fransızlar ile maiyetlerindekileri Fransız limanlarına taşıyacak gemiler Osmanlı ve İngiliz subayları tarafından temin edilecektir. Müttefik kuvvetler ve Fransız General Belliard askerlerin ihtiyaç duyacağı yiyeceklerin hazırlanması için komiserler görevlendirerek Reşid ya da Ebukır’a gönderecektir.

9) Fransızların yanlarında götürecekleri atlar için müttefikler en az 4 gemi ayarlayacak, içine su fıçıları, arpa ve saman koyacaklardır.

10) Fransızları götürecek gemilerin yanlarına müttefikler tarafından koruma amaçlı savaş gemileri tahsis edilecek, bunların zarar görmeden geri dönmeleri Fransız General Belliard tarafından garanti edilecektir. Bu gemiler yolculuk sırasında savaşa teşebbüs etmeyeceklerdir.

11) Askerler için geçerli olan uygulamalar, bilim adamı ve sanatkar gibi gruplara mensup Fransızlar için de geçerli olacaktır. Bu kimseler çeşitli evrak ve eşyalarını yanlarına alabileceklerdir.

12) Hangi milletten olursa olsun Mısır’da yaşayan bir kimse Fransızlar ile gitmek isterse kendisine dokunulmayacak, Mısır’da kalan aile ve akrabaları da rencide edilmeyecektir.

13) Fransızlar Mısır’da iken onlarla iyi ilişkiler kuran Mısır ahalisinden herhangi bir kimse kanun ve kurallara uyduğu sürece bu tavrından dolayı rencide edilmeyecek, canına ve malına dokunulmayacaktır.

14) Seyahat edemeyecek derecede hasta olan Fransız askerleri bir miktar Fransız doktorla Mısır’daki hastanede kalacak, iyileşen hastalar doktorlarıyla beraber memleketlerine gönderilecektir. Müttefik devletler Mısır’da kalan hastalar için bir harcama yapacak olursa Fransızlar daha sonra bu miktarı ödeyecektir.

15) Fransızlar kale ve palankaları tahliye ederken kale ve burçlardaki büyük toplar, havan, gülle, savaş evrakı, cephane, mahzenler, resimler ve çeşitli kamu malları da görevliler nezaretinde müttefik kuvvetlere teslim edilecektir.

16) Fransızlara tahliye haberini vermek amacıyla Toulon’a gidecek subay ve komiser için müttefikler tarafından bir mektup gemisi temin edilecektir.

17) Sözleşmenin uygulanması sırasında bazı sorunlar ortaya çıkarsa her iki tarafın görevli memurları barışçıl yollardan sorunu çözecektir.

18) Sözleşmenin onaylanmasından sonra her iki tarafın elinde bulunan esirler serbest bırakılacaktır.

19) Sadrazamın, kaptan paşanın ve İngiliz generalinin birer adamı rehin olarak Fransızlara, Fransız generali Belliard’ın üç adamı da müttefiklere rehin olarak verilecektir. Aynı rütbede olan bu rehineler Fransız askeri memleketine ulaştığı anda karşılıklı olarak serbest bırakılacaktır.

20) Bu sözleşme şartları bir Fransız subay tarafından İskenderiye’de bulunan Fransız başkomutanı General Menou’ya götürülecek, Menou bu şartları maiyetindeki askerler için de kabul ederse sözleşme şartları eline ulaştığı tarihten on gün sonra bu durumu İskenderiye dışındaki İngiliz generaline haber verecektir.

21) Sözleşme imzalandıktan 24 saat sonra müttefiklerin üç komutanı (sadrazam, kaptan paşa, İngiliz generali Hutchinson) tarafından tasdik olunacaktır.

