Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 29 Haziran 2015 - 19:55
Son Düzenlenme Tarihi 10 Temmuz 2015 - 19:52
Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım

Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım

Dr. M. Şükrü Akkaya

Alman Dili ve Edebiyatı Doçenti

Memleketimizin geniş çevresinde yazık ki Uygur kültürünün büyüklüğü hakkında hiç bir fikir yoktur. Uygur kültürünün son çağlarını yaşıyanlar bizim aşağı yukarı yirmi beşinci babalarımızdır. İslâmlığın parlak çağlarında merkez Bağdat olduğu halde tanınmış bilginlerin çoğu Arabistan'dan değil, Uygur kültürünün çok verimli çevresi olan Türkistan'dan yetişmiştir. Bu aziz atalarımızdan İslâm bilginlerinin yüz suyu olan yalnız İbni Sina, Farabî ve Muhammed Buharî'yi anmak kâfidir.

İşte bu şümullü tezahürün tarihî sebepleri üzerinde durulunca önümüze o heybetli Uygur kültürü çıkar. Kullanma eşyasını süs eşyası kadar bezeyen Türk'ün sahip olduğu bediî zevkin tarihî etkeleri incelenince önümüze o sihirli Uygur kültürü çıkar. Devlet idaresinde yüksek bir kudret gösteren Türk'ün sahip olduğu diplomatik ferasetin tarihî basamakları araştırılınca ön basamaklar arasında Uygur kültürü yine önemli bir yer tutar.

Coğrafya.

Şarkî Türkistan'daki büyük tarım havzası Uygur kültürüne sahne olmuştur. En eski çağlardanberi bu ülkenin şimal ve cenup kenarları boyunca Çin ile garp arasında irtibat kuran münakale yollan vardı. Meselâ daha Roma kayserliği çağlarında Roma devleti ülkesine Çin ipeği bu yollardan nakledilirdi. Bu yüzden buralara ipek yollan da denirdi. Vaktiyle arazisinin daha münbit, memleketin daha mamur oluşu, bundan başka Çin, Hint ve İran gibi üç mühim kültür ülkesinin, dolayısiyle dünyanın mühim bölgelerinin muvasala ve ticaretine sahne bulunuşu tarım havzasını çok cazip yapmıştı. Onun için bu sahada zaman zaman Hunlar, Tohar'lar, Heptalitler, Cuvan cuvan'lar Tibetliler ve Uygur'lar görünmüştür. Aynı cazibe Arap'ların fütuhat çağlarında da kendini açıkça gösterir. Fakat gerek nüfusu gerekse siyasal ve kültürel üstünlük bakımından Türk'ler her vakit hâkim olduklarından bu eski güzel ülkeye ötedenberi "Türkistan,, adı verilmiştir.

Kronoloji.

İsa'dan önce II. yüzyılda Türk'lerde umumî bir göçüm hareketi başlamıştı. Hun Türk'leri Huang-ho'nun kaynakları yörelerinden garbe doğru harekete geçmiş, müthiş muharebelerden sonra Yüeçi'leri buralardan sürmüşlerdi. Han'ların İsa'dan önce 170 yıllarında şarkî Türkistan'a hâkim olduklarını görüyoruz. Aynı yüzyılın sonlarına doğru hâkimiyeti ele alan Çin'liler sonraları zayıflıyorlar. İsa'dan sonra III. yüzyılın sonlarında tarım havzasında tekrar Hunlar hâkim oluyorlar. Hun Türk'leri Avrupa'ya akın ettikten sonra 552 den itibaren (Tukyo - Orhon Türk'leri hâkimiyete geçiyorlar. Daha bu çağlarda Uygur'ları Kurla-Turfan ve Komul ırmakları yörelerinde görüyoruz. Bu Uygur'lar VII. yüzyılın sonlarına doğru kuvvetlenmeğe başlamış ve hâkimiyeti ellerine alarak Hoço veya daha güzel adiyle "İdi-Kut„ şehrini, siyasi aynı zamanda dinî merkez yapmışlardı. 745 de Tukyo Türk'lerinin kudretini kıran Uygur'lar bu andan itibaren bütün Orta Asya'nın hâkimi olmuşlardı. Yüzyılın ortalarında ise Kırgız'ların hücumu Uygur'ların şevketini kırmıştı.

Kazıların tarihçesi.

Yüzyılımızın başlarına kadar şarkî Türkistan hakkındaki bildiklerimizin başlıcasını İsa'dan sonra 629 da Hindistan'a tavafa giden Çin'li budist Hüan-Tsang'ın yaptığı çok dikkate şayan seyahat tasvirleri teşkil ederdi. Sonraları tesadüfen ele geçen el yazmaları dolayısiyle bu ülkeye dikkat ceibedilmiş, 1898 de Finlandiyalı Baron Munk ile Dr. Donner'in bu yöreye yaptıkları seyahat ile Rus bilgini Klementz'in Turfan harabelerinde yaptığı araştırmalar yüzünden alâka artmış, aslen Macaristanda doğmuş olan Dr. Aurel Stein'in Hind İngiliz hükümetinin yardımiyle 1900-1901 yıllarında Hotan yörelerinde yaptığı kazılarda fevkalâde dikkate şayan türlü buluntular ele geçmişti. Şarkî Türkistanın geçmişin paha biçilmez hazinelerini taşıdığı gereği gibi anlaşılınca Almanlar, Fransızlar hattâ Japonlarla Çinlilerde ilmî sefer heyetleri göndermişlerdi. 1902 de sanat tarihçisi Profesör Grünvvedel'in idaresindeki Alman ilmî heyeti Turfan havalisinde "İdi-Kut„da kazılar yaptı. Şehrin surları, mabetleri ve sairesi ortaya çıkarıldı. Ele geçen birçok el yazmaları dolayısiyle Von Le Coq'un idaresinde ikinci ve üçüncü Alman ilmî heyetleri gittiler. Kazılar dolayısiyle araştırmalar ilerleyince burada şarkın bir değil, bir kaç Pompei harabeleri bulunduğu anlaşıldı: Kocaman surlar, mabetler, manastırlar, saraylar kütüphaneler ortaya çıktı.

