Yükleniyor...
Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar

Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar

MİLADİ VII.-X. YÜZYILLARDA SIR-DERYA

OĞUZLARININ MADDİ KÜLTÜRÜ HAKKINDA

NOTLAR

EMEL ESİN

Levha 355-366

Miladi IX.-X. yüzyıllarda Oğuzların merkezi Sır-Derya’nın Aral gölüne munsabında bulunmakta idi. Oğuzlar bu ile ne zaman ve nereden gelmişlerdi ? Tolstov’un , antropolojik araştırmaları ışığında 1960 sıralarında vardığı neticeye göre Oğuz boyları Aral Gölü güneyinde Avesta’nın Kanha Çin tarihlerinin “K’ang-kü”, Kök – Türk kitabelerinin Kengeres adını verdiği göçebeler devletinin sınırları içinde milattan önceki yüzyıllarda teşekkül etmişlerdi. M.Ö. V.-IV. yüzyıllardan Tagisken türbelerinde (lev. 356/a) kalıntıları bulunan iki ayrı ırktan göçebeler Eurepeoidler ve Mongoloidler birbiri ile karışmış ve bunların ahfadı Sır-Derya Türk ve Hunları olmuştu. Hamilton’un hulasa ettiği ve Tagisken türbelerindeki kazılardan önce Tolstov’un da inandığı bir başka görüş ise Sır-Derya Oğuzlarını Kök – Türk yazıtlarındaki Tokuz – Oğuzlar’a yani Uygurlara bağlamaktadır. Tokuz – Oğuz boyları Hun ve Kök – Türk devrinde Batı'ya göç etmiş ve Orta Asya’da Batı'ya ve Güney'e yayılmışlardı. Belki Amu-Derya kıyısında Ahrun ve Şuman’da M.S. 630’da iki devlet kurmuş bulunan ve “Hi-su” Türkleri diye anılan güney Orta Asyalı Oğuzlar da aynı devirde güneye yerleşmiş boylar idi.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 711)

Orta Sır – Derya'da Kengeres devrinden (M.Ö. II.- M.I. yüzyıllardan) Artuk şehrinin harabelerinde bulunan Kök – Türk harflerinin arkaik bir şekline benzer yazı Türklerin erken devirde Sır – Derya’ya gelip hatta yazılarını geliştirdikleri ihtimalini desteklemektedir. Esasen antropoloji ve maddi kültür tarihi sahalarında çalışanlar da, M.Ö. V. yüzyıldan itibaren Kök – Türk devrine kadar ve daha sonra, bir kez değil, mükerreren Doğudan Sır – Derya’ya gelen göçlerin izlerine işaret etmektedirler.

Kronolojiyi gözden kaybetmemeye itina eylemek ile beraber Sır – Derya boyunca uzanan Oğuz bölgesinde maddi kültür eserlerini tespite çalışırken Kuzey'den Güney'e doğru coğrafi bir sıra takip ettik.

1- Yangı-Kent:

Sır-Derya’nın Aral gölüne eski munsabının kuzeyinde ve şimdiki munsabın güneyinde Kuvan – derya munsabının ise kuzeyinde 460 K, 630 D hizasında üçgen şeklinde ve ucu güneye bakan bir yarım ada bulunmaktadır (harita 1) Bu yarım adanın bataklık ve sazlık çevresinde Tolstov Oğuz Yabgusu'nun başkenti Yangı – kent (bugünkü Can – kent) ile bir kaç surlu şehir ve kale harabeleri daha bulmuştur. Can – kent ile Kök – kesken ve Kök – kale’de Tolstov araştırmalar yapmıştır. İslam kaynaklarında Yangı-Kent’in Arapça ve Farsça adlarının kıdemine dayanılarak bu şehrin İslamiyet’ten sonra kurulduğu sanılıyordu. Halbuki Yangı-Kent ve diğer iki şehirde yapılan araştırmalar bu şehirlerin alt tabakasının belki miladi ilk yüzyıllardan olduğunu gösterdi. Tolstov’un fikrine göre burada Ptolemaios’un M.Ö. II. yüzyılda Augasoi dediği belki proto – Oğuzlar yerleşmiş idiler. Bu neticeye yapı ve keramik hususiyetlerinden varılmaktadır (lev. 356/b ve 357). Sır-Derya vadisinde milattan önceki yüzyıllarda Kanha – “K’ang-kü”- Kengeres devri ile Kuşan tesirlerinin duyulduğu ilk beş miladi asır ilk safha sayılmaktadır. İlk safhada kullanılan çiğ tuğlalar hep eş ve küçükçe boyda idi ( 25 X 50 ile 12 X 50 sm) (lev. 356/b, grup I).