Sözleşme ve eklerine bakıldığında ilk göze çarpan, kişisel silah ve eşyalarıyla Kahire bölgesini terk eden Fransızların kara ve nehir yoluyla önce Reşid’e, oradan da gemilerle Fransa’ya nakledilecek olmalarıdır. Fransızlar ülkelerine dönerken, büyük silahları ve kamu mallarını beraberlerinde götürmelerine izin verilmemiş, sadece belirli miktardaki küçük topları cephaneleriyle birlikte nakletmelerine müsaade edilmiştir. Fransızların nakliye ve gıda masrafları müttefikler tarafından karşılanmış, tahliyenin sorunsuz gerçekleşebilmesi için silahlı gemiler aracılığıyla her türlü önlem alınmıştır. Bu arada Fransızlarla birlikte gitmek isteyen kimselere dokunulmamış, geride kalan akrabalarının rencide edilmeyeceğine dair söz verilmiştir. Benzer şekilde Fransızlar Mısır’da iken onlarla iyi ilişkiler içinde olanların, bu tavırlarından dolayı cezalandırılmayacağı da taahhüt edilmiştir. İskenderiye’deki Fransız birliklerine ait olup Kahire’de bulunan eşyaların da İskenderiye’ye nakline karar verilmiştir. Bunun yanında Fransız askerlerinden seyahat edemeyecek derecede hasta olanlar Mısır’da kalmış, bu hastaların iyileştikçe memleketlerine gönderilmeleri uygun görülmüş, müttefik kuvvetlerin hastalar için yapacağı harcamaların Fransızlar tarafından daha sonra ödeneceği belirtilmiştir. Fransızların yanlarında götürecekleri atlar ve develer için de gemiler ayarlanmış, içine gerekli yem ve yiyecek konulmuştur. Sözleşmenin onaylanmasından sonra her iki tarafın elinde bulunan esirlerin serbest bırakılması öngörülmüş, Fransızların beraberlerinde esir, köle ve cariye götürmelerinin yasak olduğu ifade edilmiştir. Tahliyenin işleyişini garanti altına almak amacıyla üç Fransız subayın müttefiklere, ikisi Türk biri İngiliz olmak üzere üç subayın da Fransızlara rehine olarak verilmesi uygun görülmüş, Fransızlar memleketlerine ulaştığında rehinelerin serbest bırakılması karara bağlanmıştır. Son olarak, Kahire sözleşmesi İskenderiye’de bulunan Fransız General Menou’ya da gönderilmiş, aynı şartlarda şehri teslim etmesi istenmiştir. Genel olarak maddelere bakıp değerlendirdiğimizde, ise, bu sözleşmenin oldukça adil ve insani olduğunu söylemek zor olmasa gerek…

Kahire’nin Fransız işgalinden kurtarılmasına rağmen Mısır henüz tamamen Fransızlardan arındırılabilmiş değildi. Zira General Menou önderliğindeki diğer Fransız grubu İskenderiye’de hala direnmekteydi. General Menou’ya Kahire tahliye sözleşmesinin şartlarını kabul ederek İskenderiye’yi teslim etmesi teklif edildiyse de Menou bu teklifi reddetti. General Menou şehri teslim etmeye niyetli olmadığı gibi muhtemel bir taarruza karşı şehri tahkim etmekteydi. Şehirde, Menou gibi düşünerek savaşmaktan yana tavır koyanlar olduğu gibi şehri teslim ederek ülkelerine dönmeyi arzulayanlar da bulunmaktaydı. Menou’nun tahliye teklifini reddetmesinin önemli bir nedeni Fransa’dan kendilerine yardım geleceği umudunu taşımasıydı. Aslında Napolyon Bonapart kısa süre önce Mısır’a yardım göndermiş, ancak bu yardımcı kuvvetler Akdeniz’de İngilizler tarafından yakalanarak esir alınmıştı. Menou’nun teklifi reddetmesi üzerine Kaptan-ı derya Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması İskenderiye önlerine gelip karaya asker çıkardı. Fransızları baskı altında tutmak için uzun zamandır İngiliz kuvvetleri de burada bulunduğundan, Osmanlı ve İngiliz müttefik kuvvetleri Fransızları İskenderiye’de kuşatma altına aldı. Kahire’den tahliye edilen Fransızların Reşid’de gemilere bindirilmesinden sonra, Ağustos ayı ortalarında İngiliz General Hutchinson da beraberindeki askerler ve subaylarla birlikte İskenderiye kuşatmasına katıldı. Kuşatma ve çatışmalar nedeniyle ümitsizliğe kapılan Fransızlar, Mısır’ı terk etmek için bir tahliye sözleşmesi imzalamayı kabul etti. Böylece Fransızlar ile Osmanlı ve İngiliz müttefik güçleri arasında Ağustos 1801’de bir tahliye şartnamesi hazırlanması için 3 günlük ateşkes ilan edildi.