1906 da tekrar şarkî Türkistana dönerek ilkin Turfan'dan Kansu'ya kadar olan cenubî kısmı, sonra çok külfetli bir seyahatle şimalî kısmı araştıran Dr. Stein, Çarklık'ın cenubunda, eski bir kale olan, Miran'da süprüntüler içinde silâh, elbise ve saireden başka 1000 kadar ağaç veya kâğıt üzerine yazılmış yazılar elde etti. Fransız bilgini Çince uzmanı Pelliot da 1906-1907 de Türkistana yaptığı bir seyahatte Dr. Stein'in bırakmış olduğu kütüphanenin mühim kısmını Parise götürdü.

Buluntuların mahiyeti.

Tanınmış âlim Wilhelm Thomsen Türkistanın mazisi yazısında bu kazılar ve araştırmalar hususunda şöyle söylemektedir: "Bulunan muazzam bina bakiyelerinin ekserisi her halde Budizmin hatıralarını taşıyordu. Fakat Maniheizm ile hıristiyanlıktan da çok dikkate şayan izler kalmıştır. Bu binalarla aynı maksada yaramak üzere işlenmiş bulunan mağaralar fırdolayı resim, minyatür, heykel ve el yazıları gibi güzel sanat eserlerinin fevkalâde dikkate değer belirtileriyle süslenmiş bulunuyordu.

"Güzel sanatların merkezini Kandahar teşkil ediyordu. Kandahar mektebi Hint yoliyle Elen sanatından, garp yoliyle İran'dan oldukça müteessir olmakla beraber Türkistan'da bir düziye orjinal hususiyetler, üsluplar mezcedilerek gelişmiş ve güzel sanatlar artık kendine has damga taşıyan bir şekil almıştır. Hattâ Türkistan'da şekillenen mahallî sanat bütün şarkî Asya'nın dinî sanatının inkişafına vasıta olmuştur.”

"Fakat kültür mahsulleri arasında ele geçen el yazılariyle - Tahtaları kazımak suretiyle yapılan - blok basmalar daha çok önemli olsa gerek. Ahşap levhalara, hurma yapraklarına, deri, ipek ve kâğıda geçirilmiş bulunan yazılar türlü harfler ve türlü dillerde yazılmış bulunuyorlar. Arasında başlıca sanskrit, pehlevî, Part, Sogd, Mogol, Çin, Tibet ve esası teşkil eden Türk ve nihayet Yunan dillerinin bulunduğu türlü diller ve yazılar görülmektedir. Mevzuun ekseriyeti dinî olmakla beraber edebî, iktisadî, tıbbî ve idarî metinler, vakfiye, vasiyetname, imtiyaz verilmesi gibi vesikalarla hususî mektuplar da bulunmaktadır.”

Parlak devir.

Uygur kültürünün parlak devri gerek şark gerekse garp âlemleri tarihinin çok mühim çağlarını teşkil eden yuvarlak sayıyle 750-850 yıllarına tesadüf eder. Yani Avrupa'da Şarlman yahut büyük Karlın kiyasetiyle bir nevi rönesans devrinin başladığı, ön Asya'da Harun Reşit çağında devlet idaresini ellerinde tutan Bermekilerin himmetiyle Bağdat'ta ilim ve sanatın gördüğü rağbet dolayısiyle toplanan islâm ulularının bir yükselme devri açtıkları devirde, Uygurlar islâm ilim ve sanatının âtiyen daha çok inkişafına âmil olacak olan kültür muhitini büyük bir hızla zenginleştiriyorlardı. İşte bunun içindir ki kazılar dolayısiyle varlığını anladığımız Uygur güzel sanatları ilkin haricî tecavüzle tamamiyle mahvolduğu, sonra da islâmiyetin meni dolayısiyle büsbütün inkıtaa uğradığı halde, yalnız minyatür sanatının tutunduğu muahhar çağlarda islâm dünyasının en tanınmış simaları bu havalide yetişmiştir.

Parlak kültürün ön şartları.

Orta Asya esasen dünyanın en eski medeniyetine beşiklik etmişti. Uygurların parlak devrinden sonra da olduğu gibi, ara sıra vukua gelen iklim değişiklikleri dolayısiyle bazı mamurelerin harabezare dönmesine rağmen yine kültür hareketi hiç bir vakit tamamiyle inkıtaa uğramamış, bilâkis zaman zaman mühim ilim ve sanat cereyanlariyle fikir hareketlerine geniş mikyasta sahne olmuştur.

