Yükleniyor...

Türkçe

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 04 Temmuz 2017 - 15:00
Son Düzenlenme Tarihi 02 Temmuz 2017 - 10:08
Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu - Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu

Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu - Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu

TÜRK DİLİNİN DEVRELERİ VE MİLATTAN ÖNCEKİ DURUMU

Türk dilinin menşei ve en eski devresi hakkında fikir ve nazariyeleri, kısaca, gözden geçirdikten sonra, şimdi de Türkçenin eskiden yeniye doğru devir devir tabakalanması ile bugünkü ağızlara varıncaya kadar geçirdiği tarihi gelişme hususiyetlerinin krokisini çizmeğe çalışacağız. Bilindiği üzere, tarih öncesi Türk dili yaylımı ve esas karakteri, şimdiye kadar karanlık bir mesele olarak kalmıştır. Bunu ancak Pregrmatikal yani “gramerden önceki devir” e mahsus bir metotla belirtmek mümkündür ki, bu da bugünkü Türk şive ve ağızlarının mukayeseli bir grameri vücuda getirilinceye ve dilinin tarihi gramer gelişmesi tespit edilinceye kadar, pek ağır bir mesele v hatta hipotez olarak kalacaktır. Yalnız şimdilik “en eski Altay dili” adı verilen kaynağın bazı fonetik hususiyetlerinin belirtilmesine çalışılmakla beraber, bu en eski Altay dili kaynağının kendisinin dahi, kesin bir ana kaynak olamayacağı ve kendinden daha eskice devirlere nisbetle bir şive olabileceği kanaati elde edilmiştir. Türkçenin, en eski bir ana kaynağının, bugünkü vasaitle tesbitine imkan görülememesi üzerine, biz burada eski vesikalara dayanarak, ancak Türk dilinin tabakalanması keyfiyetini ana hatlarile tarif, dil bakiyeleri elimize geçen tabakaları ise, taşıdıkları hususiyetlere göre, tesbit edebiliriz. Türk dilinin menşei meselesi hakkında daha önce ileri sürdürdüğümüz bilançoya bağlı kalmak şartile, bu dilin ana kaynağından bugünkü şivelere varıncaya kadar geçirdiği gelişme merhalelerini, aşağı yukarı şöyle bir genel düzene koyabiliriz:

    1. Altay devri = Türk – Moğol dil birliği
  1. En eski Türkçe devri = Proto Türk dil birliği

  2. İlk Türkçe devri

  3. Eski Türkçe devri

  4. Orta Türkçe devri

  5. Yeni Türkçe devri

  6. Modern Türkçe devri.

Bu düzenin birinci maddesindeki Altay devri, yani Türk – Moğol dil birliği devresi hakkında Türk dilinin kayağı bahsinde, kısaca malûmat verilmiştir. Buna eklenecek bir şey olmamakla beraber, ileride, eski Türk lehçelerinde Yakutça ve Çavuşçadan bahsedilirken, bu mevzunun tamamlanmasına da çalışacaktır.

İkinci en eski Türkçe yani Proto-Türk devri, hakkında malûmatınız olmadığından başlı başına dikkat nazarına alınamaz ve daha azla üçüncü maddedeki “ilk Türkçe devri” ile birlikte bahis mevcut olabilir. Birleştirilmiş bu iki devre için haklarında çok az malûmatımız olan, Milattan evvelki ve sonraki Hun ve Bulgar Türk lehçelerini ileri sürebiliriz. Bu takdirde Milattan önceki Türkçe ile Tukyu Devlet’nin kuruluşuna kadar devam eden zaman Türkçesi için birleştirilmiş bir tabaka kabul etmiş oluruz ki, bu da Hun, Peçenek ve Bulgar lehçelerinden ibarettir. Bazı kayıtlarla buraya Hazar Türkçesini de alabiliriz.

Eski Türkçe adını verdiğimiz dördüncü devre hakkında bolca ve kesin malûmat malik olduğundan, bu devreye doğrudan doğruya Göktürk-Uygur Türkçesi devresi diyebiliriz. Zaman itibarile bu devre VI.IX. yüzyılları içerisine alır. Uygur Türkçesine nisbete Göktürkçe daha eski ise de, elimize geçen en eski Uygurca dil yadigarlarının tarihleri kesin olarak tesbit edilemediğinden, birbirini tamamlayan bu iki edebi şiveyi birleştirmekle, daha sağlam bir yol tutmuş oluruz zannındayım.