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 712)

Bernştam’ın Kök – Türk devri dediği M.S. VI.-VIII. yüzyıllara Tolstov bir Hvarizm hükümdarlarının adı olan Afrig ismini vermişdi. Şimdi umumiyetle “T’u-küe” (Kök – Türk) adı tercih edilmektedir. Kök – Türk devrinin yapı ve keramik hususiyetleri Sır-Derya'da bütün Türkistan’da olduğu gibidir. Yapıların hususiyeti bir sıra “pahsa” denen büyük boyda dört – köşe yüzlü (40 X 40 veya 36 X 36 sm.) güneşte kurutulmuş toprakdan bloklar ile bir sıra (11 X 40, 9 X 36 sm) ince uzun yüzlü çiğ tuğlanın muntazaman birbirinin üstüne örülmesidir. Kök – Türk devri tuğlalarının damgaları da ayrıdır (lev. 356/b, grup II). Kök – Türk keramiğinin (lev. 357) hususiyeti Ageeva ve Marşak’ın araştırmalarından da anlaşıldığı gibi daha soluk renkli fakat kalıp basmak suretiyle çok zengin şekilde süslenmiş olmasıdır. Tolstov Yangı – kent çevresinde (lev. 357/e, f) çıkan soluk mavi ve kalıp basılarak süslenmiş bir cins keramiğin Orkun kıyılarında Kök – Türk mezarlarındakine benzediğine işaret eder. Oymalı keramik Kök – Türk devrinde mimaride de kullanılıyordu (lev. 357/a, c).

Sır-Derya’da IX. yüzyıl ile X. yüzyılın ilk yarısına Oğuz devri denmektedir. Oğuz devrinde de yapı ve keramik hususiyetleri Kök-Türk devri ile eşdir. Başka istihaleleri ileride kaydedeceğiz.

Sır-Derya’da X.-XII. yüzyıllarda Hakani (Kara – hanlı) kültürü yaygın idi. Hakani devrinde ve daha sonraki yapılarda “pahsa” ve tuğlaların boyu küçülmüş ve “pahsa”lar 18 – 22 X 18 X 22, tuğlalar ise 18 – 22 X 6 sm boyda olmuştur (lev. 356/B) Hakani devrinin önemli olayı Hakani Türkleri'nin Çin ve Uygur illerinden getirdikleri anlaşılan sırlı keramik tekniğinin bütün Türkistan'a ve Sır-Derya’ya da yayılmasıdır. Sır-Derya bölgesindeki Hakani keramiği ekseri beyaz üzerine sır – altı çiçekli tezyinat ile tebarüz eder.

Yangı-Kent Kök – Türk devrinde muhtemelen yeniden inşa edilmiş aşağı – yukarı Doğu – Batı yönünde gayr-i muntazam bir (T) harfi şeklinde bir surlu şehir idi. (lev. 358/a). Şehrin Doğu – Batı cihetinde uzunluğu 375 m kadar eni, ise Doğuda 300 m, Batıda 225 m idi. Şehrin ortasında Doğu – Batı yönünde bir büyük cadde ve bu caddeye amud sokaklar boyunca, evler dizilmişti. Muhtemelen hükümdar ordugahı olan iç kale şehrin Kuzey – Batı köşesinde bulunuyordu. İç kalenin avlusunda da birbirini amud olarak kesen sokaklar vardır.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 713)

