TÜRKÇEYE KARŞI ENDERUNCA

Ömer Seyfettin'in Rıfat Bey'e takdim ettiği fotoğafı
Kaynak: http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/24788
Ömer Seyfettin'in Rıfat Bey'e takdim ettiği fotoğafı Kaynak: http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/handle/11498/24788
Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email

Atalarımız: “Bir bela bin nasihat değer…” demiştir. Son uğradığımız felaketler de bizi uyandırdı. ler milliyetlerini idrake başladılar. Bu millî idraki görmeyen, inkâr eden muta’assıblara laf anlatmaya kalkmak boştur.

  • İstanbul değildir. lük cereyanı sun’i ve yalandır, diyenlere, iki üç sene içinde pek çok değişen payitahtımzın sokaklarını göstermeli. Ne kadar Turan lokantaları, yeni Turan biçki yurtları, Bakkal Mağazaları göreceklerdir… Yeni doğan çocukların adları hep isimler… “boy scout”u bile “izcilik” kelimesiyle tercüme
    ettiler.

Bu millî uyanıklıktan vatan muhabbeti, vatan muhabbetinden de lisan muhabbeti doğuyor. Milliyetimiz nasıl lük, vatanımız nasıl iye ise lisanımız da dir. bizim ma’nevî ve mukaddes vatanımızdır. Bu ma’nevî vatanın istiklali, kuvveti resmî ve millî vatanımızın istiklalinden daha mühimdir. Çünkü vatanını gâ’ib eden bir millet eğer lisanına ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve yine bir gün gelir siyasi istiklalini kazanır, düşmanlarından intikam alır.

Fakat bir millet lisanını bozar, gâ’ib ederse hatta siyasi hâkimiyeti baki kalsa bile tarihten silinir. Esirleri onu yutar. Yazık ki bizim lisanımız bu konuştuğumuz güzel de hemen hemen gâ’ib olmaya yüz tutmuş. Eğer uyanmamız biraz gecikseymiş tamamıyla gâ’ib olacakmış.

Sevgili ve güzel lisanımızın acıklı tarihini birkaç satırla hatırımıza gelim. Dedelerimiz at üstünde kıt’alar fethederken san’atla uzun uzadıya iştigale vakit bulamamışlar. lerini yerleşn Osman oğulları da cihangir olduktan sonra olmayan saray edebiyatını himaye etmişler. Bir vakit âdeta resmi lisan olmuş… yalnız dillerde kalmış ve satıra geçmemiş. Konuştuğumuz canlı edebiyatı tekyelerin karanlıklarında, âşıkların, saz şâ’irlerinin yâdında yaşamış.

Cihangirliğin gururu ve sarhoşlukları arasında ve kelimeler ve terkiplerle teşekkül eden “Enderun Edebiyatı” ’de bir “ikilik” vücuda getirmiş. Konuşma lisanıyla yazma lisanı birbirlerinden fersahlarla ayrılmış. Konuşma lisanı kalmış, yazma lisanı , ve biraz da ’den mürekkep olmak üzere gayet tuhaf ve milliyetsiz bir şey olmuş.

Yazı lisanını kimse anlamamış. Bugün bile kimse anlamaz. Bunun adını Tanzimatçılar “Lisân-ı Osmanî” koymuşlar ve: “Farisî, Arabî ve îden mürekkep bir lisan azabü’lbeyândır” diye ta’rife kalkarak:

1- Her lisan bir lisandır. Üç lisandan mürekkep bir lisan olamaz.
2- Her lisan başka bir lisandan kelimeler alabilir, fakat kâide alamaz.
3- Her lisan diğer bir lisandan aldığı kelimelerin telaffuzunu bozar, kendi tecvidine, kendi selikasına uydurur.