Sözleşme ve eklerine bakıldığında ilk göze çarpan, kişisel silah ve eşyalarıyla Kahire bölgesini terk eden Fransızların kara ve nehir yoluyla önce Reşid’e, oradan da gemilerle Fransa’ya nakledilecek olmalarıdır. Fransızlar ülkelerine dönerken, büyük silahları ve kamu mallarını beraberlerinde götürmelerine izin verilmemiş, sadece belirli miktardaki küçük topları cephaneleriyle birlikte nakletmelerine müsaade edilmiştir. Fransızların nakliye ve gıda masrafları müttefikler tarafından karşılanmış, tahliyenin sorunsuz gerçekleşebilmesi için silahlı gemiler aracılığıyla her türlü önlem alınmıştır. Bu arada Fransızlarla birlikte gitmek isteyen kimselere dokunulmamış, geride kalan akrabalarının rencide edilmeyeceğine dair söz verilmiştir. Benzer şekilde Fransızlar Mısır’da iken onlarla iyi ilişkiler içinde olanların, bu tavırlarından dolayı cezalandırılmayacağı da taahhüt edilmiştir. İskenderiye’deki Fransız birliklerine ait olup Kahire’de bulunan eşyaların da İskenderiye’ye nakline karar verilmiştir. Bunun yanında Fransız askerlerinden seyahat edemeyecek derecede hasta olanlar Mısır’da kalmış, bu hastaların iyileştikçe memleketlerine gönderilmeleri uygun görülmüş, müttefik kuvvetlerin hastalar için yapacağı harcamaların Fransızlar tarafından daha sonra ödeneceği belirtilmiştir. Fransızların yanlarında götürecekleri atlar ve develer için de gemiler ayarlanmış, içine gerekli yem ve yiyecek konulmuştur. Sözleşmenin onaylanmasından sonra her iki tarafın elinde bulunan esirlerin serbest bırakılması öngörülmüş, Fransızların beraberlerinde esir, köle ve cariye götürmelerinin yasak olduğu ifade edilmiştir. Tahliyenin işleyişini garanti altına almak amacıyla üç Fransız subayın müttefiklere, ikisi Türk biri İngiliz olmak üzere üç subayın da Fransızlara rehine olarak verilmesi uygun görülmüş, Fransızlar memleketlerine ulaştığında alınmış olan rehinelerin serbest bırakılması karara bağlanmıştır.

Kahire’nin Fransızlar tarafından tahliyesinde olduğu gibi İskenderiye’nin tahliyesi içinde bir sözleşme imzalandı. Böylelikle İskenderiye de Fransızların tahliye zamanı başlamış oldu.

