Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 16 Haziran 2015 - 13:40
Son Düzenlenme Tarihi 16 Haziran 2015 - 13:40
Macar Türkolog Ignacz Kúnos’un “Gül Baba” Masalı

Macar Türkolog Ignacz Kúnos’un “Gül Baba” Masalı

Macar Türkolog Dr. Ignacz Kúnos, (1862-1945) Türk folkloru üzerine yaptığı bir dizi çalışma ile tanınmıştır. Kúnos, Türk halk edebiyatımızın Batı ülkelerine tanıtılmasında öncüdür. 1885 yılında ülkemizi ziyaret ederek Anadolu'yu dolaşmış ve derlemeler yapmıştır. Derlediği yüzlerce atasözü, hikâye, masal, şarkı, türkü, bilmece ve mâniyi daha sonra Budapeşte’de Macarca olarak yayımlamıştır. Masalların ilk cildi, 1887 yılında Oszman Török Nepköltesi Gyuitemeni-1 adı altında neşredilmiştir. Bu birinci cildin neşredilmesinden iki yıl sonra da aynı başlık altında ikinci cildi neşredilmiştir. Bu ikinci cildin yarısı masal, diğer yarısı da mâni, bilmece, türkü vb. ihtiva etmektedir. Ignacz Kúnos eser vermeye devam etmiş; 1905 yılında Türkische Volksmärchen Aus Stanbul, 1907 yılındaysa Türkische Volksmärchen Aus Adakale adlı eserlerini yayımlamıştır.

Araştırmamızın konusu olan Budin’deki ilk Gül Baba efsanesi “Derviş Baba’nın Gül Ağaçları” masalı ilk defa 1941 yılında Budapeşte’de “Dervis-baba rózsafai. Az elso Budai Gül Baba- legenda” başlığı ile “Emlékönyv Heller Bernát 70. születésnapjára” isimli dergide yayınlanmıştır. Müteveffa Kúnos bu masalla ilgili olarak masalın ilk sayfasının sonunda:

“Bu hikâyeyi aşağı yukarı 40 sene önce Adakale’de Türkçe duydum ve not ettim. Bildiğim kadarıyla Gül Baba’nın Budin’le olan ilişkisini anlatan ilk ve şimdiye kadarki tek hikâyesidir. Bilindiği gibi asıl Gül Baba’nın Budinli veya Gültepeli güllerle hemen hemen hiçbir ilgisi yoktu, isminden dolayı onu güllerle beraber anıyorlardı. Gül Baba (veya Kelbaba) Türklerin Budin’i işgali sırasında ordunun bir lideri, orduyu coşturan bir dervişiydi. Bu liderlere “baba” denirdi, Bu kişilerin adı saygıyla anılırdı” diyerek bir açıklama yapmıştır.Kúnos 1885 yılında İstanbul’a gitmek üzere Budapeşte’den yola çıkmış, o zaman Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı Devleti’nin sınırını teşkil eden Tuna üzerindeki Adakale’de Türk topraklarına ayak basarak Türk halk kültürüne büyük armağanlar vermeye başlamıştır. Belki de kaybolup gidecek olan bir çok masal, türkü, destan onun sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır.

Bugün bile bütün Türkleri duydukları zaman büyük bir yasa boğan, serhat gazilerinden “Temeşvarlı Gâzi Âşık Hasan”ın “Aldı Nemçe bizim Nazlı Budin’i” nakaratı ile devam eden “Budin Destanı” onun armağanlarından bir tanesidir:

“Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu,

Bülbülün figanı bağrımı deldi,

Gül alıp satmanın zamanı geldi,

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i ”

İstanbul’da bir süre kalan Kúnos; önce Bursa’ya gitmiş, Bursa valisi büyük devlet adamı ve âlim Ahmet Vefik Paşa’nın misafiri olarak kalmış; bu yöreden bir çok masal, şiir ve türkü derleme olanağı bulmuştur. Daha sonra Ankara’ya gelmiş, zamanın Ankara valisi Abidin Paşa’nın konuğu olmuştur. Her gittiği yerde Ankaralıların konukseverliğiyle karşılaşmıştır. Ankara’da kalışı sırasında “Ankaralı Kel Baba” efsanesi dikkatini çekmiştir. Kúnos’a göre bu efsane Macaristan’a kadar yayılmıştı ve masalın kahramanı olan Kel Baba’nın Budin’de bulunan Gülbaba’yla aynı kişi olması kuvvetle mümkündü. Bu nedenle, Kúnos hiç bir delile de dayanmaksızın, Gül Baba adının “Kel Baba” okunması gerektiğini iddia etmiştir. Macarca “tarhaju” kel demektir. Macar araştırmacı L. Fekete’ye göre, “Kúnos bu açıklamayı bir mizahî kelime olarak kullanmıştır. Her ne kadar savını ispat edemese de iddiası bir Macar ansiklopedisi olan Lexicon Pallas’ta yer alınca B.Toth’un popüler eserine de geçmiştir. İlk bakışta fikir aslında imkansız gibi gözükmüyor. Çünkü 1570’lerde Budin’de Türk isimlerinin başında kişilerin fizikî özellikleri yer alıyordu: Kel Ahmet, Kel Yusuf, Köse.., Topal .., Kör.., Tabanıyassı.. gibi. Ama aynı çağda yaşayan Avrupalıların bu ismi Julpapa’ya, Rosenvater (Güllerbabası), Guil-Baba olarak tanımlaması ve Türklerin de Gül Baba demeleri, Kel Baba çevirisini budalaca savunulmaz kılıyor”.