Bu devre, V-X. Yüzyıllar, tarihi Türk dili gelişmesi içerisinde de incelenebilir. Bu takdirde başlıca aşağıdaki üç bölüme ayrılır: 1. Tukiyu (V-VIII), 2 Eski Uygur (VIII-IX), 3. Eski Kırgız (IX,X)

Beşinci Orta Türktçe devresini Orta-Asya Türk urukları edebi şivesi için “Müşterek orta-Asya Türkçesi” adını verdiğimiz Türkçe ile, Selçukluların ve Osmanlıların hakimiyet kurdukları sahalardaki “Müşterek Anadolu ve Azerbaycan türkçesi” adlandırdığımız muhtelif edebi şiveler teşkil etmektedir. Siyasi tarih bakımından bu devre, bir taraftan Karahanlılar, Selçuklar, Moğollar, diğer taratan da ilk Osmanlılar devri ile Azerbaycan sahasını içerisine almaktadır. Zaman itibarile ise X.XVI. yüzyılları ihtiva etmektedir.

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 52)

Altıncı “ Yeni Türkçe” devresi, XVI, XX. Yüzyıllar arasında birçok Coğrafi alanlarda konuşulan ve zengin bir edebiyat yaratmış olan Türkçe ile muhtelif şivelerdir. Osmanlı Çağatay, Özbek, Azeri edebiyatları bu meyandadır.

Son yedinci maddedeki “Modern Türkçe” devresi altında ise bugünkü canlı ve edebi Türk şiveleri kastedilmiştir. Bunlar birbirinden çok uz ak sahalara dağılmış olduklarından ayrı ayrı incelemeye muhtaç olmakla beraber, Türk dilinin uslüp gelişmesi bakımından, en son merhalesini teşkil etmektedirler. Bu devre bir nevi “ıslahatçılık” veyahut “mücerret söz” arama devresi olarak da vasıflandırılabilir. Yapılışında iki prensip göz önünde tutulmaktadır:

  1. Dilimize şu veya bu vesile ile girmiş olan yabancı kelime ve ıstılahları fonetik ve morfolojik bakımdan Türkçeleştirmek.

  2. Halk dilinden ve yahut muhtelif tarihi Türk dili devrelerinden ıstılah ve tabirler almaktır.

Bu yüzdendir ki, bu devre üzerinde çalışan gramerci ve sarfiyatçılarımız, her şeyden önce diyalektolojik malzemeden faydalanmak mecburiyetindedirler.

Elimizdeki, ekserisi daha işlenmiş dil yadigarlarına dayanılarak çizilen bu kroki, açık söyleyelim ki, kat’i olarak telakki edilmeze. Zira, Türk şiveleri üzerinde yapılan araştırma ve incelemeler, şivelerini tasnifini henüz kesin bir sonuca vardırmaktan çok uzaktır. Nitekim, bugün kırktan fazla lehçe ve şiveler dallanıp budaklanan, Türk dilinin tarihi gelişmesini göz önünde bulunduran L. Ligeti, bir taraftan VI$. Yüzyıldan bu yana gelişen bu lehçe ve şivelerin, ana çizgileriyle tanınmamasını, bir taraftan da malzeme bakımından muvazi olara işlenemediğini ileri sürerek, Türk dilini üç esas devreye ayırmıştır:

I Eski – Türkçe. VI. – IX. Yüzyıllar

Bu Göktürkçe ile Uygurca devrini teşkil etmektedir: Eski Kırgızca da belki buraya eklenebilir. Her üç dil şekli Türkçenin hususiyetini taşır. Bu dillere şimdiye kadar ana Türkçe adı verilmiştir. Biz bu adı, daha eski bir devreye bırakabiliriz. Ana Türkçenin hususiyetleri arasında, uzun vokallerin sistemli bir şekilde varlığı ile artık düşmüş olan h- zikre lâyıktır.

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 53)
II Orta – Türkçe. X. – XV. Yüzyıllar.

Bu devreye girenler bu bilgine göre şu Türkçelerdir:

  1. Mani ve Budda tercümeleri, Uygur yazı dilinin kurulmuş devri.

  2. Çağatay yazı dili devri.

