Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 18 Nisan 2016 - 17:00
Son Düzenlenme Tarihi 20 Ağustos 2017 - 20:47
MÜNECCİMBAŞI ŞEYH AHMED DEDE EFENDİ, HAYATI VE ESERLERİ

MÜNECCİMBAŞI ŞEYH AHMED DEDE EFENDİ, HAYATI VE ESERLERİ

NİHAL ATSIZ

Babası, Karaman Ereğlisinden Lûtfullah adında bir çulha olup memleketlerine eşkıyanın fazla sarkıntılık etmesi üzerine Selânik'e göçerek orada yerleşmişti.

«Ahmed» 1041 (= 30 Temmuz 1631 - 19 Temmuz 1632) yılı sınırında Selânikte doğdu, ilk önce o da çulha olmak için bir müddet babasının dükkânında çalıştı. Fakat tahsile ve ilme karşı büyük bir istek duyduğundan çulhalığı bırakarak Selanik Mevlevi tekkesi şeyhi Mehmed 1 Efendiye intisab edip Mevlevi oldu. Şeyhin daima yanında bulunup ekseriya onun müsveddelerini tebyiz ederdi. Sonra zahir ilimlerini de öğrenmek için Selanik müftüsü Abdullah Efendiden ders alıp «telhis» e kadar okudu. 23­24 yaşlarında iken (demek ki 1064-1065 = 1654-1655 yıllarında) şeyhinden izin alarak Istanbula geldi. Galata Mevlevi tekkesi şeyhi Arzî Dedenin yanında kaldıktan sonra Minkarîzâde Yahya Efendiden (sonra şeyhülislâm olmuştur), İbrahim-i Geredîden ve Ahmed Nahlîden tefsir, hadis vesaire okudu. Sonra Kasımpaşa Mevlevi tekkesi şeyhi Halil Dede Efendiye intisab edip Salime göre 10, Şeyhîye göre 15 yıl onun hizmetinde kaldı. Halil Dede Efendiden mesnevi, tefsir, hadis, fıkıh, usul ve maânî okudu. Halil Dede zahid bir derviş olduğundan talebesinin mantık ve hikmet (yani felsefe) okumasına müsaade etmedi. Fakat ilmin her şubesinde olgunlaşmak isleyen «Ahmed» bu iki ilmi dersiâm Salih Efendiden; hey'et, nücum, riyaziyeyi de kendisinden önce müneccimbaşı olan Mehmed Efendiden tahsil etti. Bu kadarla da kanmayıp tıb tahsiline heves ederek o zamanın en tanınmış tabiblerinden Salih Efendiden tıb ve tabiiyat ilimlerini öğrendi. Sonra yine şeyhi Halil Efendinin yanına geldi.

Kendisinden riyaziye ve nücum tahsiline devam etmekte olduğu müneccimbaşı Mehmed Çelebi 1078( = 23 Haziran 1667-11 Haziran 1668) de ölünce onun yerine müneccimbaşılığa tayin olundu.

1078 şevvalinde (= Nisan 1668) padişah Avcı Sultan Dördüncü Mehmed (1648-1687) müneccimbaşıyı huzuruna çağırıp onu imtihan etmek için Enderun ağalarından birinin eline bir billur parçası saklattıktan sonra bulmasını teklif etti. Müneccimbaşı bir kâğıt üzerine usulü veçhile hesaplarını yaparak bulunca padişah kendisini çok takdir etti ve elindeki kâğıdı alarak nasıl bulduğunu anlamak istedi. Fakat tesadüfen kâğıdın arkasında müneccimbaşının bazı borçları yazılı idi. Bunun üzerine padişah kendisine şaka yaparak borçlarını karşılayacak parayı ihsan etti (Râşid Tarihi, 1, 144).

Ava çok meraklı olan padişah ava çıkacağı zaman, çok defa, avların az mı, çok mu olacağını müneccimbaşıdan sorardı. Her defasında onun dediği gibi çıktığından itibarı artmıştı. Bu yüzden devlet işlerinde de fikri sorulur oldu.