Bazı başka Macar ansiklopedileri de, bu kanaati paylaşmaktadırlar. Pallas, Nagy Lexikon’a göre, Gül Baba Budapeşte’de Gül Tepesi’ndeki (Rózsadomb) bir Türk türbesinin adıdır. Bu türbeye şu efsane atfedilmiştir :

“Gül Baba adında bir Müslüman burada kahramanca şehit olmuş ve defnedilmiştir. Bundan ötürü buraya Gül Baba adı verilmiştir. Türk rivayetleri ise bu efsaneyi daha başka bir şekilde ifade etmektedir. Türkler de böyle bir azizi kabul ediyorlar. Bu zat Padişah ile beraber gelmiş, Budin’de vefat etmiştir. Fakat bu kahramanın adı Gül değil Kelbaba’dır. Kel denişine sebep, başında saçı olmayışındandır. Sonra bu zatın adındaki kel kelimesi güle dönmüştür.”

Bugün Ankara’nın Ulus semtinde İsmet Paşa mahallesinde, Hacı Bayram Camii yakınlarında, Ahî Yakup Camii önünde türbesi bulunan Gül Baba, muhtemelen Dr. Kúnos’un bahsettiği kişidir. Ne yazık ki bütün aramalarıma karşılık Kunoş’un bahsettiği efsaneyi hiç bir yerde bulamadığımı üzüntüyle belirtmek isterim. Ankaralı Gül Baba hakkında bütün Ankaralılarca bilinen tek hikâyeye Ankaralı araştırmacı Remzi Uydum Ankara Evliyaları isimli kitabında yer vermiştir:

“Söylentiye göre yaşlı bir kimse Ankara civarında yaşar ve yüzü hiç gülmezmiş. Zamanın küçük Ankara’sı Türklerin eline geçtiğinde, yaşlı dedeye müjdeciler gelmiş ve Baba olarak anılan, çağrılan, saygı duyulan o yaşlı zata “Gül Baba! Ankara Türklerin eline geçti.” demişler. Güldüğü görülmeyen yaşlı adamın bunun üzerine gülümsemesinden dolayı adı Gül Baba olarak kalmış. Bundan başka bir şey öğrenemedik.”

Kúnos’un Gül Baba ile ilgili olarak bazı masallar yazdığını Gül Baba hakkında yaptığım araştırmalar esnasında, 1996 basımlı Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde Mustafa S. Kaçalin tarafından kaleme alınan Gül Baba maddesinden öğrenerek Macaristan’dan temin ettim. Masalların Macarcasını bularak bana yollayan Macar Türkologlar Imre Adorjan ve Éva Csáki’ye şükranlarımı özellikle belirtmek isterim. Ayrıca masalları Macarca aslından ilk defa dilimize kazandıran kıymetli arkadaşım, Türk-Macar Dostluk Derneği üyelerinden bayan Bahar Koyuncu’ya da teşekkürü bir borç bilirim. Masalın Macarcadan Türkçeye aktarılmış şekli aşağıda sunulmaktadır:

DERVİŞ BABA’NIN GÜLLERİ (Budinli Gül Baba Hikâyesi)

“Renk ahenk güllerin bahçesinde, Budin Kalesi’nin otlarla kaplı tepesinde yatar Derviş Baba, burada bulunur türbesi, bir Müslüman’ın mezar taşı. Gülbaba buralara Türk topraklarından gelmiş, kan kırmızısı güller açan bu diyara onu savaşlar getirmiş. Zengin toprakların sahibi olan bir Türk Sipahi Beyi Budin Kalesi’nde, bahçeli bir konakta otururmuş. Yanında kalan çobanı, Bey’in her işini yaparmış. Sabah erkenden yatsı ezanına kadar Beyinin koyunlarına bakıp onları sayar; Beyine dürüstçe hesap verirmiş.