  3. Kıpçak ve Oğuz dil yadigârları devri.

III. Yeni Türkçe devri Türkçenin XVI. Yüzyılından itibaren, bugünkü durumu ve kuruluşu,

Bilginin kendisince de, iki esas noktadan zayıf görülen bu taksim, istenildiğinde, elbette genişletilebilecek bir durumdadır. Mevcut lehçe ve şivelerin daha iyi incelenerek taksimdeki karışık durumları kesinleşince, istendiği şekilde, mevcut taksim grupları içerisinde kendi yerlerini bulacakları gibi, yeni ortaya çıkabilecek kadim devre Türkçesine ait yeni lehçe ve şiveler, üst sınırın genişletilmesile, kendi sahasını elde etmiş olacaktır

İstirdaden şunu da söyleyeyim ki, her iki taksimde de kusurlar bulanabilir. Zira bütün dil tarihi taksimlerinde buna benzer kusurlar daima bulunmaktadır. Nitekim gruplar içerisine alınan bazı lehçe ve şiveler, hala bugün bile karışık bir durum arzettikleri gibi, Milattan önceki Türk dili durumu hakkında da serbest bir fikir ileri sürmek imkanına malik bulunmamaktayız. Zira Türk dilinin ana vatın sayılan Ural ve Altay dağları arasında ki saha bu zamanlarda, tarihi malûmata göre, durmaksızın göç yapan muhtelif şarki Asya kavimlerinin çarpışma ve çekişme sahası olmuştur. Vaktile burası Tohar, Hun, Sak, İraniler, Tebitliler, Türk, Kırgız, Moğol ve saire gibi birbirinden farklı kavimlerin konuklama yeri olmuştur. Başka başka yönlerden akıp gelen bu kavimlerin yerleşme, taşma ve göçmesinde, şüphe şoktur ki, en önemli yeri Türkler tutmuşlardır. Milattan önce Çin’lilerle Hun Türkleri arasındaki çekişme ve mücadeleler tarihçe tesbit edilmiş önemli olaylardan biridir. Hele Miladın ilk beş yüz yılında, orta – Asya ana yolu boyunca akan kavimlerin sayısı, hatırı sayılır derecede büyük olmuştur. Ne yazık ki, tarihçiler bu kavimlerden bahsederken, toplayıcı bir kelime mahiyetinde olan “İskit” tabirini kullanmakla iktifa etmişlerdir. Bir birinden ayrı kavimler topluluğuna işaret eden bu tabir altında, bir bölümü Asya’da, bir bölümü ise Avrupa’da yerleşen kavimlerin anlaşılması gerekmektedir. Dicle’de bu kavimlerin karakter ve menşeler tesbit edilememiştir. Mamafih haklarında birçok fikir ve nazariyyeler ileri sürülmemiş de değildir. Bütün bunların hiç birisine halledilmiş nazarile bakılmadığını gibi, İskit kavim adı altındaki kavimler topluluğunun İran aslından oldukları hakkındaki iddia ve teoriler de kat’i değildirler. Nitekim Müllenhoff’ın, İskit’lerin İran aslından oldukları ileri sürün tezi, V. F. Müller tarafından reddedilmiştir. Bu bilgine göre, menşe bakımından İskit’ler birçok kavimlerin karışmasından türeme bir topluluk olmakla beraber, ilk çağlarda oturak ve İran asıllı olmuşlar; sonraları ise içlerine bolca Ural – Altay menşeli kavimleri dahi almışlardır.

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 54)
İskit’lerin tamamile Ural-Altay kavimlerinden ibaret olduğunu, has adlar üzerine yaptığı filolojik araştırmalarla isbat etmeğe çalışan Neumann’ın incelemeleri, yine V.F. Müller’ce aydın ve açık bir fikir olarak kabul edilmemektedir. Bu işte daha fazla başarı elde eden Geza Nagy olmuştur. İskitlerin milliyeti başlıklı eserile G. Nagy, İskit’lerin Ural-Altay kavimlerinden türediklerini isbat etmiş ve Minns de, onun bu yoldaki incelemelerini ve lisan araştırmaların muvaffakiyetı sayarak, İskit topluluğu içerisinde Ural – Altay menşeli kavimlerin de bulunduğunu tevsike gayret etmiştir. Onların topluluğa girmesi, Minnes’çe, daha sonraki devirlerde olmuştur.