1 rebi'yülevvel 1086 ( = 26 Mayıs 1675) günü başlayıp 11 rebi'yülâhir ( = 5 Temmuz 1675) perşembe gününe kadar süren ve büyük şehzade Mustafa'nın sünnet düğünü ile ikinci vezir müsahib Mustafa Paşanın, padişahın kızı Hadice Sultanla evlenme törenine tahsis edilen Edirne şenliklerinde (Râşid, l, 320-328) Müneccimbaşı da bulundu. Büyüklerin meclislerine iştirak etti. Nezaketi ve güzel sözlülüğü ile herkes tarafından sevildi. Bu kırk günlük düğünde her sınıfa bir gün ziyafet verilmiş olup rebi'yülevvel ikinci günü ( = 27 Mayıs) ulemaya, üçüncü günü de ( = 28 Mayıs) sâdât ve meşayihe ziyafet çekildiğinden, Müneccimbaşının da bu iki günden birinde ziyafete iştirak etmiş olması icap eder.

Harem-i Hümâyûn müsahiblerinden bazıları Dördüncü Sultan Mehmed'in huzurunda Müneccimbaşıyı övdüklerinden padişah onu huzuruna kabul etti. O sırada müsahib ve damad Mustafa Paşa da padişahın huzurunda bulunuyordu. Padişah, Müneccimbaşıyı imtihan etmesini Mustafa Paşaya emretti. Paşa, ovucunda öd ağacı parçası saklayarak elindekinin ne olduğunu sordu ve remil ilmi ile bulmasını teklif etti. Müneccimbaşı, bulmak için, usulü üzere remil dökerken paşanın mühürdarı Abdullah Ağa bir nükte yapmış olmak için hafif sesle:

Micmer-i cûd ü sehâdan bir bütün dûd isteriz
Gerçe kim sû-i edebdir bir yakım 'ûd isteriz

beytini okuyarak Müneccimbaşının yanından geçti. O da remilini döküp hallettikten sonra paşaya şu cevabı verdi: «Sorduğunuz şey nebat aslından olup rengi karamsı, kokusu güzel, değerli bir ağaç parçasıdır ki büyüklerce makbuldür. Dumanının kokusu anber gibidir. Cevheri de öd olmak üzere nişan veriyor». Bu cevap üzerine ustalığı beğenilip padişahın musahibi olmuş, Edremit'teki Kemer kazası ve Biga kazası arpalık olarak verilmiştir. Fakat Şeyh Ahmed Efendi, müneccimbaşı ve müsahib olmasına rağmen Mevlevi kılığı ile gezerdi. Müneccimbaşı çok nükteci ve zarif bir adam olduğundan bir gün Dördüncü Mehmed'in kendisine: «Ahmed Dede! Şeyhiniz merhumun hiç kerametini gördün mü?

Söyle de dinleyelim» demesi üzerine: «Şevketli efendim! Şeyhime bu keramet yetişmez mi ki benim gibi hakir bir dervişi devletli efendim gibi yüce bir padişahın meclisi şerefine nail edip yüksek huzurunuza eriştirdi» diye cevap vererek hoşa gitmiş, padişahtan ihsanlar almıştır. Dördüncü Mehmed letaifi sevdiği için «'Übeyd-i Zakânî» nin letaifini Türkçeye çevirip padişaha takdim etmiştir. Müneccimbaşı, Dördüncü Mehmed'in tahttan indirilmesine kadar onun musahibi kalmıştır .

1099 (=1687) da Dördüncü Mehmed tahttan indirilip yerine İkinci Süleyman geçince Mısıra sürüldü. Yerine «Arabzâde Mehmed Efendi » müneccimbaşı oldu. Arpalıklarından «Kemer» yeni müneccimbaşıya, « Biga » da Arif Abdülbaki Efendiye verildi.

1102 (=1691) de hac maksadıyla Mekke'ye gidip iki yıl oradaki Mevlevi tekkesinin şeyhi olarak kaldı.

1105 (=1693-1094) te Medine'ye giderek altı yıl mücavir olarak orada bulundu. Tefsir, Hidâye ve Ekmel okuttu.

1112 (= 1700) de yine Mekke'ye döndü. Hicazda bulunduğu sırada devlet tarafından yine Istanbula ve eski memuriyetine çağırıldıysa da ihtiyarlığını ve yolculuğun zahmetlerine dayanamayacağını ileri sürerek kabul etmedi.