Çoban ile sessiz eşi huzur içinde yaşarlarmış. Bahçedeki gül ağaçları, bin bir renkli çiçekler üzerinde oynaşırmış güneşin ışıkları. Güneşli, parlak bir günde çobanla karısı bahçede oturmuşlar. O öğlen de her gün pişen pilâvlarından yemişler. Karısı çobana:

  • Keşke bu yemekte bizimle birlikte Beyimiz de olsaydı! demiş. Beyleri hacca gitmiş, Peygamberin aziz şehirlerine, Mekke ve Medine’ye.

  • Gönülden istiyorsan... demiş çoban “Hemen bugün senin yaptığın yemeğin tadına bakabilir, sıcak sıcak yiyebilir.”

  • Nasıl olur? demiş kadın. “Bizim pilâvımız burada, Beyimiz de dağların denizlerin ötesinde, ibadet eder Kabe’nin önünde.”

  • Doldur pilâvla tasını, iyice ört üstünü, taze yoğurt dökülmesin, pilâvın bir tanesi bile kaybolmasın..

  • Beyimiz Mekke’de ondan çok uzaktayız biz. demiş kadın şaşkın gözlerle.

  • Doldur pilâvla tasını, iyice ört üstünü, taze yoğurt dökülmesin, pilâvın bir tanesi bile kaybolmasın. Allah’ın işine karışma, onun esrarengiz yollarını bulmaya kalkışma, demiş çoban sabırla; bu işi çözemeyen karısına. Karısı kocasının sözünü dinlemiş, karşı çıkamamış sonunda. Çoban, masmavi gökyüzüne başını kaldırmış, “La ilâhe illâllah” demiş, almış eline yoğurdu, pilâv tasını. Mekke’ye, Muhammet Peygamberin aziz evine doğru yola koyulmuş. Karısı artık sormamış, kocasının bu esrarengiz işine bulaşmamış. Çobanımız, bir iki senede değil, kısa süre içinde, bir iki saat içinde varmış beyinin yanına. Sadık uşağını gören Beyi şaşırmış, elindeki tasa göz ucuyla bakmış.

  • Benim karşıma nereden, nasıl çıktın? Nasıl geldin buralara?” diye sormuş gözlerine inanamayarak.

Çoban:

-Karım pilâv pişirdi, senin de yemeni istedi, diyerek tası uzatmış temiz yürekle, sevgiyle Beyine. Tası almış efendisi, kapağını kaldırmış. Bir de bakmış, pilâvdan bir pirinç tanesi bile eksilmemiş, tütermiş üstünde dumanı, dökülmemiş hiç yoğurdu...

  • Karın bunu ne zaman pişirdi? diye sormuş.

  • Bugün öğlen.

  • Sen ne zaman yola çıktın?

  • Öğlen vakti, güneş tam da tepedeyken.

Bey hayretle başını sallamış, bir çobana bir de yemeğe bakarak:

  • Ya koyunlarım, sürülerim? Çobansız kaldılar şimdi, ya kaybolurlarsa, içlerinden eksilirse birkaçı? diye kaygılanmış çobanın Beyi.

  • Dağlarda, bayırlarda, otluyorlar ovalarda. Beklerler beni akşama kadar, gümüş renkli ay ışığı görünene kadar.

Başını sallamış efendisi, bir çobana bir de hâlâ sıcak olan yemeğe bakarak şöyle sormuş:

  • Ne zaman dönersin?

  • Hemen şimdi, diyerek çoban, eve doğru yola koyulmuş.

Çoban güneş henüz batmadan Budin’deki kulübesine varmış. Evinin bahçesine girince karısını orada görmüş. Anlatmış ona her şeyi, efendilerinin yemekleri bitirdiğini.

  • Nerede gördün Beyimizi? diye sormuş kadın.

  • Hac yolunda, Mekke şehrinde.

  • Yarım günde nasıl gidip geldin oraya?

  • İnanmamazlık etme günahkâr kadın, diye azarlamış çoban. Yarım kalan işlerine devam etmiş; sürüyü toplamış, koyunları saymış. Günler geçmiş ve haftalar, aylar, yıllar birbirini kovalamış. Güller her sene açmışlar çobanın bahçesinde, etraftaki tepelerde. Bir iki hafta, birkaç ay geçmiş; çıkıp gelmiş hac yolundan çobanla karısının iyi kalpli efendisi. Pilâv tasını onlara geri vermiş, çobanın geri dönüş hikâyesini başını yine şaşkın şaşkın sallayarak dinlemiş.