Şehrin dış surları şimdiki yıkık vaziyetten anlaşıldığına göre asgari 8 m yükseklikte idi. Doğu duvarını Tolstov nisbeten yıkılmamış halde bulmuştu. Doğu duvarının 3 metre kadar yükseklikdeki alt kısmı 40 X 40 X 9 sm ölçülerinde dar tuğlalar ile duvarın üst kısmı ise 1,35 boyunda “pahsa” ile örülmüştü. Küçük ve büyük tuğla sıraları kamış yatakları ile birbirinden ayrılmıştı. “Pahsa”ların hamuru içinde belki az erken devre ait kırmızı keramik kalıntıları göze çarpıyordu. Doğu duvarında kulelerin üstüvani şekilde olup birbirinden 30 m kadar uzaklıkta bulunduğu anlaşılıyordu. Kulelerin eni 3 m kadar vardı. Doğu duvarının aşağı yukarı ortasında bulunan çift kapı içeri girmeği zorlaştıracak tarzda inşa olmuştu. Dış kapı yarım üstüvane şeklinde ve 15 m kadar eni olan bir büyük kulenin kuzey yanında bulunuyordu. İç kapı ise, dış kapıya amud olarak, şehrin Doğu duvarından açılmıştı. “Amud giriş” denen bu tarz girişte düşman yanında bulunuyordu. İç kapı ise dış kapıya amud olarak şehrin Doğu duvarından açılmıştı. “Amud giriş” denen bu tarz girişte düşman yandan içeriye girdiği için kendini kalkan ile koruyamamakta idi. Oğuz ilinde yaygın olan “amud girişi” tarzı Creswell’den öğrendiğime göre Tokuz Oğuz neslinden İbn Tolun’un Mısır’da yaptırdığı camide de tatbik edilmişti.

Kök – kesken kale yine Kök – Türk devrinden dört köşe şekilde biri ordu – kalesi etrafında belki Oğuz devrinde teşekkül etmiş çok köşeli bir surlu şehirdi. Kök – kale ise yine Kök – Türk devrinden uzun – müstakil bir şehirdi ve iç kalesi toparlak şekilde idi.

Selçuk’un kalesi Cend , (lev. 365/6) Sır-Derya’nın aşağı vadisinin az cenubunda Kuvan-Derya’ya yakın bulunan bugünkü Can-Kale (bkz. harita II) harabeleri yerinde idi. Cend’in doğusunda yine eski bir şehir olan Aşnas’ın harabeleri bulunmaktadır. Cend, Moğol devrinde de bir merkez olduğundan eski topografisi çok değişmiş bulunmaktadır.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 714)

2- Baba-Ata:

Idrisi (1099-1165) Sır-Derya’nın aşağı ve orta vadisinin doğusundaki Karacuk (Kara – tağ) silsilesinin zirvelerinde Oğuz kalelerinin karşı – karşıya dizildiğini rivayet etmekte idi. Nitekim Dede Korkut destanlarında Karacuk dene bugünkü Kara – tağ’ın orta silsilesinde nice kale ve surlu şehir kalıntıları bulunmuştur. Biz bu muhitten bir numune olarak Karcuk Dağları'nın Kuzey eteklerindeki Baba – Ata adlı surlu şehir seçtik (Baba – ata adı İslami devirde yaşamış bir veliyi anmaktadır). Baba – Ata’yı seçmemizin sebebi bu şehrin Kök – Türk devrinde kurulmuş olup Doğu Türklerinin “ordu – balık” dediği ve iç – içe iki kaleden müteşekkil surlu askeri Türk şehrinin hususiyetlerini açıkça arz etmesidir. Arkeolog Ageeva Baba – Ata’da görülen hususiyetlerin bütün Kök – Türk devri şehirlerinde mevcut olduğunu işaret eder. Ageeva’nın saydığı misaller arasında Aral Gölü Güneyi bölgesinde yani Baba – Aya’ya yakın bulunan (bkz. harita II) Teşik – kale’nin rekonstitüsionu yapılmış olduğundan fikir vermek üzere burada gösterdik (lev. 358/c). Baba – ata’nın bulunduğu bölgede “ordu – balık” denen Kök – Türk şehrinin bir tarifi de Maksidi tarafından yapılmıştı. Makdisi Baba – Ata'nın doğusunda Talas vadisinde (bkz. harita II), bir Türkmen beyinin Ordu adlı başkentinden bahsediyordu. “Ordu – balık “ şekli ve tarihçesi Tolstov ve başkaları tarafından araştırılmış bulunmaktadır. Orta Sır – deryanın az batısındaki Sayram (İspicab) bkz. lev. 365/2 münasebetiyle Bernştam Kök – Türk şehri ile Kengeres geleneğindeki şehrin farklarını tebarüz ettirmişti. Kengeres geleneğindeki şehir bir kaç boyun birlikte yaşaması için ön görülmüş mahallelerden müteşekkildi. Kök – Türk şehri ise hükümdar veya mümessilinin “ordu” müstahkem ordugahı veya kalesi etrafında gelişmekte idi. “Ordu” kalesinin etrafına göçebe boyların savaş devrinde sığınabilmesi için “balık” denen ikinci bir sur bina ediliyordu. Göçebe boylar “kerekü” adı verilen gök dininin kainat tasavvurunun timsali de olan üstüvani ve kubbeli çadırlarını “balık” duvarları içine dikiyorlardı. Daha sonra “kerekü”ye benzeyen ve aynı adı taşıyan kubbeli tahta evler de “balık” duvarları içinde yer aldı. , 138-40. (Hazar ve Batı Oğuz çevresi, Saltovo – Mayak kültüründe). “Türk kubbesi” 164-66, lev. VII/d-i (Orta Asya’da).