Gibi “lisaniyat” ilminin en bariz isimlerini inkâr etmişlerdir. Tabî’ate muhalif yapılan her sun’î hareket gibi bu düzme ve sun’î lisan da yalnız divanların okunmayan, okunursa bile anlaşılmayan sahifelerinden bir adım dışarı çıkamamış, ler konuştukları güzel lisanın içine asla ’nın, ’nin ka’idelerini terkiplerini sokmamışlardır.
Bugün İstanbul’da konuşulan ’de , terkip yoktur. (Tabî’î ıstılahlar müstesna) Şüphelenen dikkat etsin. Her sınıf halkıyla konuşsun; saraylarda, büyük konaklarda, evlerde, çarşıda, pazarda, mekteplerde hep bu güzel konuşulur. Ve güzel de de hâkim olan millî sarfıdır, asla başka lisanın kâ’ideleri ve edatları
yoktur.

dâ’imâ “Lisân-ı Osmânî” denen , terkip yığınına tabancı kalmış ve zavallı ler Enderuncuların anlaşılmaz lisanından her vakit şikâyet etmişlerdir. Bergamalı Kadrî’nin kitabında da bu şikâyet duyulur. Sonra ’ün şu hiddetine bakın… Ne kadar haklı… Kendi lisanının , terkipler altında söndürüldüğünü görüyor ve haykırıyor:

isteyen Urban’a gitsin.
isteyen ’a gitsin.
“Frengiler Frengistân’a gitsin.
“Ki biz üz bize gerektir.
“Bunu fehmetmeyen (…) demektir.”

Bugün milliyetlerini idrak eden gençler bu kadar haşin değildir. , , Frenkçe isteyenlerin de iye’de kalmalarına razıdırlar. Fakat şu şartla ki olarak, ’yi , Frenkçe’yi Frenkçe olarak öğrensinler ve mizi bozmak hıyanetinden vazgeçsinler. bütün lüğün malıdır. Millî sarfı ictimâ’î bir mü’essese olduğu gibi âli ve mukaddestir. Onun tamamlığına ri’âyet hepimizin vazifesidir.

Milliyet cereyanıyla beraber kalplerimizde alevlenen lisan muhabbeti konuşulan ’nin ve millî arzunun satıra geçmesine sebep oldu. Otuz senedir bağırılan “Lisanımızı sadeleşlim!” temennisi ilmî usul ve hududunu buldu. kâ’idelerle yapılan klişe terkipler atıldı.

Konuşulan güzel şive ve bidâ’at te mikyas addolunur. En genç şâ’irlerimiz millî vezinlerle terennüme başladılar. Hakiki ve canlı lisan böyle galebe çalarken kimsenin anlamadığı Enderunca ya’nî “Lisân-ı Osmâni” susmadı. Tabî’atin muzafferiyetine karşı gelmek istedi. Fakat nasıl? Milliyet asır olan bu yirminci asırda hiçbir ’ün anlayamayacağı dört yüz sene evvelki milliyetsiz Enderun lisanıyla… İşte Ali Ekrem Bey’in Peyâm’daki son şi’rinden iki kıt’a… Ecnebi terkiplerin ne kadar bizim ruhumuza yabancı olduğuna dikkat ediniz:

Bugün (cebîn-i vakür dehâ’etinde) onun
Durur zuhura müheyya (bu ırk-ı zucret;)
(Ziyâ-yı hışmına) akis (leyâlî-i fıtrat,)
(Gurûb-ı sayfa) düşen bir güneş kadar yorgun.
Nedir bu (levha-i vicdân bir güzide me’âl)

Neler geçer bu semanın (burûc-ı târından)
Bu (ayn-ı âlem) olan kalbin inkisârından
Ne (lahn-ı kahr u melâl) inliyor şu (heybet-i lâl)

Bunlar ne demek? Bu lisan nece? Kimsenin konuşmadığı bir lisanla kime edebiyat yapılır? Yine bu Enderunca manzumenin yanında bir manzume daha var ki yalnız şu kıt’asını naklediyorum.

Olsaydı bir (harîm-i garâm sitâne-i hâm)
(Endûde-i kelâl;)
Bir (aşk-ı dil-şikâr u semen-bûy u hoş-peyâm)
(Âmûde-i kelâl.)

Buna kimse “” diyemez. Fakat bir Arap, bir Acem de bu kıt’atı okusalar bir şey anlarla mı? Bunu da ümit etmiyorum. Yalnız şu kadar var ki İstanbul’da, ’da bütün Turan’da hiçbir “levha-i vicdân ber-güzide me’âl. Aşk-ı dilşikâr u semenbûy u hoş-peyâm” gibi bir satırlık , terkiplerin ma’nâsını anlamaz. “Âmûde, berâzende, endûde, bisât” gibi kelimelerin ma’nâsını bilmez.