1113 ramazanının son günü ( = 28 Şubat 1702) öldü. Peygamberin zevcelerinden Hadice'nin ayakucundaki Mevlevi mezarlığına gömüldü.

Müneccimbaşı, memuriyet hayatında iken en çok Vanlı Mehmed (= Vânî Mehmed) Efendiyle uğraşmağa mecbur kalmıştır. Çünkü vâiz, padişahın imamı ve şehzadelerin hocası olan bu Vanlı Mehmed Efendi hırıstiyanlara ve mutasavvıflara karşı müteassıb bir düşman olup mütemadiyen onlarla uğraşmıştır.

Müneccimbaşı Ahmed Dedenin «Mustafa» adlı bir oğlu olup 13 zilkade 1123 (= 23 kânunuevvel 1711) te müneccimbaşı olduğunu da «Vekayi'ül-Füzelâ zeyli» nden öğreniyoruz (yaprak: 56a-57a). Molla Mustafa 29 zilkade 1134 (=10 Eylül 1722) perşembe gecesi ölerek Edirne Kapısı dışına gömüldü. Bu Mustafa'nın da « Lûtfullah Çelebi » adında bir oğlu olup Molla Mustafa'nın İmroz kazası içindeki arpalığı, ölümünde, oğlu Lütfullah Çelebiye verilmiştir.

Eserleri ve Şiirleri

Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede büyük bilginlerdendir. Din ilimlerinden başka tabiyat, tıb, riyaziye, rey'et ve musiki ilimlerine de aşina idi. Nücum ilminde pek usta idi. Arapça ve acemce konuşmaya muktedir olduktan başka Türkçe, Arapça, acemce şiirler de yazardı. Türkçe şiirlerinde «Âşık» mahlasını kullanırdı. Müneccimbaşı bütün ilimlerdeki vukufuna rağmen bir tarihçi olarak tanınmıştır. Çünkü onun umumî tarihi derin ve ince bir çalışmanın mahsulüdür. O, Osmanlı Türkleri arasında umumî tarih yazan müverrihlerin en büyüklerinden biridir.

Müneccimbaşı, ilim olduğu kadar da zarif, nükteci ve iyi yürekli bir adamdı. Her mecliste güzel sözler ve nükteler söyler, bir mecliste söylediğini bir daha tekrar etmezdi.

Bir gün aynaya bakıp kendi zayıflık ve halsizliğini görünce ağlamış ve ondan sonra yoksullara çok para vermiştir. Sebebi sorulduğu zaman şöyle demiştir: «ücretle çalışan bir işçi olsaydım kimse beni iki lokma karşılığı olarak bile kullanmazdı. Böyle iken Tanrı beni haremeyne hizmetkâr ve bir cihan padişahına müneccimbaşı yaptı. Suçlarım bağışlanmış olduğu için ağladım».

Eserleri şunlardır:

1— «Âdab-ı Mütâle'a»: Osmanlılarda kendisinden önce bu vadide eser yazan yoktur.
2— «Beyzâvî; Tefsirine Haşiye»: Beyzâvî Tefsirine haşiye yazan Sadreddinzâdeye zeyil olarak yazılmıştır.
3— «Şerh-i kitâb-ı Ahlâk»: Allâme Kadı Adudun Arapça ahlâk kitabının Arapça şerhi.
4— «Cayet ül-Beyân»: Mevlânâ Isâmın acemce istiare risalesinin Arapça olarak şerhi ve tekmilî.
5— «Vesilet ül-Vüsûl ilâ Ma'rifet İl-Hamli vel-Mahmûl»: Mantık ilmine dair bir eser.
6— Talikat 'ala Uklidis»: Hendeseye dair bir eser.
7— «Letaifnâme»: Übeyd-i Zâkânînin Dilküşâ adlı eserinin Türkçeye tercümesi.
8— «Risale-i Mûsikiyye».
9— «Risale fî Tahkik il-Masdar».
10— «Lisân ül-Gayb vel-İlhâm»: Harem-i nebevide okuttuğu tefsir dersleri. Bir nüshası Edirne'deki Selimiye Kütüphanesinde.
11— «Tuhfet ül-Mü'minîn»: Tıb kitabı.
12— «Divan».
13 — «Sahâyif ül-Ahbâr fî Vekayi'il-A'sâr» veya «Câmi'üd-Düvel» adındaki Arapça umumî tarih.