Baba – Ata’da dahi ilk olarak M. VI.-VII. yüzyıllarda çiğ tuğla ve “pahsa”dan ibaret bir iç kale ve mesken bina edilmişti . “Balık” kısmı ancak X.-XI. yüzyıllarda teşekkül etti. Üzerinde duracağımız bu en eski “ordu” kalesinin içindeki mesken kısmıdır (lev. 359, 360). Söz konusu mesken merkezi bir büyük kubbeli oda ve onun etrafına dört – köşe plan içine yerleştirilmiş küçük odalardan ibaretti (lev. 359/b). Bu tarz yapının Çin’de “Ming-t’ang” denen ve gök tanrılarının sarayını temsil eden tapınak şeklinden geliştiği hakkındaki belgeleri bazı yazılarımızda ifade etmişdik. Baba – Ata meskeninde belki yatak odası olan bir köşe odası az daha yüksek seviyede bulunuyor ve buna üstü beşik – tonoz ile örtülü merdivenlerle varılıyordu.

Ageeva Baba – Ata meskeni münasebetiyle Kök – Türk devri kalelerindeki kubbeli odaların Türk “kerekü” süne (üstüvani ve kubbeli çadır) benzediğine dikkati çekmektedir. Baba – ata meskenindeki odalar (lev. 359/c), bazı başka Türk odaları ve türbeleri gibi tamamen “kerekü” şeklinde değildi (muk. ed. lev. 360/c ve lev. 363 b, c). Orta oda sekiz köşeli, diğerleri dört – köşeli olmakla beraber kubbe kısmı yerden 40 – 125 sm yükseklikde başlamakta ve hakim yapı unsuru olmakta idi. Kubbenin başladığı seviyede bulunan küçük ve büyük hücreler kubbe taşıyıcısı değildi, yağ kandilleri ve başka eşya koymaya mahsus idiler. “Kerekü” de olduğu gibi Baba – ata meskeninin odalarında da ocak mekanın ortasında bulunmakta idi ve kubbenin zirvesinde, ocağın ateşini dumanını çekmek için bir delik öngörülmüştü (“kerekü” de bu deliğe “tügünük” denirdi). Baba – Ata “ordu” kalesindeki cebheleri oymalı pişmiş topraktan “tandır”lar az daha geç devirdendir (lev. 362).

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 716)

Baba – ata meskeninin odalarında duvar ve yerler bazen alçı sıvalı çiğ tuğladan idi ve ancak hücrelerde tezyinat vardı. Yerler Türkçe “yiğen” denen hasır bile döşenmiş bazı odalarda “tör” denen sedir yeri olarak bir kademe ön görülmüştü.

Oğuz devrinde (M. IX. yüzyıl) Baba – Ata’daki eski meskenin etrafına köşelerinde kuleler bulunan bir kalenin duvarları örülmüş ve kalenin tepesindeki düz satha yeni bir mesken inşa edilmişti Yeni mesken de eskisi ile aynı planda idi (lev. 361/a b,). M. XI:-XII. yüzyıllarda meskene bir kat daha ilave edildi (lev. 361/b). Baba – ata buluntuları arasında Türk takviminin oniki hayvanını tasvir eden toparlak bir bakır levha da çıkmıştır.