Kimin için edebiyat yapılıyor? ler için mi? ler Enderunca bilmezler. Yok, “Lisân-ı Osmânî” namı verilen bu tuhaf ve sun’î lisan ile , Rum, Yahudi gibi olmayan Osmanlılar için yazılıyorsa boşuna zahmet… Çünkü bu kavimler Enderun lisanını değil, henüz harflerimizi bile tanımazlar. Bizim memleketimizdeki Acemlerin ise ekserisi
lerdir. Arap kardeşlerimizin edebiyatça hiç bize ihtiyaçları yoktur.

Onların o kadar mükemmel ve millî bir lisanları vardır ki tamamiyeti mukaddes kitabımızın vücuduyla te’min olunmuştur.

Bu milliyetsiz Enderun Lisanının hâlâ devamı bir inat mes’elesidir.

Milliyet cereyanından doğan lisan muhabbeti millî sarfının tamamiyetini te’min fikrine istinat ediyor. lük cereyanının birçok ma’ârifleri var. Milletin abidesi, ruhu olan lisan da bu ma’âriflerden ulamıyor. Millî sarfının tamamiyetini bozmak için eskisinden fazla , terkipler kullanıyor. nın, nin
kâ’idelerine dikkat olunuyor. mahsustan yanlış yazılıyor. diye hâlâ elimizde kelimelerden yapılmış bir kamusu taşıyoruz. bir kafiye lügati yok.

Enderun lisancıları:

Seninle ey müterennim lisân-ı Osmânî
Seninle ben yazarım en huceste efkârı…

“Diyen (şâ’ir âlî-i nesiyle) diğer bir (şâ’ir-i fazlımız)ın bu iki neşidelerini birer (numûne-i kemâl) olmak üzre (sütûn-ı ibtihâcımız)a dercederiz…” diye bir satıra dört terkip yapmayı ma’Trifet zannedenlerken ’nin en basit bir kâ’idesine yabancı kalıyorlar. Millî Sarfına ehemmiyet vermiyorlar. Akılları, fikirleri hep terkiplerde…
“Bu iki neşidelerini…” Hâlbuki ^de “bir isimin evveline edat gelirse cem edatı olmaz.”
“On beş kişi yirmi atı yedeklerine alarak üç yoldan kaçtılar.” denir. Fakat “On beş kişiler yirmi atları yedeklerine alarak bu üç yollardan kaçtılar.” denmez. Ve bu kâ’ideyi Enderunculardan başka bütün İstanbullular bilir. Yalnız yerli Yunanlılar müstesna… Bunlar lisanımızın şivesi gibi kâ’idelerini de bozarlar. Nitekim geçen gün Beyoğlu’ndaki Rum sineması büyük i’lânlarında “Truva Zumir” kelimesini Peyâm’ın “bu iki neşideleri” gibi “Üç Gölgeler” diye tercüme etmiş ve büyük harflerle yazmıştı…

Kaynakça
Makale yazarı :
Ömer Seyfettin
Bibliyografya :
Kaynak :

Türk sözü, yıl: 1 sayı: 4, 1 Mayıs 1330 Perşembe

Bu makale, yazının sonuna doğru “Kaynakça” ismiyle yer alan kısımda belirtilen yerden alınmıştır. Türkçe Tarih, toplumda farkındalık ve tarih bilinci oluşturmak amacıyla, tarih ve dil ile ilgili bilimsel araştırmaları derleyerek, herkesin kolayca olaşabilmesi için çalışmaktadır. Eğer bu makalenin yazarı veya sahibiyseniz ve kaldırılmasını istiyorsanız, lütfen bizimle iletişime geçin; içeriğinizi derhal kaldıracağız. Anlayışınız ve işbirliğiniz için önceden teşekkür ederiz.

Bu içeriği paylaş
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on pinterest
Share on reddit
Share on email
Takip et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Benzer içerikler

Almanya – Osmanlı ittifakı

“… AkşaMüzeri Şişli’deki evimin önünde otomobile binmek üzere iken, Osmanbey Gazinosu’nun köşesinden Enver Paşa’nın konağına

Türklerde Kalın adeti

Türk evlenme hukukunun, önemli motiflerinden birisi de “kalın”dır. kalını, geçen yüzyılda Türk illerinde araştırma yapmış

Amasya Tamimi

Şifre AmAsya194 22 Haziran 1919 Genelge Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet-i merkeziyemiz (İstanbul Hükümeti)

Türkçe Tarih'e hoşgeldiniz

Hesabınıza giriş yapın

Daha Fazla Oku