Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 29 Nisan 2015 - 09:13
Son Düzenlenme Tarihi 03 Nisan 2017 - 17:06
OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ İDEOLOJİSİNİN KAYNAKLARI

OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ İDEOLOJİSİNİN KAYNAKLARI

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına, İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin, Almanya yanında savaşa girerek kaybedilen toprakları yeniden elde etme hayali ile girdi. Bu savaşa girilmesinde Türkçü ideolojinin İttihat ve Terakki içinde hakim ideoloji haline gelmesi ve Rusya karşısında Almanya ile birlikte kazanılacak zaferin, Rusya 'da yaşayan Türklere bağımsızlık getireceği ve bunun Orta Asya'da yeni ve büyük bir Türk Devleti'ni yaratacağı düşüncesi de önemli neden oluşturmuştur. Bu beklentilerle Almanya ile birlikte savaşa girilmiş, ancak savaşın sonunda müttefik Almanya'nın yenilmesi ile Almanya kendi sınırlarına çekilmiş, imzalanan barış antlaşmaları ile de Osmanlı İmparatorluğu, galip devletlerce paylaşılma noktasına gelmiştir. Önce Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti, çok büyük ödünlerle silah bırakmış, ardından gelen Sevres Antlaşmasıyla da küçük bir toprak parçasına sıkıştırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, "imperium" niteliğini kaybetmiş ve Türklerin yaşadığı bölgeleri dahi kendi toprakları dışında bırakmak zorunda kalmıştır. Jön Türklerin benimsedikleri Türkçü politika sonucu, imparatorluk içinde yaşayan Türk olmayan unsurlarla devlet arasındaki ilişkiler gerginleşmiş ve bu unsurlar kendi devletlerini kurma sürecine doğru hareketlenmeye başlamışlardır. Devletin sınırları dışındaki Türkleri devletin sınırları içine katma projesi, ülkenin sınırlarını genişleteceğine, tam aksine askeri ve idari hatalar sonucu devletin parçalanmasını gündeme getirmiştir. 1900’lerin başlarında Osmanlıda yaşayan aydınların kafası oldukça karışıktır. Belirli bir düşünceyi benimseyip savunmanın ötesinde, yeni karşılaştıkları Avrupa kaynaklı düşünceler karşısında bocalamakta, Avrupa’dan gelen fikri akımları öğrenebildikleri ölçüde kendi düşünceleri ve geleneksel algılarla harmanlayarak eklektik bir düşünce yapısı oluşturmaktadırlar. Meşrutiyet aydınlarının gündemindeki en önemli sorun Osmanlı’nın devamının sağlanması yani devletin “kurtarılmasıdır”. Devletin kurtarılması için öteden beri savunulan farklı ideolojiler, zamanın koşulları sonucunda birer çözüm olmaktan çıkmıştır. Osmanlıcılık, gayrimüslimlerin, İslamcılık ise Müslüman unsurların imparatorluktan ayrılmak istemeleri nedeniyle savunulması anlamsız düşünceler bütünü olarak kalmışlardır. İşte bu noktada, yeni ve güçlü bir biçimde kendisini hissettiren bir düşünce akımı, Osmanlı aydınlarını etkilemeye başlamış, Batıda belki daha küçük ama doğuya doğru açılmayı, bu yöne doğru sınırları genişletmeyi de sağlayabilecek dinamik bir ideoloji olarak Türk milliyetçiliği ortaya çıkmıştır. Türk milliyetçiliği oldukça yeni ve Avrupa kaynaklı bir düşüncedir. Nitekim bu düşünceyi savunmaya başlayan aydınlar da genel olarak Jön Türk ideolojisinin etkinliği çerçevesinde bulunan aydınlardır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra bu ideolojiyi sahiplenen İttihatçı kadrolar tarafından Cumhuriyet kurulmuş ve Avrupa değerlerini ve kurumlarını esas alan bir devlet yapısı hedeflenmiştir. Milliyetçilik çok uluslu devletleri yıkıcı etki gücüne sahiptir. İmparatorluklar çağını tarihten silen, bunların yerine daha küçük ama daha homojen siyasal yapıları, ulus devletleri ortaya çıkartan da milliyetçi düşüncedir. Ulus devletin ideolojisi olan Milliyetçilik bazen onu ortaya çıkartırken, bazen de ondan sonra oluşturarak, ulus devleti yıpratıcı etkilere karşı uzun süre korumuştur. Milliyetçilik çok uluslu devletleri çözerken yerine kurulan ulusal devletlerin de koruyucu ideolojisini meydana getirmiştir. Bu bağlamda, son kertede Osmanlı Devletini yıkan Arap, Arnavut, Sırp, Yunan milliyetçilikleridir. Her milliyetçi