Aşağı Sır-Derya vadisinden ayrılmadan önce vadinin sol kolundan 100 km kadar batıda İnkar – derya bölgesine, Cend’in doğusuna düşen iki Oğuz şehri Sarlı-Tam ve Zenger-Töbe ile Sarlı – Tam türbesinde durmamız gerekmektedir. (lev. 363/a). Bernştam’ın şu müşahedesine işaret edelim . Bernştam “ordu balık” dene tarzda Kök – Türk devri (M. VI.-VII. yy.)şehrinin iç – içe iki dört – köşe surlu mahalden ibaret şeklini anlattıkdan sonra M.S IX.-X. yüzyıldan Oğuz surlu şehirlerinin ise ekseriyetle çok – köşeli şeklini kaydetmişti. Hakani devrinde (M. X.-XIII. yüzyıllar) yine Kök – Türk “ordu – balık” geleneği Sır-Derya’da canlanmıştı.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 717)

Sarlı-Tam’da bilhassa türbe dikkatimizi çekecektir çünkü M.S X.-XI. yüzyıllardan sanılan Sarlı-Tam türbesi de (lev. 363/a) Baba-Ata’da görülen kubbeli odalar gibi (lev. 359, 360) “kerekü” şeklinden henüz uzaklaşmamıştır. Diğer taraftan Sarlı – tam türbesi Orta Sır-Derya ve Arıs bölgelerindeki Türk göçebeleri ile Ilek vadisindeki yerleşik Türklerin inşa ettikleri içinde kemik mahfazası (navs) bulunan tamamen “kerekü” şeklindeki türbelere (lev. 363/b, c) de benziyordu. Ilek vadisinde navs’lı türbeler: A. Nil’sen, Arxitektura Sredney Azii VI-VIII v. (Taşkent 1966), res. 32). Aral güneyinde kadim Kengeres devrinden beri mevcut navs adetini Türkler de benimsemişti. İlek vadisindeki “navs”lı türbelere, bir de tak şeklinde Roma – Parth üslubunda abidevi kapı ilave olmuştu (lev. 363/b). Sarlı-Tam türbesinin de abidevi kapısı vardı (lev. 363/a). Böylece Türklerin kadim dini gök dininin kainat timsali kubbeli üstüvani çadır (kerekü) şekline bir navs ve Roma – parthe takı ilavesi ile gök dini tasavvurları İran ve Roma tesirlerini de kaydetmiş oluyordu. Aral Gölü'nün güneyindeki Kerder bölgesinde Tok – kalede (bkz. harita II) bulunmuş olan Kök – Türk devrinden bir “navs” üzerinde bu mıntıka ve devrin insanları görülmektedir (lev. 364/b) . Kök – Türk kıyafetinde (lev. 364/a) ve saçları Türk beyleri gibi uzun olan erkekler ve topuzlu hanımlar “kün – ay” işaretinden (güneş ve ay) hükümdar olduğu beliren birinin matemini tutmaktadırlar. Kerder Oğuz bölgesi idi.

Hazar şehri Sarkel’de bulunmuş M.S. VII.-VIII. yüzyıllardan bir gümüş tepsi de Sır-Derya Oğuzları ile ilgili sayılmaktadır. Çünkü bu tepside Dede Korkut destanlarının bir safhası Banu Çiçek ile Bamsı Beyrek’in güreş ettikleri hikayesi tasvir edilmiş olduğun anlaşılır. (lev. 364/c) .

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 718)

3- Orta Sır-Derya Vadisi:

Sır-Derya kıyılarını takiben güneye doğru ilerlersek nice surlu şehir ve kale kalıntılarına rastlarız. Bu şehirler ve kalelerin bazılarının hüviyeti M.S. X. yüzyıl İslami metinlerinde M.S. VIII. yüzyılda Mani dinindeki Çigil – Karluk hükümdarı Çiğil Arslan İl Tirgüg Alp Burguçan Alp Tarhan Beg’e tabi şehirlerden biri olan Ykankent (Yiğenkent ? Yagankent?) ise tesbit edilmemiştir. Kara – bugra sülalesine mensup Şogd ilinin kuzeyindeki Uşrusana Afşin’lerinden Hara – haraf anlaşıldığına göre aslen Ykankent’li olmalı idi çünkü bu şehirde bir külliye ve kendine türbe yaptırmıştı. . Orta Sır-Derya erken kültür tarihi bakımından yukarıda adı geçenlerden başka tesir icra edebilmiş diğer dinler de Buddhism ve Hıristiyanlık idi. Orta Sır-Derya’nın doğusunda Batı-Türk, Türgiş ve Karluk merkezlerinden Taraz’da Karluk devrinde kilise olduğu rivayet edilmiş ve Suyab – Balasagun’da ise hem kilise hem muhtelif Buddihst tapınaklar bulunmuştur. .