Müneccimbaşının tezkerelerdeki şiirlerini Sadettin Nüzhet toplamıştır. ( Türk Şairleri, I. 303) ki şunlardır:

  • 1 -
    Kâkül-i şebrengin ey meh câygâhımdır benim
    Gün yüzün üzre o bir çetr-i siyâhımdır benim
    Şevk-i ruhsârınla da'vâ-yi muhabbet eylerim
    Hâl û hattın ey perîpeyker güvâhımdır benim
  • 2 -
    Bezm ehline sâkî bu gün imdada mı geldin
    Yâ bî kadeh ü bade heman sâde mi geldin
    Her hûba esîr olmada sad kayda düşersin
    Âşık nicesin âleme âzâde mi geldin
  • 3 -
    Ey dil sakın o çeşm-i siyeh mest-i işvenin
    Destinde hançer-i nigeh-i bî âmânı var
    Servin çemende kaddine hemserliğe senin
    Ey nevnihâl-i bâg-ı letafet ne canı var
  • 4 -
    Jâle dermiş ol dür-i dendâna ey hokka dehen
    Gonceye incinme oldur anın ağzına düşen
  • 5 -
    Nev kîse-i zamaneden ihsan uman kişi
    Hayfâ dirîg suret-i gülden gülâb umar
  • 6 -
    Yine sahn‐ı çemen reşk‐i cinân olduğı çağlardır
    Değil nerkis görünen câbecâ zerrin ayağlardır

Müneccimbaşı büyük şair değilse de şiirlerinde metanet olduğu da inkâr edilemez. 6 numaralı şiiri Hafız Post tarafından bestelenmiştir.

Umumî Tarihi

Kendi zamanının bütün ilimlerini bilen Müneccimbaşıyı biz daha ziyade müverrih olarak tanırız. Çünkü yazdığı tarih ehemmiyet ve değer bakımından öteki eserlerinden üstündür.

« Sahâyif ül-Ahbâr fî Vekayi'il - A'sâr » yahut « Câmi'üd - Düvel » adındaki büyük tarihi 1083 (=1672) yılına kadar gelen bir cihan tarihidir. Fakat diğer büyük Türk müverrihlerinin yazdığı umumî tarihlerde olduğu gibi, bunda da sıklet merkezi müslüman devletlerin tarihidir. İslâmiyet'in çıkışından sonraki Avrupa tarihi pek sathî olarak yazılmıştır. Fakat buna mukabil İslâm tarihi ile islâmiyetten sonraki Arap ve Türk devletlerinin tarihi hem mufassal, hem de iyidir.

Müneccimbaşının, yazdığı umumî tarihe hangi adı koyduğunu bugün kat'î olarak bilemiyoruz. Mevcut yazmalardan çoğunun başlangıcında « Câmi'üd - Düvel » yazılıdır. Hâlbuki Topkapı Sarayındaki Üçüncü Ahmed kütüphanesinde bulunan nüshada «Sahâyif ül-Ahbâr fî Vekayi'il - A'sâr» ismi vardır. Bundan başka kitabın Türkçe tercümesinin de «Sahâyif ül-Ahbâr» adını taşıması dikkate değer. Büyük bir ihtimalle kitabın asıl adı «Sahâyif ül-Ahbâr fî Vekayi'il - A'sâr» olup sonradan istinsah olunan nüshalara - bütün devletleri toplayan bir kitap olduğundan « devletler dergisi» mânâsında - « Câmi'üd - Düvel » denmiştir. Müneccimbaşı, tarihine zamanın hakikati ve kısımları, tarih kelimesinin mânâsı, tarih ilminin tarifi, mevzuu, gayesi ve müverrihte bulunması gereken şartlarla başlıyor. Ondan sonra duyanın yaradılışı ile tarihe girip Osmanlı tarihinin 1083 yılına kadar gelerek tarihini bitiriyor.