  • Allah’ın gözü, eli üzerinde! demiş çobanın karısı, inanmış artık mucizeye. Fakir çoban işine bakmış, koyunları otlatmış, Budin’in camisinde günde beş kez namaz kılmış, dualar etmiş. Günlerden bir gün, bayırlarda sürüleri otlatırken çok yorulmuş, olduğu yere yığılmış. Çobansız kalmış sürü; koyunların hepsi dağılmış. Koyunlar ve kuzular taştan taşa atlamış, bayırdan bayıra geçmiş; düşmüşler hızla akan, derin Tuna’nın soğuk sularına. Bunu görenler koşmuşlar sipahiye; koyunları, kuzuları Tuna’da, onun derin sularında boğulmak üzere diye haber vermişler. Sipahi atına atlamış korkuyla, hızla boğulmakta olan hayvancıklarının yanına sürmüş atını dörtnala. Çoban da bu arada her şeyden habersiz, derin uykudaymış. Beyi onu uyandırmış, kızgınlıkla sürüyü göstermiş. Çoban ayağa kalkmış; tek kelime etmeden Tuna’nın suyuna atlamış. Ama sanki su değil de toprakmış, öyle gidip gelmiş suyun üzerinde. Gözleriniyse masmavi gökyüzüne dikmiş. Koyunlarderin suyun içinde çırpınıyormuş. Çoban tek tek yakalayıp kurtarmış bütün sürüyü. Bir teki bile kaybolmamış; hiçbirisi boğulmamış. “Allah korudu onları!” demiş çoban beyine. Efendi çobana hayranlıkla bakmış, Allah tarafından seçilmiş biri olarak görmüş onu. Bahçesinin gülleri arasında durmuş çoban, efendisine bakıp şöyle demiş:

  • Allah bana emrediyor, toprağını, koyunlarını bırakıp gitmem gerek uzaklara; dualarla, duaların, dervişlerin diyarına. Ağlamışlar, yalvarmışlar, söz dinlememiş; tutamamışlar. Yalvaran yakaran karısının sesini bile duymamış, yalnız Allah’ın sesini, rüzgârların fısıltısını dinlemiş. Yolu dervişlik yoluymuş, Allah’ın sözü ve emri buymuş. Günler geçmiş ve haftalar olmuş, haftalar olmuş aylar, aylar olmuş yıllar. Çoban derviş olmuş; düşmüş uzun yollara, bazen üzerinde hilâl olan kalelerin etrafında, ormanlarda ve dağlarda, bazen hiç ayak basılmamış yollarda dolaşmış... İnsanların olduğu yerlerde sadece onlara yardım gerektiğinde kendini gösterirmiş. Kimse bilmezmiş evi var mı, bu derviş hiç dinlenir mi? Aniden bir yerlerde görünürse, etrafında gül kokarmış. Ona artık derviş değil Gülbaba demişler, Budin Kalesi’nin Güllerinin Babası diye anmışlar. Gülbaba bir gün Budin Kalesi’nin ünlü camisine gitmiş; iki büklüm olmuş sırtıyla titreyen dudaklarıyla, dökülmüş ağzından şu sözler:

  • Uzun yaşamım boyunca bir çok savaş gördüm ama huzurumu buldum Peygamber yolunda. Azrail almaya gelirse beni, sağımda Münkir, solumda Nekir, ölümün bu iki meleği duracaklar yanımda. Ben sizden, Budinli Müslümanlardan şunu isterim, güzel kokan kırmızı ve beyaz güller örtün benim naaşıma, bedenimden çıkan ruhuma. Beni bahçeme, benim bin bir renkli güllerimin ortasına gömün. Mezarım olsun taştan bir türbe, etrafına gül ağaçları dikilsin. Ertesi gün Cuma imiş. Budin Kalesi’nin camilerinin kristal kubbeleri, onca minaresi parlarmış güneşte. Renkli zarif minareler, altından parıldarmış hilaller... Müezzin seslenmiş camiden, Budin Kalesi’nin dervişinin bu dünyadan sessizce göç ettiğini söylemiş. Güllerinin önce solup sonra tekrar açtığını duyurmuş. Dervişin yüzü gülüyormuş öldüğünde. Güllerinin baş döndüren kokusu uzaklardan duyuluyormuş. Kış akşamlarında, korkunç fırtınalarda, sıcak sobanın yanında anlatılır Budin Kalesi’nin dervişinin ve de onun güzel kokulu bin bir gülünün hikâyesi. Amin.”

İsmail Tosun Saral

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+48
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.