Orta Sır-Derya kıyılarındaki şehir ve kalelerin çoğu Kök – Türk devrinde kurulmuştu. Bu harabeleri Istahri ve Makdisi gibi X. yüzyıl müelliflerinin tarifleri ile karşılaştıran arkeologlar şu şehirleri tesbit edebilmişlerdir : (bkz. lev. 365/a’da şehir 4 ve 5 ve harita II). Miladi XIII. yüzyılda Kıpçak hanlarının başkenti olacak olan Sıgnak; Turar -–zaran (bugünkü Mır – tepe); Oğuz Yabgusunun hükmettiği illerin Güney sınırındaki Savran veya Sabran . Savran M.S X. yüzyılda Oğuz illerinin son şehri veya gayr-i Müslim Oğuzlara karşı müslümanlar tarafından kurulmuş bir İslami sınır şehri idi. Savran’da Türk geleneğinde bir “ordu” kalesi olmayıp ancak (Makdisi’ye göre) yedi kat surlar ve bir gözetleme kulesi bulunması, sonuncu ihtimali destekler. Belki bu şehrin halkı müslüman olmakla Türk “ordu – balık” geleneğinden çıkmış bulunuyordu. Türk dünyasında İslamiyet’in hükümdar “ordu”su yerine cami – mescidi ittihaz ettiği ve cuma namazına katılmak isteyen müslüman Türk göçebelerinin hızla şehir hayatına intibak ettikleri anlaşılmaktadır. . Sır-Derya'lı bir Türk olan Farabi de ferdin kemale ermesinin ancak Medinet ün – Nebi misalinde bir faziletli şehir çerçevesinde olabileceğini söylüyordu . Makdisi Savran’ın cami – mescidi olduğunu kaydeder. Savran’ın çok – köşeli şekli (lev. 365/5) şehrin Oğuz devrinden olması ihtimalini destekler. Şehrin içinde birbirini 900 de kesen sokaklar ve mahalleler bulunuyordu. Ahmed Yesevi menkıbelerine göre veli-şairin mecazi manada söylediği bir sözü yanlış anlayan Savran halkı Ahmed Yesevi’nin oğlunu öldürmüşlerdi.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 719)

Savran’ın az doğusunda Ahmed Yesevi’nin türbesi ve makamı olan Yesi bulunmaktadır. Ahmed Yesevi’ye “Hazret-i Türkistan” denildiğinden Yesi’ye bugün Türkistan adı veriliyor. Yesi tahminlere göre X. yüzyıl müelliflerinin Şavgar adını verdiği şehrin yanında Veli – şairin hayatı esnasında ve ölümünden teşekkül etti. Savran Oğuz illerinin Sır-Derya boyundaki Güney sınırı sayılmakla beraber Oğuzlar daha Güneye de yayılmışlardı.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 720)

Ahmed Yesevi’nin doğum yeri Sayram (İspicab) (bkz. harita II ve levha 365’de 2 numaralı şehir) orta Sır-Derya’nın az doğusunda olup M.S. IX.-X. yüzyıllarda bölgenin idari merkezi idi. Kök – Türk devrinde bina edilmiş bu “ordu – balık”ın “ordu” kalesi şehrin doğusunda bir çıkıntı teşkil ediyordu. Şehir Türkçe “töre beltir yol denen haçvari şekilde, dörde ayrılıyordu. Kök – Türk sülalesinden Yukuk Şad İrbiş “Tu-lu Kagan Sayram – İspicab-ı başkent ittihaz etmişti. “Tu- lu” Kaganın askeri davullar ve borular çalarak Sayram surlarından sefere çıkardı. Miladi 840’da Sayram gayr-i müslim Karluk Türklerinin ve yeni teşekkül eden Hakani Türk devletinin idaresinde bulunuyordu. Hakani Bilge Kül Kadır Han Sayram’ı Samanilere karşı müdafaa ediyordu. İslamiyet’in Sayram'a yayılması ile Samaniler himayesinde fakat müstakil bir müslüman Türk beyliği merkezi oldu Makdisi İspicab – Sayram’ı X. yüzyılda tarif eder. Kalıntıları günümüze kadar gelen Sayram cami – mescidi mevcut bulunuyordu. Şehrin haçvari sokakları “tört beltir yol”un (lev. 365/2) her ucunda birer ribat ve kapı bulunduğu Makdisi’nin tarifinden anlaşılmaktadır. Dört ribat’tan birini Sayram beylerinden M.S. 926 sıralarında Belh valisi de bulunan Kara – Tigin yapdırmıştı. Kara Tigin ile oğlu Manşur’un (öl. H. 340/951) türbeleri de orada idi. Bu yerlerde “za’if” denen fakirlere yemek de dağıtırlardı. Sayram yemişi çok imkanları geniş mesud bir şehir idi. Gayr-i Müslim Türklere karşı bu ilde 1700 ribat mevcud idi. Ribat’larda Makdisi’nin murabit adını verdiği İslam ilimleri ile meşgul ulema Sayram’da mevcud olmuş olsa gerek. Kuran'ın Tabari’ye dayanan bir farsça metinden yapılmış ilk Türkçe tefsiri belki Sayramlıların eseri idi. .