Müneccimbaşı, kitabının başlangıcında bu eseri yazmak için başvurduğu kaynakları bildirmektedir. Bunlar 47 si Arapça, 17 si acemce, 8 i Türkçe olmak üzere 72 tanedir.

Bunlardan başka adlarını söylemeye lüzum görmediği bir takım risale ve mecmualara da başvurmuştur.

Arapça kaynakları arasında İbn ül - Esir, Taberî, Ebül-Fedâ, İbn-i Hallikân, İbni-Haldün, İbn-i Hacer. İbn- i Cevzî, Mes'ûdi gibi tanınmış Arap tarihçelerinin eserleri olduğu gibi Osmanlı Türklerinden eserini Arapça yazan meşhur « Cenâbî » nin eseri de vardır. Acemce kaynakları arasında da Reşîdeddinin Câmi'üt-Tevârîhi, Lârînin tarihi, Hamdullah'ın Târîh-i Güzîdesi, İdris-i Bitlisinin Heşt Behişti, İbn-i Bibinin Selçuk tarihi, Aksarayî'nin Müsâmeret ûl- Ahbârı gibi pek mühim eserler bulunmaktadır.

Türkçe kaynakları ise şunlardır: 1) Aşık Paşa Zâde tarihi 2) Ruhî tarihi, 3) Sadeddinin Tâcüttevârîhi 4) Alînin Künh ül - Ahbârı 5) yine Âlînin Hall û'Akdı 6) Kâtib Çelebinin Fezlikesi 7) İbrahim Efendinin Muradnâmesi 8) Cuvares terini tercümesi.Müneccimbaşının yalnız Türkçe kaynakları bile, bugün için, oldukça ehemmiyetlidir. Çünkü Âlinin eserlerinden ancak Künh ül - Ahbârın bir kısmı basılmış olduğu gibi Ruhî tarihi de lstanbul'un hiçbir umumî kütüphanesinde nüshası bulunmayan nadir kitaplardan biridir. Bundan başka kendisi devlet ricalinden olmak dolayısıyla, tarihine mevsuk olarak işittiği bar Şeyleri de almış olabilir.

Sahayîf ül-Ahbâr fi Vekayi' il-A'sârın nüshaları şunlardır:

I— Topkapı Sarayı, üçüncü Ahmed kitapları, 2954. İki cilttir. Birinci cilt 648 yapraktır. İkinci cilt 649­1295 inci yaprakları almaktadır. Her sayfada 31 satır vardır. Başlangıcında (yaprak 2 b) müellif eseri « Sahâyif ül-Ahbâr fi Vekayi' İl-A'sâr » diye adlandırdığını söylemektedir. Birinci cilt 1116 (=1704) yılında istinsah olunmuştur. Kimin istinsah ettîği yazılı değildir. İkinci cilt 1117 (=1705) de Müezzinzâde Ahmed oğlu Hacı Mehmed tarafından istinsah edilmiştir.

Anadolu Selçüklüleri 566 b-593b de, Osmanlılar 1112a-1295a dadır.

II — Esad Efendi Kütüphanesi, 2101-2102-2103. Birinci cilt 1-270 yaprak, ikinci cilt 271-350 yaprak, üçüncü cilt 531 -785 yapraktır. Birinci cildin sonundan birkaç yaprağın kopmuş olduğu anlaşılıyor. İlk cildin başında müzehheb bir başlığın içinde «Târîh-i Cami'üd-Düvel » yazılı olduğu gibi başlangıçta da (yaprak 2a) müellif kitaba Cami' üd -Düvel adını verdiğini söylüyor. Üç cildin de kimin tarafından istinsah edildiği belli değildir. Sayfalar da 41 satır vardır. Yalnız ilk sayfada 36, son sayfada da 13 satırdır. Anadolu Selçüklüleri 2102 numaralı ikinci cildin 372 b-387 b yapraklarında, Osmanlılarsa 2103 numaralı üçüncü cildin 681 a-785 a yapraklarındadır.