hareket daha sonra kendi ulusal devletini/devletlerini de kurmuştur. Cumhuriyetin kuruluş aşamaları ve daha sonra ulus-devlet düşüncesinin yerleştirilmesi sürecinde, kendisinden önceki dönemi unutturma veya tüm olumsuzlukların tek sorumlusu olarak önceki yapıyı gösterme anlayışının oldukça güçlü bir biçimde kendisini hissettirdiği görülmektedir. Bir anlamda reddi miras olarak nitelenen tutum, Osmanlı döneminin kültürel ve toplumsal yaşamından derin bir kopuşu ifade etmektedir. Yeni cumhuriyet asla eski devlet “ancient régime” gibi olmayacaktır. iktidar seçkinleri, değişik aşamalarda karşı iktidar odaklarını ortadan kaldırabilmek için, bu argümanı bir suçlama ve tasfiye aracı olarak kullanmışlardır. Gerçi bütün devrimler, kendilerinden önceki dönemi olumsuzlayarak kendilerinin devamını sağlamaya çalışmışlar, muhalefeti de, “eski düzen özlemcisi”, “kralcı”, “padişahçı” diyerek tasfiye etmenin yollarını aramışlardır.
Türkiye’de Kemalist reformların uygulama sürecinde, özellikle “laik bir toplum” yaratılabilmesi için toplumsal yapının istenmeyen unsurlarının silinebilmesi temel amaçlardan biri olmuştur. En önemli referanslarından birisinin din olduğu Osmanlı devlet ve toplum yapısı yerine, seküler yapının yerleştirilebilmesi için, İslam öncesi Türk kültürü, toplumsal yaşam ve devlet yapısına öykünme ve bu yapıyı model almaya yönelik bakış açısının güçlü bir biçimde ortaya çıktığı söylenebilir. Özlem duyulan yapı, yeni devlete tehdit olarak görülen inanç, adet ve geleneklerin “temizlendiği”, modern ile ulusalın bir arada bulunduğu bir devlet yapısıdır. Bu doğrultuda, eski Türk devletleri ve tarihi, kültürü ve toplumsal yaşamına ilgi duyulmaya başlanmış, bu yöndeki çalışmalar devlet tarafından teşvik edilerek yeni devletin temel alabileceği bir tarihsel-kültürel zemin yaratılmak istenmiştir. Kemalist milliyetçilik anlayışı ve Türk milliyetçiliği ideolojisi zamanla ayrımlaşsa da, başlangıçta bu motifleri içinde barındıran milliyetçilik düşüncesi, yeni devletin başat ideolojisi haline gelmiştir. Zaman geçtikçe, bu kez cumhuriyetin ilk yılları Kemalist elitler tarafından özlemle anılan yıllar olmuştur. Özellikle, demokrasiye geçiş ile beraber tek parti rejiminin değişmesi ve iktidara ortak olabilecek yeni güçlerin ortaya çıkması, “eski güzel günler” veya “asr-ı saadet” günlerine özlemi tekrar gündeme getirmiştir. Bu özlem o kadar güçlü bir duygu halini almıştır ki, 27 Mayısla beraber bir dönüş yaşanması istenmiş her ne kadar tek partili yapıya geri dönmek mümkün olmasa da, yaşanan ara dönemler ile birlikte cumhuriyet seçkinleri, bir yandan iktidar özlemini gidermiş, diğer yandan sistemin değişimini engelleyici önlemleri almayı sağlamışlardır. Türk siyasal yaşamındaki temel ayırım (dichotomy), modernleşmecilerin kendilerinden farklı yaşam biçimi ve düşüncelere sahip kesimleri modernleşme karşısında birer “tehdit” olarak görmesi biçimiyle ortaya çıkmış ve bugüne kadar da süregelmiştir. Bu ayırım, Türkiye’de batılı anlamıyla gerçek bir demokratik yapının kurulması ve toplumsal barışın sağlanabilmesini de engellemiştir. Cumhuriyetle beraber, modernleşmeci kesim, farklı düşünsel yaklaşımları ya tümüyle reddetmiş ya da kendi ideolojik çerçevesi içinde “ehlileştirerek” onu zararsızlaştırmıştır. Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkmaya başlayan milliyetçi hareketler ve Türk milliyetçiliği ideolojisi de zamanla “Kemalist milliyetçilik” halinde yeniden tanımlanmıştır. Bunun dışındaki milliyetçilik formları ise zararlı milliyetçilikler olarak ifade edilmiştir. Türkiye’de resmi ideolojinin en başta gelen unsurlarından olan milliyetçilik, zamanla enternasyonalist ve sol düşünceyi de etkilemiş, Türkiye’ye özgü yeni bir karışım olan “ulusalcılık” ortaya çıkmıştır.

Kaynak:

Osmanlı Döneminde Türk Milliyetçiliği İdeolojisinin Kaynakları
Turgay UZUN

Doç., Dr., Muğla Üniversitesi, İİBF Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+12
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.