Devrinin dünyasının en önemli kültür merkezlerinin kavşut noktasında bulunması dolayısiyle şarkî Türkistan yalnız iktisadî bakımdan önemli bir emtia mübadele sahası olmakla kalmamış aynı zamanda devamlı bir surette kültür mübadelesine de sahne olmuştur. Şarkî Türkistanın coğrafi vaziyeti, dolayısiyle kültürel rolü biraz Anadoluyu okşar. Üç tarafı denizle çevrilen Anadolu tarihin en eski çağlarından beri şark ile garbin muvasala yolları üzerinde bulunması yüzünden yalnız ticarî emtea mübadelesine saha olmakla kalmamış, aynı zamanda kültür mübadelesine de sahne olmuştur. Uzaklardan misâl aramaya hacet yoktur. İnkılâbımızın şarkî Türkistanın hudutlarına kadar olmak üzere bütün yakın şarkta türlü kültür tesirlerini hatırlamak kâfidir. Mısır ve İranda bilhassa millî dilin inkişafı için birer akademi kurulmuştur. Mısırda Lâtin harflerinin kabulü cereyanı gittikçe kuvvetleniyor. Efganistanda Lâtin harfleri, aynı zamanda şimdiye kadar devlet ve mektep dili olan Farsca yerine Puştu yahut Puhtu denilen Efganca tatbik edilmiştir.

Gerek umumî, gerekse coğrafî şartlardan çok iyi istifade etmesini bilen Uygur Türklerinin teşkilât ve idare kabiliyetlerinin temin ettiği huzur ve emniyet sayesinde inkişaf eden iktisadi hayat dolayısiyle husule gelen refah geniş ve yüksek kültüre kaynak olmuştu. Beyler siyasî, idarî vazifeleri yanında toprağı işleterek, tacirler de giriştikleri cihanşümul teşebbüsleri başararak halkın yaşayış seviyesini yükseltiyorlar. Bilginler edebî, hukukî, dinî sahalardaki feyizli çalışmalariyle fikrî ihtiyacı temine uğraşıyorlar; sanatkârlar canlı heykelleri, zengin, muhteşem tabloları zarif minyatürleriyle bedii iştiyakı karşılamaya savaşıyorlardı. Avrupada, yalnız başkalarına izafe etmek istedikleri, barbarlığın tam mânasiyle hüküm sürdüğü çağlarda, aziz atalarımızın, karşısında her vicdanın derin bir huşû ile ürpereceği kutsal savaşlarının mahsulü olan bu güzel eserler millî mefahirimizin en yüksek âbidelerini teşkil ederler. Atalarının dünyaya heybet veren siyasi ve askerî icraatiyle olduğu gibi bu manevi bedii eserlerle de her Türk çocuğu ne kadar öğünse yeridir.

Uygur kültürü En eski çağlarda Türk devlet teşkilâtının Çinlilere doğrudan doğruya ve geniş mikyasta müessir olduğunu bu gün oldukça sarahatle biliyoruz. Hinde, İrana ve daha uzaklara doğrudan doğruya veya dolayısiyle yaptığı tesirler henüz gereği gibi işlenmemiştir. Yalnız islâm âleminde Orta Asya Türklerinin devlet adamı, âlim, müttefekir olarak oynadıkları rolü bizde bilhassa sayın Profesör Şemsettin Günaltay türlü yazıları ve konferanslariyle belirtmişlerdir.

Memleket idaresi.

Etilerle, Selçuklarda ve Osmanlıların ilk yüzyılında olduğu gibi idare memleketin beyleri tarafından çevirilirdi. Hattâ değil memleketin yalnız mülkî idaresi, hükümdarın talii bile Beylelerden teşekkül eden ayan meclisi tarafından tâyin edilirdi. Mogolların diğer kültür mevrusatı meyanında idare tekniğini uygur Türklerinden öğrendiği bir gerçektir. Uygurlarda hudud teşkilâtı gayet mazbuttu. Muntazam karakollarla hudut daimi kontrol altına bulundurulurdu. Huduttan geçiş pasaportla olurdu. Aurel Stein'in bulduğu vesaik arasında pasaport kayıtlarını gösteren kütük defterleri ele geçmiştir.

İktisat.

Uygur Türklerinin şarkî Türkistanda iktisadi sahadaki başarıları dikkate şayandır. Çiftçilikte geniş ölçüde sulama tesisatı dolayısile ekincilik ve bağcılık hayli inkişaf etmişti. Kazılarda zahire ve şarap alış verişine, kredi muamelesine ait birçok vesikalar ele geçmiştir. Maden bilhassa altın, gümüş istihsal edilir ve işlenirdi. Kâğıtçılık, dokumacılık, halıcılık çok inkişaf etmişti.

Yazı.

Şarkî Türkistan yörelerinde yapılan kazılarda 17 muhtelif dilde olmak üzere 24 muhtelif yazının ele geçtiğini Von Le Coq "Şarkî Türkistan'da Elenizm İzleri,, eserinde zikreder. Bunların mühim olanlarına yukarıda işaret ettim. Yazıların esasını teşkil edip bizim için en önemli olanı Uygur yazısıdır. Asıl menşeinin Fenike harf yazısı olmasına, Suriye-İran tavassutiyle gelmiş bulunmasına rağmen, Uygurlar da geçirdiği inkişaf dolayısiyle dünyanın en güzel yazısı denebilecek olan, Uygur yazısı Mogollarla Mançular tarafından iktibas edilmiştir. Şurasını da arzedeyim ki bilhassa Orhon âbideleri dolayısiyle tanınmış olan, Run yazısı da denilen yazı Uygur'larda aynı zamanda uzun müddet daha kullanılmıştır.

Matbaacılık.