III — Umumî Kütüphane, 5019-5020. Sayfa numaralan atılmıştır. Kitabın başlangıcın da (s. 3) eserin adının Cami'üd - Düvel olduğu yazılmaktadır. Birinci cilt 1334, ikinci cilt 1214 sayfadır. Sayfalarda 33 satır vardır.

Anadolu Selçüklüleri birinci cildin 1144 - 1195 inci sayfalarında, Osmanlılar ikinci cildin 850-1214 üncü sayfalarındadır.

IV — Nuruosmaniye, 3171 -3172. Bunda da kitabın adı Cami 'üd - Düveldir. Kötü bir nushadır. Yazısı okunaksızdır. Sayfa kenarlarına birçok ilâveler yapılmıştır. Birinci cilt 341 yaprak, ikinci cilt 815 yapraktır.

Anadolu Selçüklüleri birinci cildin 352 a - 368 a yapraklarında, Osmanlılar ikinci cildin 693 b-815 a yapraklarındadır.

V — Hamidiye Kütüphanesi, 915. Bazı kitap tasnifleri yüzünden buraya kimseyi sokmadıklarından Hamidiye nüshasını göremedim.

VI — Edîrne de Selimiye Camisi kütüphanesinde de bir nüshası olduğunu Bursalı Tahîr Bey söylüyorsa da (Osmanlı Müellifleri, III, 143) numarasını bildirmiyor.

VIII — Bir nüshasının da Kahiredeki kıral kütüphanesinde bulunduğunu bize Babinger haber veriyor (Die Geschichtsschreiber der Osmanen und ihre VVerke, 235).
Kayserideki Râşid Efendi kütüphanesinde de bir nüshası vardır. Hasan Fehmi Bey Merhum Anadolu Selçüklülerini bu nushadan tercüme etmiştir. Fakat o da numarasını bildirmiyor.

Sahâyif ül-Ahbârın Türkçe Tercümesi

Müneccimbaşının büyük tarihî eseri, Üçüncü Ahmed zamanında, Sadırazam İbrahim Paşanın emriyle Türkçeye çevrilmiştir. Esasen Üçüncü Ahmed zamanı böyle birçok tercümelerin yapıldığı bir ilim ve maarif zamanıdır. 1285 ( = 1868) te Istanbuldaki Matbaai Amire de basılan tercüme üç cilttir. Adı da «Sahâyif ül-Ahbâr» dır. Birinci cildin birinci sayfasında şunlar yazılıdır:

«Sultan Mehmed Hân-ı Sâlis'in [4] zamân-ı sa'âdetinde re'îs ül - müneccimin olan fâzıl-ı muhakkik derviş Ahmed Efendinin tertîb ettiği Sahâyif ül - Ahbâr nâm Arabî tarihin Sultan Mehmed Hân-ı Sâlis asrı üdebâ ve 'urefâsından şâ'ir-i meşhur Nedim Efendinin eser-i himmeti olan tercümesinden cild-i evveldir».

Bu ifadeye göre eserin şair Nedim tarafından tercüme olunduğu anlaşılıyor. Zaten birinci cildin ikinci sayfasında Osmanlı padişahını överken İran şahının, onun yanında bir fincancı Acem gibi kaldığını söylemesi de Acemleri sevmeyen Nedim'in ağzına yakışacak bir ifadedir. Biraz daha aşağıda da (s. 4­5) meâlen şunları söylüyor: «Sadırazam İbrahim Paşa ilimleri, fenleri severdi. Bilhassa padişahlarla vezirlere lâzım olan tarihi seviyordu. Bir gün meclisinde Sultan İbrahim oğlu Sultan Mehmed'in zamanında müneccimbaşı olan merhum derviş Ahmed Efendinin Sahâyif ül-Ahbâr adlı tarihinin bahsi geçti. Bunun üzerine sadırazam böyle değerli bir eserin meçhul kalmasını doğru bulmayıp münşîyâne tekellüflerden uzak, sade Türkçeye tercüme olunmasını istedi. Bu hizmeti Nedim'e havale etti. Nedim de 1132 cemaziyülâhırında (=Nisan 1720) tercümeye başladı».