Etnik bakımdan İskit meselesi henüz çözülmemiş olmakla beraber, yayıldıkları coğrafi sahayı dikkat nazarına alınca gerekir Orta-Asya bozkırlarına gerek Altay ve Moğolistan sahasında, bu topluluğuna diğer bazı kavimlerle beraber Türkler ve Moğollar da dahil olmuşlardır. Altay ve Balkan yarımadası nehir adlarını filolojik karşılaştırmalar, birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan bu iki İskit alemi arasında göze çarpacak derecede bir benzerliğin mevcudiyetini göstermektedir. Fakat bu nehir adlarının Ariyani mi yoksa Turâni mi oldukları hakkında şimdilik kesin bir karar vermek yersizdir. Bununla beraber İraniler İskit topluluğuna giren ve aynı zamanda bir kavim adından başka bir şey olmayan Sak kelimesini bütün İskitlere teşmil etmişler ve bu yüzden İskitlere ayrıca Sak da denilmiştir.

İskitler gibi menşe ve dileri şimdiye kadar açıkça aydınlatılamayan kavimlerden biri d Sarmat’lardır. Bu kavmin en genç şubesini Alan’lar teşkil etmektedir. Arap ve garp kaynaklarında bunlar As kaim adı altında zikredilmektedirler. Rus vakanüvislerinde ise Yas olarak geçerler. Orhun yazıtlarında Köğmen dağları çevresinde oturan Az’la, Özbeklerdeki Az ve Kundur Türklerindeki As kabile adları, yukarıki As kavim adile çok yakın bir benzerlik göstermektedir. Avrupa gezginleri bunalar muhtelif coğrafi alanlarda göstermektedirler. Marin’olli bunlardan bahsederken, Çingiz hanın dünya fethine kalkıştığı zaman, yanında 72 Alan asilzadesinin bulunduğunu kaydetmektedir. Lakin dilleri hakkında şimdiye kadar kesin bir şey söylenememiştir. Hatta Yas kavim adının etomolojik izahında birbirine zıt fikirlerde ileri sürülmüştür. Marr Rusça “dil” manasında olan yazık kelimesini iştikakça

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 56)

Yas kelimesile ilgili gördüğü gibi, “Asya” kıt’ası manasında kullanılan, Azia, Asia, Asiya kelimesini de aynı kökten türeme olarak kabul etmektedir. Macar kaynaklarında Kuman kavim adile müteradif olarak kullanılan Iassones ve Iaziges kelimelerin gelince, bunlar hakkında yapılan etomolojik izahlar birbirinden ayrı fikirler doğurmuştur. Hunfalvy Macaristan etnoğrafisine ait bir araştırmasında Macarca saydığı Yazig kelimesini Yas’ın tamamile müteradifi olarak kabul etmekte ve kelimenin manaca ‘yay ve ok kirişi’ olduğundan, esasında bir kavim adı olan kelimeyi ‘ok’ manasında olan “iy” en getirmektedir. Nemeth’e göre ise, Alan’ların halefleri olan Yas’lar, İran asıllı olup, Türk Kuman’larla bir topluluk teşkil ederek o zamanlarda Macaristan’da yerleşmişlerdir. Macar kaynaklar bir müddet Yas kavim adını kullanmayarak, yalnız Kuman kelimesini kullanmakla iktifa etmişlerdir XIV. Yüzyılın başlarında Kuman’larla Yas’lar Bizans hizmetinde de gözükmektedirler.

Tarihleri kafi derece aydınlatılamayan ve dilleri hakkında malzememiz bulunmayan, fakat Türkçe il ilgili bulunduğu iddia edilen kavimlerden biri de Sümer kitabelerinde adları geçen Harri kavmidir. Adı başka başka şekillerde telâffuz edilen bu kavim, uzun bir zaman Şami ırktan sayılmıştır. Hitit dil v medeniyeti ile uğraşan ve bu sahanın gerçek bir bilgini olan Hrozny, son araştırmalarının birinde, bu kavimin ne Ari ve ne de Sami olduğunu kesin olarak ileri sürmekten çekinmemiştir. Bu kavim daha milattan önce üçüncü bin yıldan an beri Suriye’nin şamili ile Halep’ten Ninive ve Asur’a kadar uzanan havalide devlet burarak Babil ile Eti arasında bir köprü vazifesini görmüştür.

Harir’lerin konuştukları dile gelince, bu alanda araştırma yapan E. Forrer , bu dildeki örneklerin yokluğu, eklerin ise toplu bir halde bulunuşu bu dil için çok canlı ve karakteristik bir nokta teşkil etmekle beraber, fiil şekillerinin, çok yerinde olarak, zenginliğine işaret etmiş ve herhangi bir karabet meselesinde münakaşalara girişmeden, yapıca Harri dili ile Türk dili arasında, önemli bir yakınlığının mevcut olduğu kanaatine varmıştır. Fakat ne yazık ki, Milattan binlerce yıl önceki Türk dilini karakterize edebilecek olan bu dil hakkında bugün kafi malûmata ve malzemeye malik değiliz. Son zamanlarda yapılan geniş araştırmalar Hurri dilinin Urart dili ile yakınlığını hatta akrabalığını kesin olarak tesbit etmiş durumdadır.