Sonuç itibari ile Napolyon Bonapart’ın Fransa’yı bir sömürge imparatorluğu haline getirme arzusu sınır tanımayan bir Fransız yayılmacılığı olarak kendisini göstermiş, bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan Mısır seferi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fransızlar Mısır’ı ele geçiremedikleri gibi Akdeniz’i Fransız gölü haline getirememiş, İngiltere’yi Hindistan’dan uzaklaştıramamış ve onları sömürge yolları üzerinde ezmeye de erişememiştir. Ancak uzun vadede bu seferin Fransızlar ve dünya tarihi açısından dikkat çekici bazı sonuçları olmuştur. Her şeyden önce Mısır seferi, Fransızların gelecekte kuzey Afrika’da kuracakları sömürge imparatorluğu için iyi bir deneyim olmuştur. Ayrıca, Napolyon’un beraberinde götürdüğü bilim adamlarının bu ülke hakkında donanımlı bilgiyle geri dönmeleri de önemli sonuçlar doğurmuştur. Fransızların Mısır’dan çekilmesinin İngiltere’yi oldukça rahatlattığı söylenebilir. Çünkü İngiltere bu şekilde doğudaki sömürgelerine giden yolları güvence altına aldığı gibi Akdeniz’deki önemli stratejik noktalardan biri olan Malta Adası’na da sahip olmuştur. Fransızların Mısır’ı işgali Ruslar açısından da önemli sonuçlar doğurmuştur. Her şeyden önce bu işgal Rusların geleneksel saldırı politikasını terk ederek Osmanlı Devleti ile ittifak yapmasına neden olmuştur. Zira Mısır’ı ele geçirdikten sonra Suriye üzerine sefere çıkan Napolyon’un, başarılı olduğu takdirde yoluna devam ederek Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmesi bile söz konusu olabilirdi. Bu durum ise Osmanlı Devleti üzerindeki Rus çıkarlarına aykırıydı. Ayrıca Osmanlı Devleti ile yaptığı ittifak sayesinde tarihinde ilk defa Rus gemilerinin boğazlardan geçmesi de bu işgal olayının bir sonucudur.

İKİNCİ KOALİSYON SAVAŞI

Fransa, Mısır seferi ile uğraşırken Avusturya kaybettiği toprakları almak için Rusya ile anlaşmış ve Kuzey İtalya’yı işgal etmiştir. Buna karşın 1799 yılında birinci konsül olan Napolyon, Kuzey İtalya’daki Fransız varlığını tehdit eden bu durum karşısında harekete geçmiştir. Napolyon, Avusturya ile koalisyon olan Rusya ve İngiltere ordularının muhtemel ikmal hatlarını kesmek için Milano yönünde bir ilerleme sarf etmiş ancak buradan önce Cenova’da yığınak oluşturarak koalisyon güçleriyle çatışmak zorunda kalmıştır. Napolyon tarihe Marengo Muhaberesi olarak geçen bu savaşı kaybetmek üzereyken, yardımına gelen takviye ordular sayesinde bu savaşı kazanmıştır. Bu savaşın ardından Rus birliklerini kuşatma altında tutarak, Avusturya ordusuna saldıran Napolyon; Hohenlinden Muharebesi’yle Avusturaya ordusunu yenilgiye uğratmış ve 9 Şubat 1801 tarihinde imzalanan Luneville Antlaşması ile Avusturya, İtalya, Hollanda ve İsveç, Fransız üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Bu antlaşmada, ikinci koalisyonun sonunu getiren antlaşma olmuştur.

ÜÇÜNCÜ KOALİSYON SAVAŞI

1805 yılının nisan ayında Napolyon’un Kuzey İtalya’daki Cumhuriyetlerine son vererek kendisini ‘Kral’ ilan etmesiyle, bu deniz aşırı ülkelerdeki faaliyetlerine karşın; İngiltere ve Rusya’nın daha önce oluşturmuş oldukları ikili ittifakına katılan Avusturya ile birlikte, Fransa’ya karşı tekrardan bir araya gelip, üçüncü bir koalisyon oluşturulmuş oldu.
1795 yılından beri Fransa ile barış halinde bulunan Prusya ise, Fransa’nın karşısında, bu ittifaka katılmaktan ilk başlarda çekinmiş ve tarafsız kalmayı tercih etmiştir.

Fransa ile bu üçlü koalisyon güçleri (Avusturya, İngiltere, Rusya) arasında ikisi karada ve biri denizde olmak üzere toplam üç savaş meydana gelmiştir. Şimdi ise bu savaşları kısaca ele alalım;