Hakani Türk (Kara – hanlı) sülalesi İslamı (926 sıralarında) kabulünden az sonra 980’de Sayramı geri aldı Bu devirde bir asırdan fazladır müslüman olmuş Sayram’a yeniden gayr-i müslim Türk kültürü tesirleri geldiği anlaşılır: Eski mescid – cami’den kalan H. 398/M. 1007 tarihli bir tahta sütun üstünde Sır-Derya bölgesi Türk kültürünün İslama ve Türk sanatının figuratif motiflerinden mücerrede geçiş devrindeki çelişkilerin bir hatırası yaşar (lev. 366/a). Yüksek bir sanat seviyesine erişmiş bile bulunan celi hat ile arabca yazının altında Kök – Türk devri göçebe mezarlarında görülen tarzda bir ruh (tabiat dışı hatları olan insan tasviri) (lev. 366/b) dikkati çeker. Buhara’da Hakani devri mescidlerin oymalarında da görülen figuratif motiflerin mücerrede doğru istihalesi , Anadolu Selçuklu sanatında da devam edip “Rumi” dediğimiz tezyinat vücuda gelecekti.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 721)

Sır-Derya boyunca daha güneye ilerleyince Orkun kitabelerinin Kengü – tarban adını verdiği Utar vahasına varmakdayız. Orkun kitabeleri devrinde en batıdaki Türk boylarından Kengeres’in başkenti olan Kengü – Tarban vahasında M.S. IX. yüzyılda Tarhan oğlu Uzluk oğlu Mehmed oğlu Farabi dünyaya gelecekti (öl. H. 339/M. 950). Kengü-taraban ile Farabi’nin doğduğu kale sanılan Vasic (bugünki Oksus harabeleri) üzerinde bir araştırma yapmış bile bulunduğumuz için bu konu üzerinde duramayacağız. Aynı surette Oğuz ve Karlukların ilk Müslüman oldukları devrede inşa ettikleri mescid ve şehir olan Sütkent (bkz. harita 2) konusunu da önceki yazılarımda araştırdım . Sütkent’ten sonraki merhale kendi başına bir konu teşkil edecek ehemmiyette olan bir büyük şehir, İslamiyet’in geliştiği en eski Türk merkezlerinden Taşkent’tir. Artık esasen Sır-Derya kıyılarındaki Oğuz mıntıkasından çıkmış bulunuyoruz.

Netice olarak şöyle diyebiliriz. Oğuzların vatanı aşağı ve orta Sır-Derya Kengeres devrinden beri,yerleşik bir bölge olmakta idi. Kök – Türk devrinde ise Kengeres kaleleri yeniden imar oldu ve çok sayıda yeni surlu şehirler ve kaleler inşa edildi. Sır-Derya boyunca uzanan çayırlarda göçebe çobanlar sürülerini otlatmakla beraber Kök – Türk ve Oğuz devrinde Oğuzların vatanı artık yerleşik bir çevre olmuştu. Selçuklu kültürünün köklerinden biri de Sır-Derya medeniyeti idi.

(Emel Esin, Miladi VII.-X. Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar, VIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Cilt II, Sayı 8, Dizi IX, S. 722)

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+22
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.