Nihayet bazı bilginlere göre, Türkçe ile ilgili sayılan dillerden bir de Etrüskçedir. Bu dil hakkında elimizde bugün epeyce mezar kitabeleri bulunmasına rağmen hala fonetik ve morfoloji bakımından adeta el vurulmamış bir durumdadır. Bu yüzden de etrüsk dilinin hangi dil grubuna alınması lazım geleceğini halledilmemiş bir vaziyettedir. Bilginlerden bir çoğu bu dilin kesin olarak Hind-Avrupa dilleri grubuna giremeyeceğini kabul ettikleri halde, aksini iddia eden eski nazariyeciler de yok değildir. Diğer bilginlere gelince, bunlardan J. Artha bu dili fin –Ugor dilleri grubundan. V. Tohemsen ve marr Kafkasya dillerinden, Trombetti ise Hind – Avrupa dilleri ile Kafkasya dilleri arasında, daha fazla Küçük – Asya ve Helenizmden evvelki Yunan ve Ege denizi havalisi dillerinden saymaktadır. Ayrıca Etrüskçeyi Sami dillerden sayanlar da olduğu gibi başka başka dil gruplarına sokmaya çalışanlar da vardır. Fakat bu bilginler içerisinde Etrüskçeyi Altay dilleri grubundan sayanlar, bizi bilhassa ilgilendirmektedirler. Etrüsk’lerin ana vatanını araştıran ve bu sahada başarılar gösteren Brandenstein’in Etrüsk ve Lidya dillerindeki isimlerin tasrifi ile Altay dillerindeki ismi tasrifi arasında bir münasebetin bulunduğunu kabul etmesi, bu nazariyeye çok büyük bir kuvvet vermektedir.

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 58)

Etrüskçenin, Hind – Avrupa dilleri grubundan sayılmayacağını kabul eden Baron Carra de Vaux bazı Etrüsk kelimelerini Türkçe ile izaha kalkışmış, fakat hiçbir sonuca varamamıştır. A. Nehring ise, eti, Lidya ve Likya dillerinin zamirleri üzerinde Ural – Altay dillerinin tesirini kabul ederek, bu münasebetin Ural – Altay dillerinden hangisiyle olduğunu, ilgili incelemeler neticesinde tayin etmek lazım geldiğini de yazmaktadır. Savino Savini ise Estrükçeyi Sami diller ailesinden sayar.

Milattan önceki Türk dili ve dolayısile Türk kültür tarihin yakından ilgilendiren teferruat bir raya toplanacak olursa, bu yalnız az çok Altay-Türk devresi münasebetlerini göstermekle kalmayacak, aynı zamanda eski Ön – Asya ve Orta – Asya kültür ceplerini de aydınlatmaya yarayacaktır. Mukayeseli Türk lingvistiği, ileride çözülmesini üzerine aldığı en eski ana Türk dili gelişmesi ve yayılımı meselesini, gün geçtikçe artan ve yeni yeni kazılar neticesinde meydana çıkan maddi eserlere dayanarak, hallederse, şüphe yoktur ki, Türk dilinin oynadığı rolü daha açıkça meydana koymuş olacaktır. Mukayeseli kültür tarihi araştırmaların bu işte oldukça ağır bir vazifesi olduğu da şüphesizdir. Türk dili araştırmalarının bugünkü durumundan elde edilecek olan kanaat, Türk ana yurdunda doğan ve oradan kendisini okşar muhitlere dağılan kültür herhalde göçebe kültür dairesinin en yüksek seviyesinde bulunan hayvan besleyici atlı kültürüdür. Son araştırmalar, ilk tarih sahasına çıktığı zaman Türkün bu kültüre sahip olduğunu göstermektedir. Bununla beraber, bütü9n bu tezler, daha geniş ve etraflı araştırmalara bağlı kalmakta ve bu yolda geniş bilgi ile çalışacak olan bilginleri beklemektedir.

(Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu Türk Dili Tarihi 1984 (Türk Dilinin Devreleri ve Milattan Önceki Durumu) Sayfa: 59)

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+168
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.