DÖRDÜNCÜ KOALİSYON SAVAŞI

Fransa’nın yapmış olduğu dördüncü koalisyon savaşı, esas olarak Prusya’nın izlemiş olduğu ve Fransa aleyhine olan siyasi girişimleri yüzünden olmuştur. Tarafsızlık politikasını takip eden Prusya,1805 yılının kasım ayında, Rusya ve Avusturya ile gizli bir anlaşma yaparak; Fransa ile bu iki devlet arasında aracılık yapmayı vaat etmiştir. Ancak, Fransa bu aracılığı kabul etmezse, Prusya savaşa dahil olacaktı. Durumun ciddiyetini anlayan Napolyon, Austerlitz Muharebesi’nden sonra Prusya’ya baskı yapmaya başlayınca; Napolyon ve onun kuvvetlerinden çekinen Prusya,1806 yılının şubat ayında Fransa ile ittifak yapmak zorunda kaldı. İstemeyerek ve korku yüzünden bu ittifakı kabul etmek zorunda kalan Prusya, İngiltere ve Rusya’nın desteğini arkasında görünce, bu ittifakı bozarak Rusya ile anlaşma imzaladı. Buna karşın Napolyon, kendisine karşı oluşturulan bu dördüncü koalisyonla mücadeleye girişti. Jana muhaberesi ile bütün Prusya’yı Napolyon ele geçirmiş oldu. Bu mücadelede Rusya ile ilk mücadelede etkili olamayan Fransa, ikinci muhaberede Prusya taraftarı olan Rusya’yı yenilgiye uğratılmış ve sonucunda ise Rus çarının teklifi üzerine 1807 yılının temmuz ayında Tilsitt Antlaşması imzalanmış oldu. Bu antlaşmadan en çok zarar gören taraf şüphesiz Prusya olmuştur. Bu antlaşmadaki maddeler ise şu şekildedir:

1) Rusya, Napolyon’un İngiltere’ye karşı ilân ettiği, kıta ablukasına katılacak ve uygulayacak,

2) Rusya, Napolyon’un kurmuş olduğu krallıklarla yeni kuracağı Vestfalya Krallığı’nı ve Ren Birliği’ni tanıyacak,

3) Fransa, Prusya topraklarından çekilecek, şeklindeki maddelerden oluşmaktadır.

Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki antlaşmanın birinci maddesindeki kıta ablukasının ne demek olduğunu ve Fransa’ya gibi yararlar kattığını açıklamak gerekir;

İngilizler; yabancı hatta tarafsız gemilere yüklerini kontrol etme, Fransız mallarına veya Fransa’ya giden mallara el koyma hakkını yavaş yavaş kabul ettirmişlerdi.1806’da İngilizler donanmaları tam bir ablukanın uygulanmasına yeterli güçte olmamakla birlikte,Brest’ten Hamburg’a kadar uzanan bütün Avrupa kıyılarının abluka altına alındığını ilan ettiler. Napolyon buna Berlin kararnamesi karşılık verdi. Buna göre İngiliz adaları abluka altına alınmış ve her çeşit ticaret ve haberleşme yasaklanmıştı. Yine buna göre bütün İngiliz mallarına el konulacak, İngiliz limanına uğrayan herhangi bir gemi tarafsız da olsa Fransızlara veya müttefiklere ait bir limana yanaşamayacaktı. İngiliz hükümeti bu karara yeni tedbirlerle karşılık verdi:1 Kasım 1807 tarihli emirnamesiyle, bir İngiliz limanında yalnız gümrük ücretini ödeyen gemilere serbest geçiş izni verileceği, bu emre uymayan gemilere el konulacağı açıklandı. Milano kararnamesi ile de Napolyon, İngiliz hazinesine bir vergi Ödemiş veya bir İngiliz gemisiyle ilişki kurmuş olan her geminin vatansız sayılacağını ve bu gibi gemilere el konulacağını bilirdi. İngilizlerin davranışına karşılık girişilen bu kıta ablukası, Napolyon’un dış siyasetinin temelini meydana getirdi. Bunun da amacı Fransa’nın Avrupa’daki zaferlerini İngiltere’ye kabul ettirmek ve onu barışa zorlamaktı. Trafalgar’dan beri bunu silah gücüyle İngiltere’ye kabul ettirmek mümkün olmamıştı. Abluka İngiltere’yi yiyecek maddelerinden veya donanmasına gerekli hammaddelerden (Rus kerestesi, baltık keten ve keneviri) mahrum edecek ve Avrupa pazarını kaybetmekle de ticaret ve sanayii mahvolacak, bunun sonucunda ortaya çıkacak olan iflâs, işsizlik ve ihtilâl İngiltere’yi Fransa ile uzlaşmak zorunda bırakacaktı. Napolyon’un fikrine göre,bu abluka ticarî çıkarlara da uygundu. Amaç, Avrupa pazarlarını kendi sanayisine tahsis etmekle, Fransa’nın iktisadi üstünlüğünü sağlamaktı.