Uygurlar ilkin tahtayı oyarak sonraları bugünkü tarzda müteharrik tipler yaparak kitap basarlardı. Bunun evveliyatının Çin'de mevcut olduğu söylenirse de, diğer kültür sahalarında olduğu gibi, tabı işi de Uygurların maharetli ellerinde tekemmül etmiş ve Moğollar vasıtasiyle Mısır'a hattâ Avrupa'ya gelmiş olduğu oldukça kuvvetle tahmin edilir.

Edebiyat.

Uygurların gerek eski çağlara ait olup kazılar dolayısiyle ortaya çıkan, gerekse muahhar çağlardan ele geçen muharreratı fevkalâde önemlidir. Yukarıda Thomsen'den naklen kazılarda türlü mevzulara ait muharreratın ele geçtiğini anmıştım. Bunlardan iktisadi olanlarını maruf Türkolog Radloff "Uygur Dil Âbideleri,, eseriyle, tıbbî kısmını Profesör Reşit Rahmeti Arat "Uygur Tababeti, broşüriyle, edebî ve dinî olanların bir kısmını Fransız bilgini Pelliot, Alman bilginleri müteveffa Bang, F. W. K. Müller vesaire işlemişlerdir. Bu meyanda Oğuz destanı da son olarak Profesör Arat tarafından neşredilmiştir. Fakat daha bilginlerin himmetini bekliyen pek çok vesaik Avrupa arşivlerinde durmaktadır. Uygurların nisbeten muahhar çağa ait olup bazılarının Karluk veya Karahanlılar çevresine izafe ettiği ele geçen edebî eserlerinden "Kudatku - Biliğ” ile ayni çevrenin mahsulü olan Kaşgarlı Mahmud'un maruf "Divan-ü Lûgat-it Türk” eseri fevkalâde önemlidir. Her ikisi de 1170 yıllarında yazılmıştır. Bunlardan Divani Lûgat adının da ifade ettiği üzre büyücek bir lûgattir. Gramer hususiyetlerinden başka Atalar sözleriyle halk türkülerini de ihtiva etmektedir. Türk Dili için baha biçilmez bir hazinedir.. Bizde hatalı bir baskısı vardır. Yeni olmak üzere Türk Dil Kurumunda sayın Besim Atalay metin tenkidi yoluyla işlemiş ve 3 cilt olarak basılmıştır.

Kudatku-Biliğ talimî maksatla yazılmıştır. Devlet adamlarının ne gibi vasıfları olması lâzımgeldiğini uzun uzadıya anlatır. Eser manzumdur. Tarım sahası Türklerinin teşkilâtı ve içtimaî halleri hakkında çok iyi fikir verir. Mevzuunun fazla yeknesak ve bir hadde kadar kuru oluşu eserin kıymetine halel getirmez. Yazıldığı çağda dünya kültürünün gösterdiği yoksulluk gözönünde tutulacak olursa müellifi olan Yusuf Has Hacibe mümtaz bir yer vermek, hatta kendisini dikkate şayan bir mütefekkir saymak icabeder. Ahlâk bakımından evlâda cesaret, namus ve sadakat telkin eden müellif bir taraftan ilmi, fıtrî kabiliyetlere, dünyevî hazinelerin hepsine, hatta hükümdarlığa üstün tutuyor; diğer taraftan akılsız, idrâksiz ilme kıymet vermiyor ve ancak ikisi birleştiği taktirde kıymet alır diyor. Bir basamak daha ileriye giderek ilimle idrâki ancak tecrübe ile birleştiren birinin mükemmel bir insan olacağını söylüyor. Müteveffa müsteşrik Vamberi'nin bu husustaki bir sözünü tekrarlayacağım:

"Uygurlar da ilme bu kadar yüksek yer verilişine hiçte hayret etmemelidir. Çünkü Uygurlarda millî edebiyatın şekillendiği çağlarda Avrupada barbarlık hüküm sürüyordu.”

Türkçenin önemli bir lehçesi olan Uygur dili bizim lehçemize çok yakındır. Ele geçen tasvirler Uygurlarda musikinin de rol oynadığını göstermektedir.

Din.

Uygurlarda hemen her önemli kültür tabakası için bir din kabul etmek icabeder. Eski tabii yahut şaman akidesinden sonra sıra ile Buda, Hıristiyan, Mani ve islâm dini Uygurlara girmiştir. Yalnız bunlardan hıristiyanlığın pek mahdut, mani dininin kibar tabakaya münhasır olmasına mukabil Buda ile İslâm dini hâkim ve umumî din olarak kabule mazhar olmuştur. Uygurların diğer Türk zümrelerine nisbetle mukayese edilmiyecek surette yüksek bir kültüre sahip oluşlarına şimdiye kadar anlattığımız tarihî, coğrafî, idarî, iktisadî etkeler yanında bilhassa Buda ve Mani dinleri müessir olmuştur. Şarkî Türkistan'a hariçten olagelen en eski tesiri İsa'dan sonra ilk yüzyıllarda Hindistan'dan gelen Budizm teşkil eder. Yeni yüksek idarelere karşı büyük bir cazibe duyan Türkler islâmiyetin yayılışında olduğu gibi, budizmin intişarı çağlarında da yeni dinin alemdarı olmuşlar ve büyük bir tehâlükle Buda mâbetleri, makamları kurmuşlardır. Hattâ Buda dininin Türkistan'da mazhar olduğu yüksek itibar dolayısiyle Çin'e de yayılmasına Uygur Türk'leri doğrudan doğruya vasıta olmuşlardır.

Tasvirî sanat.

Buda dininin şarkî Türkistan'da gördüğü rağbet aynı zamanda dinin icablarından sayılan tasvirî sanatın da yükselmesine âmil olmuştu. Bu yüzden Uygur Türk'leri dînî-tasvirî sanatın da Uzak Şark'a intikaline tabiatiyle vasıta olmuşlardır. Uygur'larda Budizm dolayısiyle tasvirî sanatın rağbet görüşüne ait şöyle bir menkıbe anlatılır: Şimalî Hindistan'da Matura şehrinin aynı zamanda hakimi olan vaiz Upagupta belâgatiyle halkı teshir ediyor. Buda'nın muhalifi olup insanların temayüllerine tesahup eden ve mahiyeti itibariyle şeytandan başka bir şey olmıyan Mara engel olmak için inci, altın yağdırır, semavî rakkaseler gönderir, mızıkalar çaldırır ve muvaffak olur. Upagupta'nın sabrı tükenir, üç cesetten yaptığı bir çelengi Mara'nın başına, ensesine bağlar. Mara çırpınır, Tanrılara, yarı tanrılara yalvarır. Nihayet büyük tanrı Brahma, "Upagupta'ya yalvar, bir daha taciz etmiyeceğine söz ver,, der, Mara affedilir; Mara'nın ısrarı üzerine Upagupta bir arzuda bulunur ve derki: "Ben Buda Nirvanaya karıştıktan 100 yıl sonra derviş oldum. Ben yalnız akaidini bilirim, şekil ve simasını hiç. tasavvur edemem.,, Mara, Buda şekline gireceğini fakat bu vaziyette kendisine ihtiram etmemesini Upagupta'ya vadettirir ve ormanda kaybolur. Sonra Buda'nın tantanalı heyeti ve yakınları ile çıkagelir. Vücudundan intişar eden altın hâle, güneş şuaı gibi parlıyor.

Upagupta'nın bu muhteşem görünüş karşısında heyecanı gittikçe artar ve sonunda ayaklarına kapanır. Mara hayretle verdiği sözü hatırlatır. Upagupta Mara'ya kendi önünde çökmediğini, vadini unutmadığını söyledikten sonra şöyle der: "Dinle! Çamurdan bir Buda yapılsa, buna Buda düşünülerek tapılsa aynıdır. Ben seni düşünmedim. Buda'yı düşündüm.”

İşte bu menkıbe yoliyle budizm, hayır sahipleriyle sanat erbabını kendi hizmetine icbar eden canlı bir kudret halini almıştı. Büyük İskender'in İran'la şimalî Hindistan'ı zaptederek buralarda bir çok şehirler kurması dolayısiyle askerlikten çekilen Yunanlar arasındaki sanatkârlar yerlilerle evlenerek yerleşmişlerdi. Yunan'ların aşıladığı tasvirî sanatların inkişafı dolayısiyle Kandıhar'da kurulan yeni ekol antik sanatın hazinesine meharetle el atmış, birçok şekillerle budizm sanatını ortaya çıkarmıştı. Budizm Kandıhar havalisine yayılmadan önce Buda'nın henüz bir tipi teşekkül etmemişti. Hint sanatkârları buna içtisar edememişlerdi. Fakat Kandıhar sanatkârları Apollon ile Dionises'den Buda figürlerini yarattılar.

Türlü klâsik mitolojinin tatbiki yolu ile husule gelen Buda sanatının panteonu Kandıhar'ın sanat güneşi şeklinde Hindistan'a, Cava'ya, Orta Asya üzerinden Çin'e, Kora'ya ve Japonya'ya kadar bütün bu geniş ülkeleri aydınlatmıştır. Hindistan'a aşılanan Yunan sanatı şarkî Türkistan'a iki yoldan gelmişti. Biri Pamir-Kaşgar üzerinden olmak suretiyle garpten, diğeri Keşmir, Karakum'dan olmak üzere cenuptan Yarkent'te birleşerek yayılmıştı. Yunan'lılığın, dolayısiyle sanatının Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Girit esaslarına dayanarak husule geldiği düşünülürse Uygur kültürünün emsali gibi tabiî bir seyir takip ettiği neticesine varılır. Roma'lılar, Germenler kendi ülûhiyetlerini Yunan'lılarınki ile telif etmemişler midir ?

Eğer antik kültürden hisse almak bir mazhariyet ise Türk'ler bunu Avrupa'nın ilk rönesansı sayılan Şarlman'dan önce, (hiç olmazsa aynı zamanda) yapmışlardır. Buda misyonerleri yalçın kayalarda veya etrafı tahkim edilen düzlüklerde kurdukları manastırlardan yaktıkları hidayet meşalesiyle tâ uzakları aydınlatıyorlardı. Mâbetlerin duvarları, çok defa tavanları, hattâ zeminleri türlü tablolarla bezenirdi. Mâbetlerin tipik şekli şöyle idi: Öndeki holden asıl mâbede, islâmî tabiriyle hareme giriliyor. Dört köşe olan harem kısmının arka duvarında Buda'nın statüsü bulunuyor. Statünün iki tarafındaki medhallerden birer koridora geçiliyor, bunlar arkada üçüncü bir koridorla birbirine bağlanıyor. Mâbedlerde pencerenin bulunmayışı dikkate şayandır. Harem kısmının üstü ekseriya kubbeli. Bu kubbelere stilize olmuş dağ menaziri tersim edilir ve bu manzaralarda Buda'nın mütevali doğumları tasvir edilirdi.

Ressamların kendi resimlerini yaptıkları da vardır. Vakıf sahiplerinin tasvirleri çok dikkate şayandır. Uzun, sırmalı veya nakışlı elbiseleri, üç köşeli yakalariyle, vücudünün sıkletini birbirinden ayrı duran ayak uclarına meylettiren duruşlariyle erkekler tam bir şövalye tavrı arzederler. Madenî safihadan kemerlerinin bir yanında kabzası top başlı düz bir kılıç asılı, öbür yanında İskit biçimindeki hançer takılı. Saçlar muayyen bir şekilde kesilmiş ve ortadan ayrılarak taranmış bulunuyor. Şövalyelerin yanında bayanlar bulunuyor: dar korsajlan, fazla açık göğüsleri, kloşlu kollan, korsajın köşeli bordürlü etekleri, arka eteği yere sürünen elbisenin teşkil ettiği câzip kıyafetleri omuzlan az geriye çekik, vücudü öne doğru hafif meyilli zarif tavırla- riyle Avrupa rönesans devri tasvirlerini andırır.

Resim Tekniği.

Duvar tasvirleri fresko denilen tarzda yapılırdı. Tablonun zemini şöyle hazırlanırdı: Saman ve ot elyafı ile deve tersinden ibaret harç yuğurulduktan sonra duvar bununla sıvanarak düzeltilir, üzerine ince bir kireç tabakası geçirilir ve bunun üzerine tablonun taslağı, kopyesi nakledildikten sonra renkler işlenirdi. Genel olarak uygur kültürünün kemal devrinin 750—850 arasındaki yüzyıl olduğu malûmdur, Tabiatiyle tasvirî sanatların de kemal devri aynı zamana tesadüf eder. Şarkî Türkistan'da tasvirî sanatlar Buda dininin himayekâr kanadları altında tabiî seyrini takip ederek tekâmül ederken ikinci mesut bir an bu cereyanı kemal derecesine çıkarmıştı. O da şarkî Türkistana hariçten gelen diğer mühim bir dini teşkil eden maniheizmdir. Dinin kurucusu olan Mâni'nin kendisi esasen ünlü bir ressamdı, Mâni'nin akait kitapları en güzel kâğıda en iyi mürekkeple kaligrafik olarak yazılır, fevkalâde güzel minyatürlerle bezenirdi. Mâni'nin mabedleri duvar tablolariyle süslediği söylenir. Mâni, sanatkâr sıfatiyle o derece tanınmıştır ki bizzat muhalifi olan İran ve Arap müslümanlarının hafızasında ressam olarak yaşamış olduğu gibi hikemiyatı da takdirle anılır.

Her taraftan bilhassa hıristiyanlardan gördükleri takibat dolayısiyle Mâniler serbest bir surette dinlerini neşredemiyorlardı. Yedinci yüzyılın ortalarında şarkî Türkistana hâkim olan Uygurların hakanı dolayısiyle kibar tabaka Mâni dinine girmişlerdi. Böylece esasen Buda dini dolayısiyle çok rağbet gören tasviri sanat feyizli bir inkişafa mazhar olmuştu. Resim, heykel yanında minyatür hayli yükselmişti. Hattâ sonraları Mogollar Şarkî Türkistanı istilâ ettikleri zaman buradan aldıkları yüksek minyatür sanatını bir taraftan Çine diğer taraftan Irana götürmüşlerdi. Vaktiyle İranda mevcut olmasına rağmen orada bu an'ane kaybolmuşken bu suretle sonraları Iran, Hind veya İslâm minyatürü adı altında tanınan resim sanatına da Şarkî Türkistan kaynak olmuştur.

Tabloların üslûbu.

Tablolarda tehalüf eden üslûbu muhtelif göçümlere isnat edenler olduğu gibi münferid misyonerlere izafe edenler de vardır. Bununla beraber henüz itinalı bir üslûp tenkidi yapılmamıştır. Bilhassa başkaca istinadı veya delili olmıyan münferid tabloların tayini keyfiyeti önem alır. Tabloların kalıp veya taslak yardımiyle yapıldığına göre eski modelin sonraları da kullanılmış olması ihtimali vardır. Grünwedel Uygur tersimatının sanat üslubunu beş kısma ayırmakta ve hulâsa olarak şunları söylemektedir:

1 — Kandıhar üslûbu: Üslûp nevilerinin türlü varyasyonlarına rağmen Kandıhar plâstiklerinde açıkça görülen muahhar antik tarz elemanlarından anlaşılan kısımdır. Bu varyasyonlar bazılarında antik elemanların, bazılarında ise Iran-Hind ilâvelerinin daha ziyade kendini göstermeşinden ibarettir.

2 — Uzun kılıçlı şövalyeler üslûbu: Birinci üslûbun inkişafı denilebilecek olan ve Hint-Skit halitası tesiri veren bu üslûbun da türlü nevileri vardır; bunun da zamanın, dolayısiyle kıyafet modasının değişmesinden ileri geldiğine hamledilebilir.

3 — Eski Türk üslûbu: Birinci ve ikinci üslûblara bağlî şekil arzetmekle beraber bazan tasvir edilen mevzuun hususiyetleri dolayısiyle müstakil bir üslûp halini alır. Burada Çin elemanları da görünür: duvar, zemin tablolarının etrafı pek cazip çiçek ornömanlariyle süslenmiştir. Vakfiyeyi yapanların kıyafetleri öncekilere nisbetle tamamiyle başka üslûp gösterir.

4 — Muahhar Türk üslûbu: Bu, asıl manadaki Uygur üslûbudur. Turfan etrafında bilhassa Bezeklik'teki mabedlerde tasvir edilmiş olup büyük bir yekûn tutan tersimat bu üslûbu temsil edemez. Buna öncekilerin sinkretik üslûbu demek caizdir.

5 — İslâm üslûbudur ki bu açıkça Tibet tarzına dayanır. Tasvirlerin mevzuları, mitolojik, efsanevî ve dinî olurdu. İdi-Kut'ta ortaya çıkarılan bir salonun zemininde fresko tekniği ile tersim edilmiş olan bir tabloyu Grünwedel şöyle tavsif eder: her halde bilhassa kutsal olması icabeden bir odanın zemini muhteşem bir fresko ile kaplanmıştı. Zemin halis frosko olup nemli sıva üzerine tersim edilmiş olduğundan duvardaki tutkallı boya tersimatına nisbetle hava tesirine daha mukavim bulunmaktadır. Zeminde büyük bir göl tasvir edilmiş, içinden, muhteşem bir surette tersim edilmiş olan ince uzun boynuzlu ejderler çıkıyorlar, arada yılanlar, kazlar, bir keçi veya su aygırına binmiş bir oğlan, bir lotüs çiçeği üzerinde oturan bir ihtiyar, gayet tabiî bir şekilde resmedilmiş olan küçük kanadlı bir geyik görünmektedir. Hayvanların aralarında muhteşem bir şekilde tersim edilmiş bulunan, stilize olmuş, lotüs çiçekleri, şakayıkı okşayan fantastik yapraklı ve koncalı fantazi çiçekler yüzmektedirler.

Aynı mahiyette olan diğer bir parça şu şekildedir: bir gergedanın heybetli başı ile suyu yararak ilerlemekte olan kızıl altın renkli ve kanadlı su geyiği çiçeklerin yüzdüğü dalgaların canlı tezyinatını teşkil etmektedir. Geyiğin bütün gövdesi boyunca uzanan boynuzlar, ejder başının harikulâade bir tarzdaki ekspresyonu ile sarı, kızıl, yeşil ve karanın intibakının nefaseti dolayısiyle bu tablo, kolleksiyonun en müessir parçasını teşkil eder. Sorçuk'ta bir magaradaki resimleri Grünwedel şöyle anlatmaktadır: Bir kaç kuvvetli çizgi ile tersim edilmiş olup havaları yararak uçmakta bulunan bir melek tasviri görüyorüz. Yer yüzünün bütün ağırlıklarından sıyrılmış olan bir mahlûkun kaygısız neş'esi çok isabetli bir şekilde ifade edilmektedir. Vücudun alt kısmı geri yukarı kaldırılmış bir halde elbiselerin altında kaybuluyor ve bu fırlak vaziyetiyle elbisenin üst kısmının uçuşmakta olan kumaşlarının yukarı doğru dalgalanan hatlarını tasvir ediyor.

Bezeklikte 4 numaralı mabeddeki bir derviş resmini Wald Schmidt şöyle tasvir eder: dervişin başı dikkate şayandır. Canlı, serâzat bir şekilde meharetle çekilmiş olan hatlar sanatta daha kudretli, daha serbest bir ferdiyete inkılâp etmişler. Hatta pervasızca mütezat tesirlerin husulünden çekinilmemiştir. Çukurda bulunan gözler, dışarı çıkık elmacıklarla bakan göz bebekleri, büyük fırlak burun ile adelelerin garip bir şekilde modeliye edilmesi suretiyle şarkî asyalı nazarında, garplı barbar aynı zamanda çirkin olan hususiyetleriyle bu baş tasvirinde mubalâğa ile tebarüz ettirilmiştir. Tasvirlerde lotüs çiçeğinin çok kullanılışı bir menkıbeye istinat eder. Bu menkibe dolayısile Buda olacak şahsiyetin hayatının muhtelif safhalarının tasviri de pek merguptu. Bu tasvirler filiz veya nakış yollu çerçeve ile çerçeveleniyor, sahneler yukarıya doğru, üzeri mücevherler ve incilerle işlenmiş kıvrımlı, saçaklı kırmızı bir kumaş tasviriyle kapanıyor.

Üzerinde duramadığıma çok acıdığım diğer çok mühim motifler de vardır. Yukarda Buda tipinin Yunan panteonundan yaratıldığına, türlü klâsik mitolojinin tatbik edildiğine işaret etmiştim. Bu mitolojik mevzular meyanında güzelliği dolayısile Zeus'un Kartalı tarafından Olymp'e kaçırılan ve antik çağda çok defa tasvir edilen "Ganymedes” başta gelir. Zeus'un kartalı Hindistan'da mahallî mitolojik bir tip olan kuş başlı, insan vücutlu Garuda, Turfan'da İran'ın Sîmurguna veya " Zümrüt anka”ya tahavvül ediyor. Muahhar antik çağın uçan zafer tanrıçaları, feyz ve bereket sembolü olan içerisi meyve veya çiçek dolu boynuzlar türlü şekillere uğrayor. Mahallî an'ane ile irtibat kurabilenler türlü inkişaflar geçiriyorlar.

Plastik sanat.

Plâstik sanat için Şarkî Türkistanda ne mermer ne arduvaz taşı vardı, kireç de pek kıttı. Tıpkı Mezopotamya'da sümerlerin, taşın yokluğundan saz ile çamuru şekillenirdikleri gibi, şarkî Türkistanda da çamura kıl, nebat elyafı, saman karıştırılarak iyice yoğuruluyor ve husule gelen madde şekillendiriliyordu. Statülerin içerisi yerine göre taş, ağaç veya sazla tutturuluyordu. Üzerine hafif bir alçı tabakası sıvandıktan sora boyanıyor veya yaldızlanıyordu. İşlenmesi bu kadar güç olan malzemeden yine kuvvetli tesir veren eserlerin meydana getirilişi hayrete şayandır; İdi-Kut'ta ele geçen bir torso da zarif katlarla vücude yapışmış olan libası ile gövdenin güzel bir surette şekillendiğini açıkça gösterir. Sorçuk'ta bulunan ihtiyarlamakta olan bir dervişle gençliğin tazeliğini ifade eden ideal Buda heykelleri Uygur plâstiğinin güzel nümunelerini teşkil eder. Ağaçtan da heykel yapıldığı vardır. Maralbaşı civarında, oturan bir budayı tasvir eden ahşap heykel bunun bir nümunesidir.

Kısaca ehemmiyetini tebarüz ettirmeye çalıştığım bu yüksek Uygur kültürü nümunelik devlet teşkilâtı, iktisadiyatı, edebiyatı mütekâmil tasvirî sanatlariyle kemalini yaşarken, şarkî Türkistanın türlü meyveleriyle, renk renk çiçekleri ve gülleri ile süslü bahçeleri arasında çalgılar ve millî danslarla hayatın neşesi terennüm edilirken 843 te bir türlü durmak bilmeyen kırgızların hücumiyle, peri masallarının billûr bir köşkü gibi, acı bir tarraka ile parçalanmış bu hazin harabeden yeniden filizlenerek yaşamak isteyen o güzel bediî eserler islâmiyetin yerleştiği devirlerde büsbütün kül altında kalmıştı. Çin mamulâtının bilhassa ipeğin deniz yoliyle Irana nakli de Türkistanın iktisadî hayatına bir darbe olmuştu. Mogol istilâsı ülkenin nüfusunu mahvetmiş ve böylece o güzel mamureler kasvetli bir çöl manzarası arzetmişti. Mevcut sulama tesisatını korumaya ve idameye nüfus kifayet etmediğinden halk daha az zahmetle mahsul elde edilen yerlere çekilmiş, vaktiyle Uygur türklerinin zincir vurarak kendine köle ettiği tabiatin bukağıları çözülmüş ve insanları kendine tekrar mahkûm etmişti.

Fakat tali perisi Türklere yeni ufuklar açmıştı. Yüzlerle ve binlerle yıl yapılan kültür savaşının muhassalası böylece silinip ortadan kalkamazdı. İslâm dininin 7. yüz yılda ortaya çıkmasına ve az zamanda çok yayılmasına rağmen Emeviler hâkimiyetinin sonuna kadar olan çağlarda Ön Asyada göze çarpacak bir kültür hareketi yoktu. Türk asıldan olan Müslim'in Emevilere nihayet vermesi, Bağdat'ta kurulan Abbasî devletinde Bermeki'lerin idarî ve askerî kudreti ellerine almalariyle Türkistan'ın, kendine daha geniş faaliyet sahası ariyan işlek zekâlarına Bağdat yolu, yeni bir muhit açılmıştı. Léon Cahun "eğer Türk'lerin himmeti olmasaydı İslâm kültürü o kadar yükselmez ve o kadar geniş iklimlere dağılmazdı" diyor.

Profesör Şemsettin Günaltay, bunu “eğer Türkler olmasaydı İslâm medeniyeti denilen medeniyet vücut bulmaz, o derece inkişaf etmez, o derece vâsi iklimlere dağılmazdı” suretinde ifade ediyor. Hıristiyanlık gibi haddi zatında hiç de dinamik olmıyan bir din Roma gibi kültürlü bir muhite girdiği için başta Sent Ogüsten olduğu halde Papa Büyük Greguar'ların dehalariyle işlendiği için cihanşümul bir din olduğu gibi Arabistan'ın kurak çöllerinde inkişaf gösteremiyen islâmlık da -Endülüs müstesna- şarkî Türkistan'ın eski kültür merkeziyle, ateşin şahsiyetleriyle temasa girdikten sonra cihanşümul bir din olmuştur. Hülâsa, eğer sarayında 400 şair bulunduğu suretinde, kendine efsanevî haşmet izafe edilen bir Gazne İmparatorluğu ortaya çıkdıyse, eğer yalnız kendi hükümranlık ülkesinde değil, İslâm'ın merkezi olan Bağdat'ta kurduğu yüksek ilim müesseseleriyle, Bizans İmparatorluğuna diz çöktüren, haçlı ordularını çil yavrusu gibi dağıtan ordusiyle büyük Selçuk İmparatorluğu zuhur ettiyse, eğer Osman Gazi'nin beyliği, aradan iki nesil geçmeden, muazzam bir imparatorluk oldıysa, bir fâninin havsalasının alamıyacağı bu heybetli tecellilerin kaynağını Orta Asya'nın geçirdiği uzun tekâmül merhalesinde, Uygur kültürünün kemalinde aramalıdır.

Eğer Türk'ler, türlü sebepler dolayısiyle, maddî kültürde garple atbaşı beraber gidememiş olmasına rağmen ince bir zevk taşıyorlarsa, eğer bir taraftan modern dokumacılığın ülkemizde yeni kurulması yanında bugün Türk köylü kızı modern bir Avrupa tablosunu gölgede bırakan halıyı ince bir zevkle dokuyorsa, eğer bugün şehirli Türk kızı Avrupa tekniğini imrendiren nefîs nakışlarını bediî bir sezişle işliyorsa bu kutsal tecellilerin özlerini eski yüksek kültür çağlarında aramalıdır.

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+17
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.