Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 07 Eylül 2017 - 19:41
Son Düzenlenme Tarihi 07 Eylül 2017 - 19:41
TÜRK MİLLETİNİN MUKADDERATI İLE İLGİLİ BAZI MESELELER

TÜRK MİLLETİNİN MUKADDERATI İLE İLGİLİ BAZI MESELELER

Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan

Türk Milletinin tarihi ile uğraşırken, ancak onun bugünkü hayatî meselelerini anlamak maksadiyle uğraşmışımdır. Bunu «Tarihte Usul» kitabımın mukaddemesiyle diğer başka yazılarımda anlatmıştım. İşte milletimizin mukadderatı meselesiyle ciddî olarak uğraşma zamanının gelmiş olduğunu görüyorum.

Bu hususta gereken şahsiyetlerle ve müesseselerle hesaplaşmanın günü çoktan gelmiştir. Hayatta iken, Türkiye'de şahidi olmayı asla iste­mediğim bazı gelişmeler olup bitiyor.

  1. Evvelâ Türk Millî ordusunun haysiyet, şeref ve geleceği meselesidir. Türk milleti pek çok asırlardanberi, hep dünyanın mümtaz askeri olarak gel­miştir. Türk milleti, diğer birçok milletlerde olan ve göze çarpan medeniyete malik olmadığı zamanlarda dahi, askerliği sayesinde istiklâlini korumuştur. Bir parçası esarete düşse, sağlam kalan diğer kısımları­nın ayakta durması neticesinde, tarihte kaç defalar tekrar toparlanmış ve ekseriya kendisini yutmakta
    olan medenî milletleri idaresi altına alarak bir hâ­kim ve medenî millet sıfatıyla yeniden parlamıştır.

Kendisi Göktürk kitabeleri ve Mahmud Kâşgarî'nin belirttiği veçhile «Tanrı'nm askeri» olarak tanındı­ğından, hiçbir zaman kendisinin ilk ceddi olarak ta­nıdığı insan ve hayvanlara dil uzatılmasına müsaade etmemiştir. Ancak bu gün maalesef bu «tabu» nun ortadan kaldırılmakta olduğuna şahid oluyoruz: Şe­ker Bayramı günü, bir talebe, bir askerî mektepte, tarih mualliminin ordumuzun haysiyetine tecavüz edecek mealde sözlerini, bir milliyetçi Türk olarak
yana yakıla nakletmiştir. Aradan çok geçmedi. Bir gün tren kompartımanında biri hukukda talebe di­ğerinin ise yedeksubayığını yapmakta olduğunu anladığım iki gencin münakaşasına şahid oldum. Konpartımanda dördüncü bir şahıs yoktu. O gün ga­zeteler ikili antlaşmalar hususunda Meclis araştır­ması teklifinin reddedildiğini yazıyordu. Subay nam­zedi talebe, kendisine bu haberi gösteren arkadaşına «Ben sana demedim mi, bu böyle olacak. Çünkü bu
Meclis tamamen satılık. Nasıl ki bizimkiler de Ame­rikalıların emrine uyarak Kırıkkale'de silâh imâl eden tezgâhları yıktırarak yerine tenekeden tence­reler yapılmasına yol açmışlardır. Bir şey demiyor­lar; çünkü hepsi para yemiş. Bir Amerikalı sıska ge­neral gelmişti. Bizimkilerin onun eteğini öpercesine kulluk ettiklerini görünce bir milliyetçi olarak heye­can duydum ve ağladım.» Daha sakin görünen hu­kuk talebesi, arkadaşına «Mecliste tepyli milletvekil­leri vardır; nasıl bu rezaletleri açığa vurmazlar» de­di. Cevap: Açıklarlarsa hemen partileri kapanır. Bizim hoca anlatıyor, meğer ki daha neler var. Hele şu Amerikan üsleri; işte bir gün gelecek hepsi bu rezaletlerin hesabını verecek. Hülâsa hukukçu, ar­kadaşını kandırmak için fikirleri bir bir anlattı. Mil lî bir terbiye aldığı aşikâr olan bir gencin bu kadar
zehirlenmiş ve mensup olduğu ordunun subayı sıfa­tıyla orduda ne yolda teîkinatta bulunmak için ha­zırlanmış olduğunu görerek, çok yandım.

Dünya bugün ikiye ayrılmıştır. Bir üçüncüsü yoktur ve olamaz. Mesele fertlerin ve cemiyetlerin irâdelerine mâlik olmaları veyahut büyük emperya­list dâvaların peşine düşmüş olan diktatör zümrele­re bütün kaderini, varını yoğunu, iradesini vakfet­meleridir. İçinde yaşayıp geldiğimiz Sovyet Rusya bu son yoldadır. 1965 senesinde Viyana'da görüştüğüm bir Rus âlimi, «Çar zamanında bizde gayri Rus milletleri Ruslaştırarak, hristiyanlaştırarak camia­mıza katmak yolunda uğraşmalar vardı. Fakat bugün milletimiz, birçok mâsum milletleri cezrî tedbirlerle yok ederek, büyümek, dünyaya ve semâlara hâkim olmak iddiasında bulunanların emrindedir. Bir Rus olarak bu hareketten utanıyorum. Zaten milletimi­zin büyük kütlesi kendisine yarım asırdan beri aşı­lanmakta olan bu hayalî fikirler peşinde sefâlet çek­meğe alışmış. Kazakistan'da bâkir topraklar denilen milyonlarca hektar toprağın halkımızın elinden alı­nıp, onların gelen muhacirlere ırgat edildiğini görür­ken acınıyordum. Çünkü bu insanların muhitinde
büyüdüm. Fakat bu insanların varım yoğunu gasbeder, sefalete mahkûm ederken Demirtav'da çıkan isyanda Kazakların muhacirler tarafından nasıl öl­dürüldüğüne ve milletimizde şefkat namına bir şey kalmadığını görerek bir defa daha acıdım» dedi. Bu zat, bunları Viyana İlimler Akademisi kütüphanesi­ nin yeraltındaki 4. katmda, Allah'dan başka şahidin bulunmadığı bir yerde anlattı. Onun «artık bir daha görüşemeyiz», Dosvedanya, yâni «Aurevoir? diyemi­yorum.» diyerek benden ayrıldığı saati hiç unuta­mam.

«Cumhuriyet Gazetesi», bugün Türk milletine bu propagandaların felsefesini sinsi usullerle telkin etmek hususunda, bir «Türk Pravdası» hâline gel­miştir. Bu nasıl böyle oldu? Merhum Yunus Nadi'nin, Milliyetçi gazetesini bu hâle sokan oğlu nasıl Senatör oldu? Nasıl bu zat, .Türk milletini temsil eden bu yüksek müesseseye Cumhurbaşkanlığı kadrosunda âzâ olarak getirilir. Buna şaşıyorum. Mer­hum Yunus Nadi beyle 1925 senesinde Ankara'da iken iyi tanışmıştım, Ömer Rıza Doğrul, Muharrir Fevzi, Peyami Safa beyler onun yanında çalışırken ben de arasıra makaleler yazar, bu zatın kendisiyle sohbet etmekden hoşlanırdım. Son defa kendisini Bomonti bahçesinde görmüştüm. Masanın üstüne oturttuğu küçük fıçı ile beni de ağırladı. Her nasılsa bilmediğim sebeplerden dolayı üzgün bir halde idi.
Bana Türkistan'da geçirdiğimiz hayatı mufassalan tasvir ederek hâtıralarımı yazmamı tavsiye etti ve gazetesinde neşredeceğini söyledi. Onu orada bırak­tım, sonra bir daha göremedim.