BEŞİNCİ ve ALTINCI KOALİSYON SAVAŞI



Fransız İhtilali ile etkinlikleri artan , hürriyetçilik ve sosyalizm akımlarına tamamen karşı ve statükonun korunmasından yana olan Metternich’in yeni Avrupa politikası üç temel görüşe dayanıyordu. Bunlardan birincisi: “Orta Avrupa” görüşü olup Avusturya’nın önderliğinde Rusya ve Fransa’ya karşı İngiltere ile ittifak, ikincisi: Batıdan gelebilecek yeni ihtilal hareketlerine karşı, İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında dörtlü ittifak; üçüncüsü ise, tüm Avrupa’da iç ve dış barışın korunması için, ek olarak Fransa’nın da katıldığı beşli ittifak idi. Nihai olarak, haziran 1815 yılında Viyana Antlaşması’nın imzalanmış oldu. Elbe Adası’ndan Napolyon’un kaçtığı haberini alan bu devletler, ona karşı silahlanma kararı aldılar. Napolyon bu sırada tekrar imparatorluğunu ilan etmişti. Bu döneme “Yüz Gün” adı verilir. Ancak koalisyon güçlerine karşın savaşmak, düşündüğü en son şeydi. Çünkü Mali durum oldukça kötü ve ordu yeni bir savaşa hazır bir durumda değildi. Napolyon ilk etapta bu devletlerden barış istemiş olsa da bu kabul görmedi. Bunun nedeni ise Koalisyon güçlerinin Napolyon’dan ebediyen kurtulmak istemeleriydi. İngiltere, Prusya ve İsveç yeni bir koalisyon kurdular ve ordularının başlarına, Napolyon’dan en çok nefret eden adamları getirdiler. Zor durumdaki Napolyon yine de savaşmayı düşünmedi. Ona göre savaşı kazanmanın en iyi yolu; sürekli hücum halinde olmaktı. Napolyon’un yaptığı hücumlar bir türlü sonuç vermiyor; İngiliz güçleri kendilerini çok iyi savunuyorlardı. Fransızlar, Prusya’nın İngilizlere yardımı gelene denk onları kırmayı planlıyordu ancak bir türlü başaramıyordu. Uzaklardan gelen ordunun Prusya ordusu olduğunu görülünce savaşın seyri değişmeye başladı. Bunun üzerine savunmadan, hücum pozisyonuna geçen İngilizler karşısında, Napolyon ordusu süratle geri çekiliyordu. Ne var ki, Waterloo Savaşı’nda(1815) kendisine karşı yeni bir ittifak kuran Avusturya, Prusya, İngiltere ve Rusya güçleri karşısında yenildi. Napolyon bu bozgunun izlerini silmek için Paris’e döndü ama kendisine taraftar bulamadı. Oğlunu hiç değilse tahta geçirme talebinde bulunduysa da karşılık bulamadı. Müttefik devletler onun Fransa’da tutmamaya kararlıydı. 4 Ağustosta Pleymut Liman’nda bir gemiye bindirilen Napolyon, Saint Helene Adası’na gönderildi. Napolyon ömrünün sonuna kadar bu adada yaşadı. Böylece hem koalisyon savaşları biterken hem de Fransa tarihi için çok önemli yere sahip olan Napolyon dönemi bitmiş oldu.