Üçüncü cildin sonunda da aynen şunlar var: «'Avn-i Hak ile işbu evrâk-ı perişanın tesvidi 1142 sene-i mubârekesi şevvâl-i şerifinin yirmi beşinci cum'a günü (= 13 Mayıs 1730) ba'de selât-i cum'a resîde-i derece-i ihtitâm olmuşdur».
Demek ki Nedim bu büyük eseri 1132-1142 ( = 1720-1730) arasında, yani 10 yılda tercüme etmiştir. Böyle büyük ve ciddî bir eserin de 10 yılda tercüme olunması tabiidir. Fakat buna rağmen tercüme tam değildir. Kitabın mühim bir kısmı kısaltılarak Türkçeye çevrilmiştir. Nedim bilhassa mühim gördüğü kısımları aynen tercüme etmiştir: Abbaslılar, Osmanlılar gibi.

Şimdiye kadar Nedim tarafından tercüme olunduğu umumiyetle kabul edilen ve tercümenin başındaki ibareden de Nedim'in tercümesi olduğu anlaşılan Sahâyif ül-Ahbâr'ın, yalnız Nedim değil, Nedimin de iştirak ettiği bir heyet tarafından çevrildiğini söyleyen başka bir kaynak vardır. Bu kaynak Dayazâde Mustafa'nın Selimiye adlı eseridir (Sadeddin Nüzhet, Türk Şairleri, I, 303). Ali Emirî kütüphanesinde 924 numarada bulunan bu esere göre Müneccimbaşı tarihi Maktul İbrahim Paşanın tenbihi ile Vehbi Efendi, Neyli Efendi, Reis Mustafa Efendi, Ruhi Efendi, Râşid Efendi, Çelebizâde, Râzî Efendi, İlmî Efendi, Subhi Efendi, Müstakimzâde Mustafa Vefa Efendi, Serkâtib Hıfzı Efendi, Şair Nedim Ahmed Efendi ve hâcegândan ve ulemâdan sairlerinin iştiraki ile tercüme olunmuştur. Kitap bunlara taksim olunmuş ve tercümesi bir haftada bitmiştir. Kitabın ilk kısmı Nedim tarafından tercüme olunduğu ve en selis o tercüme ettiği için kitabın mütercimi olarak Nedim tanınmıştır.Dayazâde'nin iradesiyle Türkçe Sahâyif ül-Ahbâr'ın başı ve sonundaki ifadeler arasında birbirini tutmayan yerler vardır:

1— Sahâyîf ûl-Ahbâr'a göre kitabı tercüme eden Nedim'dir. Dayazâdeye göre Nedim'in de dâhil bulunduğu bir heyettir.

2 — Sahaya ûl-Ahbâr'a göre kitap 10 yılda tercüme olunmuştur. Dayazâdeye göre bir haftada Türkçeye çevrilmiştir.

Birinci meselede ki iki rivayetin birbiriyle bağdaştırılması kabildir: Kitabın tercümesi Nedim'e havale olunmakla beraber kendisine yardımcı arkadaşlar verilmiştir. Kitabın başlangıcını da Nedim tercüme etmiş ve yazmıştır. Fakat 10 yılla bir hafta arasındaki büyük farkı kapatmaya imkân yoktur. Kitabın bazı kısımlarının kısaltılarak tercüme olunduğunu göz önünde tutsak bile yine bir haftada tercüme olunduğunu kabul edemeyiz. Çünkü Dayazâde tercüme eden heyetten 12 tanesinin adını saydıktan sonra hâcegândan ve ulemâdan diğerlerinin de yardım ettiğini söylüyor. Mütercimler heyetini 20 kişi olarak kabul etsek bile yine bu kitabın bir haftada tercümesine maddî imkân yoktur. O halde bu mesele şimdilik şüpheli olarak kalmaktadır.

Türkçe Sahayîf ül-Ahbâr'ın Osmanlılar kısmı, yukarda da söylediğimiz gibi, Arapçasından aynen tercüme olunduğu için mühimdir. Nuruosmaniye kütüphanesinde 3129 numaradaki eser Sahayîf ül- Ahbâr'ın yalnız Osmanlılara ait kısmının tercümesi olup 252 yapraktır. Her sayfa da 27 satır vardır.

Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri, Nihal ATSIZ, 1940

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+71
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.