Bu zatın, bu kadar emek sarfederek yaşattığı bu milliyetçi gazetede, nasıl olur da bugün Rus Emper­yalist siyâsetinin sinsi propagandası yapılır. Türk milletini tarihte daima düşman kapısı önünde uyu­yan, ve düştükten sonra, binbir fedakârlıkla esâretten kurtulan gafil kahraman olarak tavsif eden Leon Cahun'ler olmuştur. Bu gazeteyi senelerce okudukları halde: «Birşey yok, işte biraz sivri yazıyor» diye geçen birçok aydın yurttaşlarımı bilirim. Fa­kat bu gazetede Sukarno ve Ho-Şi-Minh'in fikirleri­ne esmpati beslendiği gibi, bu fikirde olmayan in­sanların sözleri, ne için tırnak içine alınarak yazılır diye bunu tetkik eden ve bunları senelerce toplayan adamlar da vardır. Nasıl ki bolşevikler hür dünya­ya karşı savaşlarını kendi memleketlerinden uzak­larda Güneydoğu Asya sahalarında yapmayı tercih
ediyorlarsa, bizde de, milletimizin mukadderatı ba­kımından çok tehlikeli propagandaları ancak Wietnam ve Endonezya sahasında cereyan eden hâdise­lere dair mâsum fikirler söyleyen insanlar kılığına girerek yapmayı tercih edenler vardır.

Kızıl Rusya ve Kızıl Çin, iki damla su gibidir. İdealleri bakımından birbirinden farksızdırlar. İn­san iradesinin mukadderatı bakımından her ikisi de aynı şekilde tehlike teşkil ederler. Fakat Kızıl Çin'­deki hâdiseler ne şekil alırsa alsın, orada Ruslara karşı gösterilen hayal kırıklığına, bir taraftan Rus­ların Çinli arkadaşlarına atom sırrını vermemeleri, diğer taraftan Çin kültürünün ve dilinin istikbalini kendi Rus cihan emperyalizmi gayesine uygun bir
şekle iblâğ etmek ve Rus alfabesi tatbik etmek ve Çini bir kaç millete ayırmak istemeleri sebep olmuş­tur. Birkaç yüz milyon nüfus teşkil eden büyük Çin, aşikâr olan bu tehlikeye karşı ayaklandığı bir sırada, Türkiye, yâni Türk milletinin son mesnedi olan Cumhuriyet Türkiyesi için bundan ibret alı­nacak, bir şey yok mudur?

Dil meselesinde Bolşeviklerin Türk kavimlerine tatbik ettikleri siyaset İlhan Selçuk Beyin anlat­mak istediği kadar hüsnüniyet eseri midir? Bu me­seleyi incelerken iki noktaya ehemmiyet vermek zarurîdir:

  1. 1920 yılında Lenin'in ve onun irşadiyle Pavloviç'in ortaya attıkları yön gösterici fikirler,

  2. Bu fikirlerin o günden bugüne kadar 45 yıl zarfında görülen ve mahiyeti ve ne olduğunu artık tama- miyle meydanda olan tatbikatı,

1920 yılında Kominternin I I . kongresinde Lenin «Milliyet ve müstemleke meseleleri» ne dair meşhur 12 maddelik tezlerini-kabul ettirmişti. Burada Lenin, Komünist cihan inkılâbının tahakkuku gü­nünde tutulacak siyasetin müstemleke ahalisinde sı­nıf farkı hisleri zayıf olduğundan sosyalizm cihan mikyasında yürürlüğe girdikten sonra da sömürgeci memleketler proletaryasının sömürge ülkeler pro­letaryasına rehberlik etmekte devam etmeleri şek­linde tezahür edeceğini madde be madde anlattı.

Bununla Lenin batılı sömürgeci devletlerin prole­taryasına mühim bir tâviz verdiği gibi Rus prole­taryası için de mezkûr 1920 sömürge proletaryası üzerinde rehberlik hakkını koparmış oldu. Bu sene­nin Mayıs ayında Rus Hariciyesinin Yakın Şark mü­tehassısı ve «Yeni Şark» Mecmuasının Müdürü olan Pavloviç Şark işleriyle meşgul mütehassısları çağı­rıp Kominterne ve Baku'da toplanacak Şark Millet­leri Kongresine Lenin'in ortaya attığı tezlerin tat­bikatına dair görüşmeler yaptı. Şarklılardan Çar zamanında tanassur edip Sovyet devrinde Orta As­ya meselelerinde başmüşavirlik rütbesine yükselen Kazak Jangeldi'den başka kimseyi bu görüşmelere çağırmadı. Maamafih Lehli komünistlerden bu top­lantılara iştirâk eden bir zat vasıtasiyle konuşmala­rın mahiyeti hemen o günlerde belli oldu.

Konu Rusya mahkûmu veya ona komşu olan şark ülkelerinde edebî dilin, tiyatronun, dinî fikir­lerin, millî tarih telâkkisinin istikrar kesbetmemiş olmasından istifade ederek hareket etmek, mahallî şiveler esasında millî, edebî diller vücuda getirmek idi. Lenin ve Pavloviç'in tasavvurları Rus şeriatine göre o kadar olgun bir halde ortaya atılmış imiş ki
bunları bugüne kadar değiştirmeğe lüzum görülme­miştir. Mutlaka istikrarlı olması şart olan Rus ede­bî dilinde hiç değişiklik yapılmadı, imlâda da «yet» denilen bir fuzulî harfi kenara atmaktan başka hiç bir tadilât yapılmadı. Şark milletlerinden de Rus istilâ plânlarında kendilerinden gelecekte istifade edilecek olan Ermeni ve Gürcü edebî dilleri ve ya­zıları olduğu gibi bırakdıkları ve dinî edebiyatları­nın ve kilise arşivlerinin neşrine geniş imkânlar sağlandığı halde Türk kavimleri için bir geçiş, devri sıfatiyle Lâtin alfabesi tatbik edilirken eski yazılar­la edebî, tarihî ve dinî eserlerin neşri yolu tamamiyle kesildi. Daha 1928 yılında bu alfabelerin Kiril alfabesiyle tâdili için gereken tedbirler alındı. İşte
mahkûm milletleri Ruslaştırma siyaseti plânlı ola­rak çeşitlendirilen şekillerini değiştirmeden tatbik olunuyor.

Bolşeviklerin 1920 yılından beri tatbik ettikleri 47 yıllık dil siyasetleri tam mânasiyle emperyalistmaksatlar yolunda kullanmak mahiyetinde olmuş­tur. Benim öğrendiğime göre, tatbikat bakımından Sovyetlerin Şarktaki dil ve alfabe siyaseti şu dört şekli arzeder:

  1. Fransız, İngiliz ve Alman dilleri gi­bi asırlarca evvel istikrar kesbetmiş olan dillerin dil ve alfabeleri ki bunda Sovyetlerin diyecekleri bir şey olacağını zannetmem.

  2. İkincisi Çin, Hinci ve Arap dilleri k i bunlara ancak Slav dil ve siyase­tine karşı rakip olmamaları bakımından yanaşılır.

  3. Rus - Slav muhitinde yok olacakları düşünülen diller, Türk ve İran kavimlerinin, Baltık milletleri­nin, Macar ve Romen gibi kavimlerin dilleri.

  4. Slav dil istilâsında Rusların müttefiki olacakları dü­şünülen Ermeni ve Gürcü milletlerinin dil ve alfa­beleri.

Ben burada ancak Rus Bolşeviklerinin Çin ve Türk milletlerine ait çalışmalarına dair öğrendikle­rimi belirteceğim. Çinde hurufat olmayıp işaretler bulunduğundan ve bu işaretleri muasır bir alfabe ile değiştirmek tasavvurları, orasının aydınlarının çok­ tan işgal etmekte olduğundan, Ruslar bunda birçok ham hayâllere kapılmışlardır. Bunları Fr. Michael,
John de Francis ve Joachim Schickel gibi zevat lâ­yıkıyla Öğrenmişler. Rusya'daki Çinli ameleler bil­hassa muallimler arasında başta lâtince, sonra Kiril alfabesi tatbiki hususunda geniş propagandada bu­lundular.

Bu yolda Ruslardan Kolokolov ve Çinlilerden Çu-Çinpai'in ilmî ve amelî çalışmaları oldu. 1950 yı­lında Ruslar Çin Komünist Partisinin ve idare mü­esseselerinin her türlü şubelerine, hattâ vilâyet mü­esseselerine «Komiser» sıfatıyla
hulul edince her yerde açıktan açığa Kiril alfabesi için uğraştılar. Bunun aleyhinde olanları ve lâtin taraftarlarını lekelemeğe kalkıştılar. John de Francis'e göre, Çin en az 13 millete ayrılacaktı. Ancak 1956 da lâtin huru­fatı taraftarları faaliyetlerini ilerletebildiler. Bunda Türkiye'yi numune ittihaz edenler de oldu. Mao-Tse -Tung kendi eserinde dahi Atatürk'ü idealize etmiş­tir. Müslüman Lüngenlerin diline Türkiye alfabesi bâzı tâdilâtla tatbik edilmeğe başlandı. Ruslar ha­yâle kapılmış değillerdi. Onlar Çin'in Batı camia­sından ayrı ve Slav camiasına bağlı olma­sını, ve büyük Çin'in yeni alfabelerle parça­lanmış olmasını istiyorlardı. Rusya'nın kuze­yindeki Fin kavimleri, bilhassa Rus Finlândiyası demek olan Karelya Cumhuriyeti sahasında ise doğ­rudan doğruya Ruslaştınlma siyasetini tatbik etti­ler. 1962 yılı Kasım ayında Alma-Ata'da «Sovyet ka­vimlerinin edebî dilleri kongresi» zabıtnamelerinde Türkiye ve îran hakkında hayret verici malûmat vardır. Ezcümle, Rus Profesörü Skorik, Rusya'nın kuzeyinde yaşayan onbir milletin artık eski dillerini bir daha ihya edemiyecek derecede Ruslaşmış ol­duklarını bütün tafsilâtiyle anlattı. Burada ancak
Sovyetlerin dil siyasetinin neticeleri bahis konusu olmuştur. Şayet Finlandiya 1917 inkılâbında istik­lâlini kesbetmemiş olsaydı o da bu gürültüye gitmiş olurdu. Türk kavimlerine gelince, bu siyaset bilhas­sa Komünist Partisinin 1934 senesinde toplanan 17. Kongresinden sonra zecrî yollara sokuldu.

Bu siyaset tekmil Asya milletleri arasında ilk tahsilin tamimi yolunda görülen olağan üstü rağ­bet ile müvazî olarak ve bunu mahkûm, milletleri Sovyetleştirme ve Ruslaştırma gayreti şeklinde te­zahür etti. 1940 da Kiril harfleri cebren tatbik edi­lince her «Kabile edebî dili» için Rusça - Özbekçe ve Özbekçe - Rusça demek gibi 25 - 50 bin kelimeyi
ihtiva eden lügat kitapları bir seferberlik şeklinde ele alındı. Rusya'nın iç meselesi olarak ele alman bu işe îran'da Tüdeh Partisinin nâfuz sahibi olması ve bizde alfabe inkilâbı dolayısiyle hız verildi, geç­miş asırlarda Müslümanlık yoluyla girmiş ve yer­leşmiş kelime ve istilâhlara karşı düşmanlık alıp yürüdü ve bu iş bu şekilde Rusya'nın içinde ve dı­şında ayni istikamette işletildi. Atatürk zamanında bir millî hareket olan dil meselesi o Ölünce bir «kül­türce nüfuz» (cultural penetration) vasıtasına çev­rildi. Bizde Arapların Kur'an'ı, İranîlerin Şehna­mesi, Gülistanı ve Hafızı olmadığından sahayı boş bulan mütecavizler yavaşça, güya mâsum bir yeni­lik yapıyormuş görünerek dilimizin ismetine, sintaksine saldırdılar.

Bütün Rusya'nın ve komşularının dil ve kültür siyasetleri Rus Komünist Partisi merkezinin dayan­dığı bir ilim heyeti tarafından tanzim olunuyordu. Bu yolda bilhassa Türk ve Moğol dilleri kısmında çalıştırılan bir bilgin hürriyeti seçmiş olduğundan bunun teferruatını öğrenmek mümkün olmuştur.

«Sintaks siyasetinde ancak tahrip prensibi mutta­rittir, kalan tarafları ise dal budaklıdır. Maamafih sintaks inkılâbı dahi ancak Politbüro'nun bileceği istikametlerde inkişaf ettirilebilir. Bu «istikamet­leri» tâyin edenler dilciler ve bilginler değil siyasî­lerdir. Bizde bu işin önderi olan Nurullah Ataç ile 1943 de Edebiyat Fakültesi Dekanının bekleme odasında görüştüm. Devrik cümlelerin ne gibi istika­metlerde ilerletileceğim ve bu hareketin nerelere kadar gideceğini, bunun siyasî cephesinden haberi olup olmadığını sordum. «Bunun ne sırrını ve ne de siyasetini bilirim, bunu İsmet Paşa bilir. Bu şekil cümleler hoşuma gidiyor» dedi. Ataç'ın bu sözünü işitince bir hikâye hatırıma
geldi: Lenin'in yakın arkadaşlarından Balabanova isminde bir îtalyalı kadın vardı. 1919 - 1920 senele­rinde Moskova'da birkaç defa görüşmüştük. Sonra Lenin'le arası açıldı. İtalya'ya döndü. Ben Viyana'da tahsilde iken «Amele Gazetesi» idaresinde çalı­şan yine Rusya'dan tanıdığım bir ' Alman dostumla görüşmeğe gittiğimde Otto Brovm'ı meşhur sosyal-demokrat Kautski ile Balabanova'yı bu adamın oda­sında buldum. Beni görünce kadın çok sevindi. Tür­kiye'yi görmek istiyormuş. Türkiye'ye ait eline ne geçerse okuyormuş. Bir hikâye anlattı: Sovyetlerin Ankara Büyük Elçisi Suriç Paris'e naklolunurken yerine Bükreş Sovyet Elçisi (ismi. galiba Raskohükov) Ankara Büyük Elçisi olarak tâyin olunacak olmuş. Fakat bu zat Moskova'ya dâvet olunca git­memiş, hürriyeti seçmiş ve İtalya'ya gelip yerleş­miş. Balabanova ile hep beraberlermiş. Raskolnikov Suriç Paris'e tâyin olununca kendisini gördüğümü ve Türkiye'de bir fikri geçirmek istersen onu asla Rus olarak ortaya atmıyacaksın, onu dost ve tanı­dıklarınız vasıtasiyle havaya atacaksın. Sonra o fikirleri Türkler kendi fikirleri imiş gibi benimserler denize attığın yemleri yutan balıklar gibi yutarlar ve sizin havaya attığınız fikirleri kendi fikirleri imiş gibi size söylerler» demiş imiş. Şayet Nurullah Ataç
da Rusların şimdi neşrettikleri hal tercümesinden öğrendiğimiz Sabahattin Ali gibi eski bir komünist olmuşsa talimatı bizzat kendisi almış, değilse Suriç'in denize attığı yemleri yutan balıklar gibi bu fikri yutmuş olabilir.

Konuşmalarımızdan kat'î olarak anladığım şu ki sintaks inkılâbı aslâ Nurullah'm kendi içtihat mahsulü değildi. Bu hal diğer Türklerde de böyle idi. Harp esir­lerinden Hüday Bergen isminde bir Kırgız aydım ve Eşref Mahmud isminde bir Başkurt genci bana 1943 yıimda Berlin'den devrik cümlelerle mektup­lar yazıyorlardı. Bir gün bu Hüday Bergen İstan­bul'a geldi. Konuştuğu dil düzgün ve mükemmel Ortaasya Türkçesi idi . Kendisine sordum. Mektup­larını pek bozuk bir dilde yazıyordun, ben seni Kırgızcayı unutmuş, Rusçaya çalışmış birisi zannedi­yordum. Mektuplarını neden öyle yazıyorsun? O da : Bu bize mektepte okutulan edebî dildir. Şimdi o, New - York Umumî Kütüphanesinde
Ortaasya neşriyatına bakan değerli bir memurdur ve artık düzgün Türkçe ile yazar. Eşref Mahmut'u da New - York'ta gördüm. Onun konuştuğu dil mükemmel Türkçe olduğu halde, mektuplarını «Sintaks İnkılâ­bı» tesiriyle yazmış imiş. Şimdi İlhan Selçuk Bey bu «Sintaks İnkilâbı»nı çok ilerletenlerden birisi olarak görülüyor. Bu gibi «Devrim dilcileri» nin sintaksis bozukluğundan başka cümlelerle «dır» yerine «dı» kullanmak ve bâzı ekleri atmak gibi marifetle­ri de görülüyor. Rus mahkûmu Türklerde bilhassa Kazakistan'da bu gibi «Devrim» lerin hâkimiyeti uzun sürmedi. 1962 de Ruslaşmış Yakutlardan oldu­ğunu işittiğim filolog Ubriatova idaresinde Mosko­va'da neşrolunan « Türk dilleri sintaksı üzerinde araştırmalar» ünvanlı eserde muhtelif Türk lehçeleri sintaksma ait makaleler mecmuası bunu gösteriyor.

Sovyet Türk Cumhuriyetinde en çok gayret lügat (lexica) hususunda, Türk lehçelerini Müslüman milletlerle ve batılılarla müşterek kelimelerden te­ mizleyip yerlerine Rusça kelimeler getirmek ve ço­cukların kreşlerde ve mekteplerde Ruslaştırması yoluna sarfediliyor. Bugün de devrik cümlelerle en çok sarılanlar bizimkilerdir. Dil üzerinde ancak dı­şarıdan ilham alanlar hâkim kalıyor intibaı verili­yor. Bugün İran'da Tudehcilerin nüfuzu yok, hele
dilin bünyesine tecavüz edilmiyorsa dahi dili için­den çürütmek yolundaki gayretler berdevamdır. Bunu geçen sene Trabzon'da gördüğümüz İranlı âllm Abbas Zeryabi sinsice işleyen kurtların İran edebî dili vücudunu kemirmeleri şeklinde anlattı, ve Sasani İran'ın inkirazı zamanında husule gelen hali anlatan Firdevsi'nin söylediği şu sözleri nakletti:

«İran'da öyle bir neslin devri geldi ki böyle giderse ne İran dehqani, ne Türk ne Arap kalacak. Farsî dili ancak oyun alay mevzuu olacak.»

Türk dili üzerine çökmekte olan bu büyük teh­likeleri anlatarak 1927 yılında «Türk Yurdu» mec­muasında yazdığım bir makale Pavloviç'e. Öyle do­kundu ki kendi mecmuasında «Novy Vostok 1928, No. 21, 249 - 253» Arşaruni isminde bir Ermeninin yardımiyle «Türk kültür ideolojisinin buhranı» ünvaniyle makale yazıp bir Özbek şâirinin bir sözünü tersite çevirerek «Sizin millî kültürünüz kaynayan deniz dalgaları arasında yüzen bir samandır, ki yok
olmağa mahkûmdur, boşuna çırpmıyorsunuz» dedi. İlhan Selçuk Bey de Türk dilinin mukadderatı hu­susunda iptidaî bir muhite Stanley, Edison'ların medeniyeti girip Üniversitelerin, İlim Akademile­rinin faaliyeti başlayınca yeni yetişen bilginler ilmî eserlerinin mahdut dillerinin sınırlarını zorlamakla uğraşmıyacaklar, bu şekilde Türk dili yerini Rusçaya bırakacaktır, mütalâasında bulunuyor. Pavloviç bana cevaplarında Özbek şâiri Çolpan'm bir şiirini tersine çevirmişti ise, İlhan Selçuk Bey de fikirle­ rini iyi tanıdığım Azerbeycanlı bilgin Sunbatzâde'nin ağziyle «Biz Azeriler zaten Türk değiliz, elbette arada din ve dil değişmeleri oluyor. Zaten Azerbeycan Cumhuriyetini kurmak karan, Baku'da de­ğil 28 Nisan 1920 yılında Moskova'da alınmıştır» sözleriyle teyid etmeğe çalışmıştır. (Cumhuriyet. Ocak 27, 29, 1967). Bugün Sovyetlerin Rus mahkû­mu Türklerde «mahallî dilleri millî kültür kaynağı» yapmak çabası yoktur. Böyle iddialar ancak insan­ların yolunu şaşırtmak için söylenir. Kazak dili için bu şivenin Özbekçeye çok yabancı olan kelime ve tâbirleri aranıyor, halbuki Özbekçe için de «Nevayi dili» diyerek tam Farsça karışık bir şekli aranıyor. Yâni Özbekçeyi Kazakça'dan uzaklaştırmak için bu dile alabildiğine farsî kelimeler katılabiliyor. Bugün Özbekler «Taşkent Akşamı» gazetesinin ismini «Toşkent Okşomı» «eğer»i «agar», «gerek» yerine «kar ak» şeklinde yazmağa mecbur e diliyor­larsa bu onların İlhan Selçuk Beyin dediği gibi, «kendi dillerine tam serbest bırakılmış» olmadıkla­rını gösterir. Çünkü Özbekistan'da Türkçe kelimele­ri İranlı Taciklerin telâffuzuna uygun olarak konu­şan pek az insan vardır. İlhan Selçuk Bey Sovyet­lere ancak «İlkel Türk aşiretleri» ni uygarlığa ka­vuşturmak gibi hüsnüniyet ve fedakârlık nisbet ediyor. Azerbeycan ve Kazak şivelerinin Ruslaşması Çarlık devrinin mahsulü imiş diyerek Sovyetleri böyle suçlardan tenzih ediyor. Yalnız «Entogenez» denilen ve Türklere bütün teferrüatiyle tatbik olu­nan ilmî araştırma prensibi acaba Çarlık zamanında var mı idi? Bu hususların izahına hiç yanaşılmıyor. O halde Türk dili üzerinde yabancı ameliyatı yapıl­masını bertaraf etmek için tek bir çare kalıyor: Bü­yük Millet Meclisinin ve Cumhuriyet Senatosunun bu meseleyi ciddîye almaları ve Türk dilinin bün­ yesini, sintaksını korumak için bir kanun kabul et­meleri...

Şimdi gelelim şu «Etnojenez»e. Etnojenez ve gayesi nedir? Etnojenez kendi emperyalist siyaset­lerini yürütmek için Sovyetlerin uydurduğu bir ilmî araştırma prensibi.' Ruslar Almanlar gibi ırkla, etnik safiyet hülyalarıyle uğraşmazlar. Onlar top­tancı insanlardır. Gayeleri Rusya'yı bir Sovyet ka­zanı yapmaktır. Bu memleket içinde ne gibi ırklar varsa hepsi tek bir Rus dili konuşan bir sosyalist camia olsun bitsin. Bunun için her millete kendisi nin eski mâzisini unutturmak, onu menfî taraftanizah edip milletleri kendi mâzilerine karşı düşman, hiç olmazsa indefferent yapmak, din zaten kalkmış, bu milletleri bir tek ekmek meselesi ve bir tek Rus dili etrafında toplamak. Bu maksatla Rusya'nın her
tarafında Rusluk namına inkilâbı «kaçınılmaz tari­hî zaruret», milletlerin mâzilerinde geçirdikleri de­virleri «karanlık esaret devirleri» olarak tasvir ede­cek yerli «millî» propagandistleri yetiştirmek ve onların eliyle Rus plânlarını tatbik etmektir. İşte bu propagandistlerin eline verilecek birkaç veciz döviz vücude getirilmiştir. Onların birisi de «Etnojenez» dir.

«Büyük Sovyet Ansiklopedisi» (cild 49, s. 248) Etnojenez'i şöyle târif ediyor: Bir kavmin menşei demek olan bu yabancı etnojenez tâbiri Marksizmin insan kolektivlerinin iç gelişme ile husule gelmesi­ni Öğreten talimatıdır. Buna göre bir kavim bir et­nik mebde esasında değil, muhtelif unsurların linguistik, antropolojik bakımlardan karışmaları mah­sulüdür. Bu karışım projesi bilhassa arkeoloji yo­luyla öğrenilebilir. Bu yüzden Sovyet ilim âlemi kavimlerin bir menşe unsurdan türemesi fikrini reddeder. Gerici burjua ilim âleminde hâkim olan ırk biolojisi ve bir kavmin kendi etnik bünyesi için­de bir millet şeklini almasına dair fikirler büyük bir dalâlet ve tamamiyle ayıp şeylerdir.

Etnojenez'in esası Engels'in aile ve hususî mülk ve devlet menşeine dair nazariyelerine dayanır dedikten sonra etnojenez nazariyesini izah ederek Rus bilginlerinden Tokarey (1949- ve Trofimov (1952) gibilerin neş­rettikleri araştırmalar zikredilmiştir. Ruslar bu etnojonez nazariyesini İran'da bu memleketin Türklerini farslaştırma siyasetini takviye maksadiyle, Lâhuti gibilerin eliyle yaymak isterler, fakat bu memlekette etnojenez'in dağıtıcı kuvvet sıfatiyle
ayakta durması için de uğraşırlar. Çünkü etnojenez ancak bir tek yüzlü keskin kılıç olarak iş görür. Rus mahkûmu Türkler için «Türk» (Rus tabi­riyle «Tiürk» ) tâbiri yerine «tiürkoyazıçnıy», yâni «konuşması Türkçe» tâbiri kullanılır, bundan mak­sat bu kavimlerin menşe itibariyle Türk olmıyabilecekleri her hangi bir sebepten Türkçe konuşan kavimler olduğunu göstermektedir. Bu tâbir Sovyet mahkûmu Türk Komünistlerini kızdırıyor. 1962 yı­lında Almaata'da toplanan «Sovyet kavimlerinin edebî dilleri» kongresinde Kazan mümessili Kurbanov, Başkurt mümessili Garibov ve Kazakistan mü­messili Ishakov Rus İlim Akademisi mümessillerine hitab ederek «Siz bununla bizleri Türk değil ancak nasılsa Türkçe konuşan insanlar olarak tanıdığınızı ifade etmek istiyorsunuz» dediler. Bu münakaşa
dönüp dolaşıp yine sin taksa geliyor. Kazak bilgini İshakov dedi k i bizde (yâni Ortaasya Türklerinde) Muhtar Avezov, Aybek ve Kirbabayev gibi yazarla­rımız iki dillidirler (yâni ana dillerinden başka Rus­ça da yazarlar), fakat bunlar Rusçadan kelime ge­tirmekten ziyade Rus stili ve sintakısmı kendi dil­lerine tatbik etmekle vazifelidirler. Bize akraba olan Türk kavimlerine biribirimizle danışarak dili­mizi geliştirmeye imkân verilmeli idi, fakat o im­kânları istisna edilmiştir. (İskliunceny). Sintaksı değiştirmek, devrik cümle, Ruslaştırılmaya mah­kûm edilen Fin kavimlerinde cezri bir surette tat­bik edilmekte olduğunu, filoloji kendidatı Teresçenko, Samoyedlerden Nenes dili üzerinde yapılan ameliyatı misal olarak izah etti.

Çuvaş, Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen, Başkurt, Tatar, Yakut ve Çuvaş Cumhuriyetlerinin ta­rihine dair yine Komünist Merkez Bürosunun ver­diği plânlar üzerine neşrolunan tarih kitaplarında bu etnojenez nazariyeleri zalimâne bir şekilde tat­bik edilmektedir. Yalnız Ermeni, Gürcü ve Tacik Cumhuriyetleri tarihlerinde bu hususta müsama­halı davranılıyor. Tatar Cumhuriyeti tarihinde bu faslı İmadivev isminde bir profesöre yazdırmışlar, bunda Kazan Türklerinin etnik menşei Fin ve Slâv karışımı olarak göstermek için âzami gayret sarfedilmiştir. Umumiyetle Doğu Avrupa Türk kavimle­ri İranlı, Sarmat, Slâv ve yine İranlı As ve Alanlar karışımı olarak göstermek gayretleri ile berbat bir hâle getirilmiştir.

Etnojenez'in Türkiye için tatbik olunan şekli de ötekilerinin aynıdır. Anadolu Türkleri Aryani kavimlerinin ahfadıdırlar. Burada Ortaasya'dan ge­len unsur olmuşsa da yerli («massa») içinde ancak dilini bırakıp eriyip gitmiştir. Sovyet etnojenezi sol fikirli aydınlar vasıtasiyle yaymaktadır. Bunlar, müfrit milliyetçi olup her yerde Türk medeniyeti
izlerini arayan Atatürk'ü de bir etnalojist gibi göstermiye çalışmaktadırlar.

Bu istikamette çalışan Türk aydınları arasında bir ideale bağlılık ve tesanüt göze çarpıyor. Bunları hepsi bunu («etnojenez» tâbirini hiç kullanmaksızın) bir hakikî ilim, tarih telâkkisinin en modern ve en ilmî şekli olarak göstermekte müttefiktirler. Türk Tarih Kurumunun Başkanı Prof. Şevket Aziz Kansu, Fatih'e «biz de Troyaların soyundanız» diye­rek Papa Pius II ye mektup yazarak kendi sülâle­ sinin 13. asırda Horasan'dan kalkıp gelen bir Türk
kabilesi olması yerine Milâddan Önceki devirlerden beri Marmara sahillerinde yaşıyan Aryanilerden geldiğini inandırmayı istemek gibi, Yahya Kemal merhumun tabiriyle, Fatih'e bir aşağılık isnadı için uydurulan hikâyeleri nakletmiş (Cumhuriyet, 13/ 8/1965) ve kendisi için bir otorite olduğu anlaşılan fikirdaşı Sabahattin Eyüboğlu'nun ayni gazetede (Cumhuriyet, 4/10/1962) yazdıklarını hatırlatmış­tır. Eyüboğlu ise Faîih Rıfkı Atay'ın reddetmesine
rağmen Atatürk'e de Dumlupmar zaferi esnasında kendisini Truvalıların ahfadı göstermek gibi bir «etnojenezcilik» isnad etmiş; Azra Erhat ile A. Ka­dirin Dedekorkut'un yanma bir de Homeros'u millî destan şeklinde sunmakla Türk milletine büyük hizmet ettiler diye öğmüştü. Ayni Sabahaddin Eyüboğlu'nun Prof. Mazhar Şevket ile birlikte yazıp
Unesco serilerinde yayınladıkları «Türk sanatı» kitabında da Türkiye Türklüğünün san'at bakımın­dan Anadolu'nun Türkten Önceki sekenesinin gele­neklerini yaşattıkları, Ortaasya'dan zikredeğer bir kültür ananesi getirmedikleri ileri sürülmüştür. Prof. Niyazi Berkes «Tarih Tezinin Temel Kavramla­rı» ünvanlı yazısmda (Yön 16/4/1965) Atatürk'ün
bütün büyük medeniyetleri Türkten getirme arzusu ile bağlı millî tarih anlayışını tamamen tersine tevil ederek onu da ismiyle anmadığı bir «etnojenezci» yapmak istemiş, akabinde arkadaşı Prof. Pertev Naili Boratav da ayni dergide (Yön, 8/10/1965) Garp ve Şark medeniyet anlayışlarına dair yazısın­da bu konuya ait düşüncelerinin arkadaşları Sabahaddin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Halikarnas Balık­çısının bu dergide ve diğer yerlerde bu mevzua ait yazılarında ileri sürülen fikirlerle aynı olduğunu söylemiştir. îlhan Selçuk Bey ise arkadaşlarına nisbeten daha vazıh bir surette bu dâvâyı savunuyor. O da «etnojenez» kelimesini kullanmıyor, fakat kendisi bu Marksist nazariyesinin pişdarlığmı yapı­
yor; kendisinin söylemesi gereken fikirleri Azer­ baycan Sovyet memuru Sunbatzâde'ye söyletiyor.

Azeriler Türk değilmiş, Türklerden çok evvel, 3.000 senedenberi şimdiki vatanlarında yaşamışlar, sonra din ve dil değiştirmeleri olmuş. Bu milletlerin tari­ hinde de böyle imiş. Kazakistan'ın tarihini de o mil­lî bakımdan değil, ancak sınıf ayrılıkları bakımın­dan anlatmış. Bu tarih, Rus istilâsından önce ancak «yabancı saldırganlar» (yâni Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar), «zâlim sultanlar» (yani Kazak han ve sultanları) ve «derebeylerinin «basit Kazakları
soymaları» safhalarını arzetmiş, yâni Rus istilâsın­dan önceki tarih, Türkistan'ı Türkistan yapanların devri böyle imiş. Şimdi Sovyet-Ruslar gelmiş, Orta­ asya Türklerini bu soygunculuk devrinden kurtar­mış ve «mutluluk» devri gelmiş «tanımadıkları ül­kelerin bir ucundan Ötekisine göç eden» bu «ilkel» aşiretlere şimdi «mutluluk devrinde»
Karagandı, Balkaş, Kento, Tekil ve Temirtav gibi şehirler ya­pılıp, medeniyete kavuşturulmuşlar.

Görülüyor ki İlhan Selçuk Bey Sovyet tarih nazariyelerini tam olarak benimsemiş birisidir. Bu yüzden onun yazılarında Kazaklar için dahi «Türk» kelimesini kullanması, Sovyetlerin bize nümune olamıyacağını söylemesi, Kazakların yemeklerini yer­ken kendisine ırkçılık hissi gelerek Anadolu yemek­lerini hatırladığını anlatması ancak göz boyamak için söylenen sözlerdir. O Sovyetlerin Türklere millî sev­gi yerine Rus sevgisi telkin ettiklerinden bahsetmiyor, ancak Ruslaşmanın Çar devrinden geldiğini ve bugün Azerbaycanlıların fazla Slâv eğilimli oldukla­rını söylüyor. O ismiyle söylemediği etnojenez'in daha ağır basacağına inanıyor. Rusya'daki Türkler yalnız şimdiki Cumhuriyetlere ayrılmakla kalmıyacaklar. Çünkü «bir milletin ayrı kollarına göre ma­hallî kültürlere ayrılmaları daha da makbul, çünkü bu bir integration'a varacaktır». İlkel diller Puşkin, Tolstoy, Dostoyevskilerin dili olan Rusçanm ağırlığı altında ezileceklerdir.

Selçuk Beyden önce Sovyet diyarında gezdirilen Melih Cevdet Anday (Sovyet Rusya, s. 50) Azeriler arasında bir «integration'a karşı koymanın dil sahasındaki safhasında temas ederek Azerileri Türkiye'deki dil inkılâpçılarına nazaran daha gerici olduklarını söylemişti. Selçuk Bey ise Rusya Türkleri arasındaki İstiklâl hareketlerini kendilerinden rehber çıkarmayıp Enver Paşa gibi yabancıların rehberliğine başvurdukları yüzünden kendisi için
ilginç olmadığını zikretmekle yetinmiştir. Enver elbette bu «integration»un Türkiye Türklerini de içine almayınca bir integration sayılmıyacağını bilerek hareket ettiği için, Sovyet Rusya'yı gezen Solcular onun hakkında ve dillerini Türkiye edebî Türkçesi ile müşterek hususiyetlerini muhafaza etmek istiyen Azeriler hakkında ancak menfî intibalarını anlatacaklardır.

Bu yazımızda İlhan Selçuk Beyin anlattıklarında görülen bâzı yanlışlar üzerinde duracağım. Esir Türk ülkelerinde yapılan seyahatlerin intibalarıni yazanlar her şeyi tarafsızca, realiteleri tam sadakatle aksettirecek olurlarsa milletimize büyük hiz­met etmiş olurlar. Fakat İlhan Beyin yazıları, önden hazırlanmış sorulara, önden hazırlanmış bir plâna uygun cevaplar getirmiş gibi bir yanıltıcı, kasden uydurulmuş gibi görünüyor. Belki Samed Ağaoğlu'nun Sovyet siyasetini olduğu gibi .aksettiren yazıla­rına karşı Türk diyarının en geri kalan hücra köşe­lerini Sovyetlerin nasıl bir cennete çevirmiş olduk­larını yazması önceki devirlerini kasıtlı oldukları şüphe götürmiyen tahriflerle çok karanlık, Sovyet devrini de çok «mutlu» göstermeyi icap ettirmiştir.

Sovyet tarih neşriyatı komünist Kolhoz hayatı­nı ve Sovyet rejimini insaniyetin en mütekâmil ha­yat tarzı olarak gösterir. Batılılar beşer hayatının bu mütekâmil son safhasına iptidaîlikten esir gü­cüyle yaşama, feodalizm ve kapitalizm devirlerini yaratarak ve yaşayarak ulaşmışlardır. Bozkır Türk ülkeleri ise ne feodalizm ve ne de kapitalizm devir­lerini geçirmeden primitiv bir hayattan doğrudan doğruya en mütekâmil Sovyet sosyalizmine gelmiş­ler. Onları bu mutlu hayata Sovyetler getirmiş. Bu­nu böyle gösterebilmek için «Kazakistan» namına ancak stepte göçebe olarak geçinen Kazakları ele alacaksın, onların köy ve kasabada yaşıyanlarmı de­ğil Taşkent ile Sayram arasında köylerde yerleşmiş Kurama denilen Kazaklar var, onları almayacaksın.

Sovyet âlimlerinin ve siyasîlerinin yarım asır­ dan beri telkin etmekte oldukları bu fikir hiçbir za­man Türk, Kazak komünistleri için câzip olmamış­tır. Buna ciddî olarak muhalefet edenlerin başında da İlhan Beyin «mutlu Sovyet yazarı» olarak tasvip ettiği ve 1961 yılında vefat eden Muhtar Avezov gelmektedir. Çok yakın dostum olan bu zatın Sov­yet yazarları ile birlikte Hindistan'da ve daha sonra Amerika'ya geldiğinde hemşerilerimize emanet ola­rak söyledikleri sözler onun ne gibi bir azap içinde yaşadığına şahadet eder. New - York'ta oteline ge­len Kazaklarla konuşurken yanına gelen Rus partiajanının «Avezov odana git» diye onu köpek gibi kovması ve onun da tıpış tıpış odasına giderken «iş­te hâlimiz budur» demesi Kazak Türklerinin «Biz ilkel bir vaziyetten sosyalizme geçmiş vahşîler de­ğiliz» diyen aydınların ne derece «mutlu olduklarını göstermek için kâfidir.

Kazak aydınları kültür bakımından bütün ta­rihlerini «ilkel» ler olarak geçirmiş olduklarını aslâ kabul etmezler. Çünkü bu hava yalandır. Çünkü Or­taasya Türklerinin muayyen gurupları muhakkak her asır için «göçebe» olmamışlar, göçebe iktisadî hayatı geçirmiş, sonra kasabaya taşınmış, hâdiseler icap ettirdiğinde bir daha bozkıra geçmişler. Göçebe denilen kabileler de aslâ yaz kış göçmemiş, kışı kışlıkta yazı «yaylak»ta geçirmiş. Ortaasya Türkle­rinin hayatı bugün san'at âbidelerinin keşfi Türkçeden başka yine Türkler tarafından Sanskrit, Prakrit, Drahmi ve Sogd yazıları ile yazıp bıraktıkları Buda dini eserleri, alış. veriş vesikaları, ve Hint hikâyelerinin tercümelerinde olduğu gibi halis göçebe unsurların yaşadığı mıntakalarda da bulunmuştur.

Balasagun, Karabalgasm, Yafenç Yasa, Bakırgan, Traz, Maca, İlek ve emsali şehirler bozkır Türkleri­nin yaşadıklaarı bugün Argın, eskiden Argu tesmi­ye olunan kabilesinin şeyhi olan Ahmet Yasevi Tür­kiye'de dahi ciddî araştırmalar konusu oluyor. İlhan Selçuk Beyin Ortaasya Bozkır Türkleri için «tanımadıkları ülkelerin bir ucundan Öbür ucu­na göç ederdi» demesi de bir hatâdır. Çünkü geniş sahalara yayılma ancak büyük fütuhatlar devrinde vâki olmuş, yoksa halk Oğuz destanlarının Milâddan önceki zamanlarda vâki olan Önasya seferleri­ni anlattıkları zamanlarda dahi kabilelerin yaylâ ve kışlaları malûm idi. Hudutsuz sahalarda serseriyane dolaşan kabileler olmuşsa Çinliler bunları ayrıca kaydetmişler, fakat şimdiki Kazakistan (Kaokuy ve Ting-ling) ülkeleri için böyle bir kabileden bahsetmemişlerdir. «Hayvanlar bir yerin otunu yedikten sonra diğer mer'aya geçerler, fakat bu meralar bel­li yerlerdir» demişlerdir. Şimdi Sovyet devrinde bâzı Ruslar Kazak Komünistlerine hitaben «Siz çin­geneler gibi serseriyane dolaşıyorsunuz» demeleri dolayısiyle çıkan fakat matbuata aksetmiyen kav­gaları duyuyoruz.

Kazak aydınları Taşkent, Semerkant ve Alma-ata'da tarih ve lisaniyat konuları üzerinde konuş­mak üzere 1951 yılından beri birkaç defa toplanan «aydınlar kongrelerinde kendi fikirlerini ilmî esas­lara dayanarak savunmuşlardır. Zabıtları ve stenografik hesapları cildler hâlinde yayınlanan bu müza­kerelerde Kazaklar memleketlerine şimdiki gibi or­ta çağlarda dahi yalnız çöl mıntıkaları dahil olma­yıp ovaların dahil olduğunu, medeniyetin cedleri eliyle pâyidar olduğunu, bozkırlarda kuyu, göl, or­man ve kamışlıklar gibi arazi mülkiyeti ve «tülengüt» gibi esir çalıştırma usûlleri yaşadığını vesika­larla ispat etmişlerdir ve ediyorlar. Yâni Ortaasyanın şehirlerinde olduğu gibi bozkırlarında dahi şekli ba­zen sönük olmakla beraber aynı içtimâi gelişmeler cereyan etmiş, devir devir para da bastırılmıştır.

İlhan Selçuk Bey Türkiye'de bir gündelik gazetede Sovyetleri övmek için söylediği bu sözlerini Taş­ kent ve Almaata'da toplanan kongrelerde söyliyecek olursa ancak hakaretâmiz karşılıklar bulurdu. Kazakların büyük millî şâiri Abay (İbrahim Kunanbay) dahi Kazakları Ruslaşmıya sevkeden birisi gibi anlatılmıştır. Ben Abay'm bugün dahi elinde bulunan Divan'ını ve şâirin hayatını pek iyi bilirim. Onda böyle birşey yok, Rusça öğrenmek faydalı olduğunu, bunu bilmeden Ruslarla mücade­le edilmiyeceğini Hiva hükümdarı Mehmet Rahim Han ve ulemadan Mercani gibiler dahi söylemişler­dir. Bu dilin Türkiye Üniversitelerinde öğrenilmesi gerektiğini bugün herkes söyler. Abay'm sözü de
ancak bu kadardır.

Kazakları ilkel insanlar olarak göstermek için uydurulan sözlerden biri de İlhan Selçuk Beyin Sovyet inkilâbmdan önce Kazak dilinde ancak 13 tane kitabın basılmış, bunun da «başka yerlerde» basılmış olduğunu kaydetmesidir. Kazaklar, büyük mütefekkirleri Çokan Velihan dahil, yazılarını hep umumî edebî dil olan Çağatayca yazmışlardır. Geçen asrın son yarısında başlanan Kazak lehçe edebi­yatının tarihini başkaları ile birlikte ben de (Fundamenta II de) yazmıştım. Kazak edebiyatına dair İstanbul Üniversitesinin Türkiyat Enstitüsü kütüp­hanesinde, Hakkı Tarık ve Fuat Köprülü'nün kü­tüphanelerinde bulunanları dahi yüzden fazladır.

Çar zamanında Kazaklarda okur yazarın % 2,5 oldu­ğu halde bugün yüzde yüz olduğuna dair sözler de Sovyet propaganda uydurmasından ibarettir. Çün­kü Çar zamanında' Arap harfleri ile okuyanları tesbit eden bir istatistik olmadığı gibi Sovyet zamanı için de «yüzde yüz» yalandır. Çünkü hâlâ okumasızlıkla mücadele «Kızıl Kazakistan» gazetesinin yazı konusu olarak kalmaktadır. Arada bir gerçek var: O da Sovyet Rusya'da ve Kızıl Çin'de maarife ve
tiyatroya verilen ehemmiyettir. Bütün Asya ülkelerinde okuma, tahsil hevesi hâkimdir. Sovyet tebaaları ancak bununla teselli bulmaktadırlar. Diğer tarafta Sovyetlerin kendileri de eski dinî ve içtimaî terbiyeyi komünizm terbiyesi ile değiştirmek, halkı bilhassa yeni nesil kendisi için kazanmak aynı zamanda Ruslaştırmak maksadiyle eğitime son derece ehemmiyet vermektedir­ler. Cumhuriyet gazetesi yazarını «etnojenez» naza­riyesi tatmin ettiği için Kazakistan'da tahsilin ve «refah»ın teknik bakımdan ne gibi bir şekil arzetmekte olması meselesi, keza 1917 de % 75 olan Ka­zakların bugün yerlerini Ruslara terkederek % 36 ya inmiş olmaları, ellerinde on milyonlarca hektar «bakir toprakların» 1954 denberi kâmilen gaspedilerek Ruslara ırgat yapılmış olmaları gibi meseleler ilgilendirmez. Gerçi ancak 1954 te 26 milyon hektar tutan «bâkir toprakların» cebren işgali Türk tari­hinde hiçbir zaman misli görülmemiş olağanüstü bir hâdisedir ve bu üzerinde durulmaya değer bir konu sayılmamış, yeter k i bu ülkede ahali çoğalsın, biri kırılırsa arkasına başka illerden ikincileri gel­sin yerleşsin. İlhan Selçuk Beye göre bu büyük bir refah, mutluluk ve uygarlıktır. Fakat Kazakistan'da seyahat eden ve bir «az gelişmiş» memleketin vatan­daşı olan bir yazarın Sovyet devrinde geçirdikleri imha ve sefalet hayatlarına göz yummuş, onları gör­memiş, bunları bilâkis refah olarak göstermiş olması kendi başına yine bir büyük tarihî hâdisedir.

Bu memleket neden Rusların eline geçmiş, çün­kü bunlar korkak ve hayat istidadını kaybetmiş kütîelermiş. Bunu da kendisinden çok Prof. Akdes Nimet'in ağzından söyletiyor. Bu muharrir Bolşeviklerin, fikirlerini başkaları ağzı ile Rusça tâbiri ile «başkasının eliyle kor kürüme» (cuiov rukoj jarzagrebat) usulünü tam olarak benimsemiş görünü­yor. Bugün Hindistan arşivlerinde Buhara ve Hive Hanlarının İngilizlere mükerreren müracaat edip yardım alamadıklarını belirten vesikalar çıkmış, İran ve Türkiye'ye başvurmalarından da netice çık­mamış, Çin ise zaten düşman idi. Kuetta demiryolu hattının Türkmenistan sınırlarına kadar uzatılması­nı teklif eden Buharahya İngilizler Asya'nın göbeği­
ne demiryolu gelebileceğini anlatmışlardı. Sovyet­ler Ortaasya kavimlerinin Rusya'ya kendi istekle­riyle itaat ettiklerini iddia ederek cildlerce kitaplar yazarlar. İşte İlhan Selçuk Bey bunları işitmiş, Bu­hara emirinin -60.000 askerinin mukavemet etmeden Çar ordusuna boyun eğmesini manidar bulmuştur.

Bu yazar Rus kültürünün azameti önünde Türkçenin ezilip gideceğini Önden haber veriyormuş tar­zında sözleri ile Türklerin mâneviyatını kırmak işi­ni yaptığının .farkında olmasa gerek. Umarız ki Rus'un bir sel gibi, deniz dalgaları, bir «tabiat hâ­disesi» gibi geldiğine dair Bolşevik propaganda ede­biyatından ilham alarak bir Türk gazetesinde yazılan sözleri okuyucularını yıldırmaz. 1919 Martında Komünist Parti kongresinde İstanbul'un Sovyet ol­duğuna dair haberi müjdeliyen Lenin'in kendisini o günlerde ziyaret eden Ahmet Baytursunov'a, bana ve Dr. Kulavev'e «Bu böyle oldu, bir gün Süveyş Kanalı da bizim olur» demişti. Fakat İstanbul'un Sovyetleştiğine dair «İzvestiva» gazetesinde de ya­zılan haberin yalan olduğu gelen telgraf ibraname­lerinde anlaşıldı. Allaha bin şükür o 'günden bu gü­ne 48 yıl geçti, hâlâ İstanbul Sovyet olmamıştır.

Dünyanın mukadderatının Çin'in komünist olması ile bir dakikada halledileceğine dair kehanetler de boşa çıktı. Çünkü dünya milletleri millî iradelerini Rus - Slâvlara peşkeş çekmek niyetinde değildirler. Maamafih Rusya'nın komşularını içten çürütme siyaseti her vakit onun birinci kozu olduğu unutulmamalıdır. 18. ve 19. asırlarda Kafkasya ve Türkistan'ın Rusya ile iş gören tüccar sınıfı "Ruslara mukavemet manasız" olduğu fikrini yaymakta ona buyuk hizmet etmişlerdir. Bugün ise bu siyaset atoma ve milletlerarası Komünizmin Rusya inhisarına da görünmesi psikozuna dayanmakla daha da müteessir bir şekil almıştır. Türk milletinin, milli ordusuna ve dürüst seçimle işbaşına gelen meclisine sımsıkı sarılmak mecburiyetinde bulunulduğu bir zamanda yaşıyoruz.

SON HAVADİS, 6 , 14, 15, ŞUBAT; 3, 8 MART 1967

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+9
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.