SONUÇ

Sonuç olarak, 1796 yılında Napolyon önderliğindeki ordu ile Kuzey İtalya’ ya sefer düzenlemiş ve buna karşı çıkan Avrupalı devletlerin birlik içerisinde olup bir koalisyona giriştiklerini görmekteyiz. Bu ülkeler tabi ki de tarihten beri birlik içerisinde olamamışlar. Ve sadece kendi çıkarlarınca izlemiş oldukları politika gereği bu görüntüyü ortaya koymuşlardır. Eğer bu ülkeler özünde birlik içerisinde olsalardı; her koalisyon savaşının önderliğini farklı bir Avrupa devleti yapmazdı. Ayrıca koalisyonları sona erdiren antlaşmalarda elde edilen çıkarlardan da bu sonuca varılması mümkündür. Esasında bu koalisyon savaşları bir güçler dengesini ortaya koyan tablo olmakla beraber, çıkar çatışmalarını da özünde barındıran bir süreç olmuştur. Napolyon iktidarındaki Fransa İmparatorluğu’na baktığımızda ise, yaklaşık 15 yıllık bir mücadele içerisin de belki de beklenmedik başarılara imza atıldığını görmekteyiz. Bunun mimarı hiç kuşkusuz Napolyon’un savaş taktikleri ve zekası olmuştur. En basit örnek olarak Birinci Koalisyon savaşı’ n da ki Fransa ordusunun karşısında bulunan ve hem sayıca hem de teknik bakımdan üstün olan Avusturya ordusunu yenip; onları antlaşma yapmaya zorlamasını göstermek doğru olur. Ancak bu savaşlarda ele alınması gereken bir diğer konu ise Napolyon’un Rusya’ya ve Mısır’a yapmış olduğu seferlerde ve neticesinde almış olduğu başarısız sonuçlardır. Çünkü Fransa’ya kilometrelerce uzakta olan ve yardım kuvvetlerinin geç gelme durumunu göz önüne alırsak Napolyon sadece Avrupa kıtası içerisinde gerçekten gücünü göstermekte ve bunun dışında umduğu planları gerçekleştirememiş olmasıydı. Bunun yanı sıra bu dönemi sadece savaş dönemi olarak adlandırmak da hata olur.
Bu dönem ayrıca stratejik olarak birbirlerini mağlup etme politikalarının görüldüğü dönem olarak da adlandırabiliriz. Nitekim, bu dönemde Avrupalı koalisyon güçlerine karşın büyük bir direnç gösteren Napolyon Fransa’sının mağlup olduğunu hatta bununla beraber kazanmış olduğu tüm siyasi ve diplomasi unsurlarını kaybettiğini, Viyana Kongresi ile görmekteyiz. Sadece kayıp bunlarla sınırlı değil binlerce insanın bu dönemlerde ölmüş olduğunu ve kendi ülkeleri uğruna savaşıp; kimilerinin esir kimilerininse ölmüş olduğunu bilmekteyiz.

Kaynakça
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Giresun/Tirebolulu olan Alpcan Sakal, 2018 yılında “Topal Osman Ağa’nın Öldürülmesi” konulu bitirme tezi ile Gümüşhane Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun olmuştur. İlgi alanı Orta Çağ Türk Tarihi olup bu konu üzerinde çok sayıda yazdığı makaleler mevcuttur. 2013 yılından beri Giresun Işık Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaktadır. Öte yandan bir müddet Tireboluhaber.net sitesinde haber editörlüğü görevi yürütmüştür. Tarihi, halk diline indirgeyerek herkesin anlayabileceği ve sevebileceği bir tarih yazımı içerisinde tarih bilinci oluşturmayı amaçlamaktadır.
Benzer içerikler

Kasım-ı Kamberalp Meseli

Ağzından kaymak köpük saçaraktan, tozu dumana kataraktan, baştan ayağa gök tere bataraktan, bir alay yoldaşını

Cehalet Boyunu Geçmiş

Açıkça itiraf etmek gerekirse, ben ömrüm boyunca bu kadar cehaletin dibinde yaşayan bir insan daha

II. İnönü Zaferi

Londra Konferansı’nın kararlarını kabul etmeyen ve Sevr Antlaşması’nda hiçbir değişiklik yapmak istemeyen Yunan hükûmeti taarruza

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku