Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 24 Temmuz 2017 - 18:00
Son Düzenlenme Tarihi 24 Temmuz 2017 - 17:54
OSMANLICA DEĞİL TÜRKÇE

OSMANLICA DEĞİL TÜRKÇE

Ömer SEYFETTİN

“Milletler lisan ve millî hars ile ayrılır” Türk milletinin lisanı da Türkçedir. Bütün Turan’da bu lisan konuşulur. Millî hars henüz te'essüs etmek üzeredir. Tabî’î bu da millî uyanıklıktan çıkacaktır. Vaktiyle Almanların da millî bir harsları yoktu. Şimdi uyanan gençler konuşulan tabî'î ve hakikî Türkçe’yi bu canlı lisanı yamaya başladılar. Yaptıkları şundan ibaretti:

1- Arapça, Acemce terkip ve cem kâ'idelerini kullanmak. (ıslahlar müstesna)

2- Türkçeleşmemiş Arapça, Acemce sözler yazmamak ve millî Türk sarfını lisanda hâkim ve müstakil tanımak.

3- İstanbul şivesini nazımda ve nesirde bedâ'at mikyas ad ve yine bu şiveyi bütün Turan’a edebî, mümtaz ve umumî bir edebiyat lisanı olmak üzre kabul ettirmek.

Millet muhabbetinden vatan muhabbeti, vatan muhabbetinden lisan muhabbeti doğar. Herkes söylediği gibi yazmaya, kendi ana dilini, nazik İstanbul lisanını söylemeye, Arapça, Acemce Türkçeleşmemiş sözleri kullanmamaya, Arapça, Acemce sarfıyla terkipler, cemler yapmamaya başlayınca Türklerin müstakil ve “nefsi arif” bir millet olduğunu çekemeyenler susmadılar:

  • Türkçe yoktur! Edebiyat bitiyor. Lisân-ı Osmânî (!)ye yazık oluyor...

Diye bağırdılar. Ali Kemal Bey sanki Patagonya’da yaşıyormuşuz gibi “lisâniyat” ilminin en bariz ve “iki kere iki dört” kadar ma'lûm ve makbul esaslarını ayaklar altına alarak yüksek sesle:

  • Bu lisân Osmanlı lisanıdır.

Dedi. Hayır Ali Kemal Bey, kurûn-ı vustâ'î bir medrese tahsilinden sonra lisan mu'allimi olan Naci merhuma artık yirminci asrın ortasında inanmak ma'sûmiyyetini göstermeyiniz. Bu lisân Osmânlı lisanı değildir. Bu lisân ya'nî bizim lisanımız Türkçedir. Ve “Osmânlı lisanı” diye yaşan ve konuşulan bir lisan yoktur. Bu hakikati en muhtasır bir
“lisâniyât”, bir “selikiyyât” kitabının yapraklarını karıştırsanız hemen anlarsınız. Lakin ben sizi bu zahmete sokmayacağım. Methettiğiniz Şemsettin Sami Beyi söyleyeceğim, onu dinleyiniz.

Diyor ki:

  • Dünyada seme en ziyade letâfet-i bahş-ı lisân İtalyanca ve Rumcadır; diyenler vardır. Lakin tecrübe edenler teslim ve i'tirâf ederler ki dünyada seme en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun ve hayran eden bir lisan varsa o da İstanbul’da ve devletin büyük şehirlerinde tekellüm olunan Türkçedir. Türkçe de ne İtalyanca’nın birbirini te'âküb eden “y”leri ve şeddeli “r”leri, ne Rumca’nın yılan fısıltısını andıran “s” tetâbuları, ve peltek “s” ve “z”leri vardır. Kulağın yoracak, taba nahoş gelecek hiçbir hâl yoktur.”

Şemsettin Sami Bey’e “Türk seveni” diyemezsiniz. Çünkü Arnavuttu. Her mütefennin adam gibi o da milliyetperver idi. Fakat bir Arnavut milliyetperveri idi. “Arnavutluk ne idi, ne olacak?” serlevhasıyla yazıp Bükreş’te Fransızca, Arnavutça, Türkçe olarak bastırdığı küçük ve mühim kitabı şüphesiz görmüşsünüzdür. Bu kitapta Arnavutluğu anlatırken Türkler için söylediği şeyler hiç muhabbete delalet etmez. Lakin bu zatta fen gayreti vardı. Fen namına doğruyu söylüyor, bizim fenle münasebetlerini tamamıyla kesmiş olan zavallı edebiyatçılarımızı uyandırmaya çalışıyordu. Ve fen namına söylerken bizim kalplerimizdeki mukaddes “Turan” heyecanını duymuyordu. Bakınız fen nazarında bir Osmânlı lisanı olamayacağını nasıl anlatıyor:

“Lisan, hiçbir vakit sun'î olamaz. Elsinenin ne suretle tahassul ve tekevvün ettiği bahsine girişsek söz çok uzayacağından yalnız şu kadar deriz ki dünyada hiçbir lisan yoktur ki insanlar tarafından sûret-i mahsûsada yapılmış olsun. Bu son zamanlarda sun'î bir lisan çıkarmaya çalışanların saèyları hebaya gitmiştir. Ve hiçbir vakit netice-pezîr
olmayacaktır. [Tabî'ate karşı sa'yın semeresi olmaz. Lisanlar tabî'îdir. Edebiyat, halkın söylediği lisana tâbidir. Onun dâhilinde ıslahat ve tezyinat yapılır; fakat haricine çıkamaz]

Alışmak dünyada garip şeydir. Biz şimdiki edebiyatımıza alıştır. Bize tabî'î görünür. Lakin bir kere arkaya dönelim! Veysî’nin, Nergisî’nin bir fıkrasını veya Münşe'ât-ı Ferîdun’dan bir mektubu alıp çok Arabi ve Farsi okumamış bir Türk’e veyahut oldukça okumuş bir kadına, sonra yalnız kendi lisanını bilir bir İranî’ye ve nihayet lisanının fesahitine vâkıf bir Arap’a okuyalım, hiçbirinin bir şey anlamayacağını göreceğiz. Demek ki bu kitaplar ne Türkçe, ne Farisi ve ne de Arabi yazılmıştır. Ya bu lisan ne lisandır? Nerede söyleniyor?

Kimler isti'mâl ediyorlar? Sırf sun'î bir lisandır. Şu kadar var ki bu sun'î lisanda kullanılan kelimeler sırf uydurma mühmelâttan olup üç lisandan me'hûzdur. [Lisân-ı Osmânî üç lisandan ya'nî Arabi ve Farisi ve Türkçe lisanlarından mürekkeptir, demek âdet olmuştur. Âdet-i ilâheye ve tabî'ate mugayir olan bu ta'bir ekser kavâ'id ve inşa kitaplarında be buna mümasil kitaplarda zikr ve tekrar olunuyor. Ne kadar yanlış. Ne büyük hata! Üç lisandan mürekkep bir lisan! Dünyada görülmemiş şey! Hayır! Hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Ve akvam-ı ümem beyninde olduğu gibi, elsine beyninde dahi derecât-ı muhtelife de karabet ve münasip olunup her birkaç lisan bir zümre teşkil eder. İmdi söylediğimiz lisan elsine-i Turan zümresine mensup Türk lisanıdır. Buna birinci derecede Arabi’den ve ikinci derecede Farisi’den ba'zı kelime ve ta'birler girmiştir. [Lakin bu kelimeler ne kadar çok olsa lisanın esasını değiştirmez. Meselâ: İspanyolca ve Portekizce’de o kadar kelimât-ı Arabiyye bulunur ki bunların cemi büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lakin mezkûr lisanlar, Arabi ile falan lisandan mürekkeptir, denilmeyip Latin zümresine mensup müstakil lisanlar addolunur] Kezalik İngilizce’de hemen yarı yarıya Fransızca kelimeler bulunduğu hâlde İngiliz lisanı Cermen zümresine mensup bir lisan olup Fransızca’ya yabancı addolunur. Her lisanın me'hûz ve müste'âr kelimelerine
bakılmaz. Esası olan tasrifâtına bakılır. Hatta Nergisi’nin sun'î lisanına dahi üç lisandan mürekkep namı verilemez. Çünkü Türkçe kelimâttan arı denilecek derecede Arabi ve Farisi’ye boğulmuş olan ve ibarede dahi tasrifât “olmak” ve “etmek” fi'illeriyle ve ifade “de, den, ile, siz” gibi Türkçe edevatla oluyor. Dedik. Yine tekrar ederiz: Lisanımız pek
güzel bir lisandır. [Söylediğimiz gibi yazacak ve o şive ve kâ'ide dâ'iresi dâhilinde ıslah ve terakkisine çalışacak olursak lisanın güzelliğiyle mütenasip mükemmel bir edebiyata malik olacağımıza şüphe yoktur.] Arabiden, Farisi’den birçok kelimeler lisanımıza girmiştir. Pekâlâ! Onlar Türkçeleşmiş, herkes biliyor, anlıyor. Biz de Türkçe gibi
kullanıyoruz. Ve ilâh...”

Fenin, âlim bir Arnavut ağzından çıkan şu kıt'asına karşı kulaklarınızı kapar yine:

  • Bu lisan Osmanlı lisanıdır.

Diyebilir misiniz Ali Kemal Bey? Hayır bu lisan Osmânlı lisanı değildir. Türkçedir. Gazetenizin “sütûn-ı ibtihâc”larına “numûne-i kemâl” olmak üzre koyduğunuz ve müstezatlı iki mısrasında tam sekiz tane Farisi kâèidesiyle terkip bulunan tuhaf ve acayip şeyler hiçbir milletin lisanı olamaz. Şekil ve tarz i'tibârıyla İskenderiye Edebiyatı’nı andıran eski milliyetsiz edebiyatın terkiplerini, “endûde, âmûde, ......, besâti” kimi enkazını Türkler asla beğenip okumayacaklardır. Ve ne kadar çalışsanız, Arapça, Acemce terkipler yapsanız konuşulan tabî'î, güzel ve terkipsiz Türkçe galebe çalacak ve Osmanlıca denilen Enderun dili eski divanların şimdi bile artık açılıp okunamayan millî mahbûblu sahifeleri arasında mü'ebbeden gömülü kalacaktır.

ÖMER SEYFETTİN, TÜRK SÖZÜ, YIL : 1 SAYI: 5, 8 MAYIS 1330 PERŞEMBE

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+8
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.