Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 26 Haziran 2018 - 15:00
Son Düzenlenme Tarihi 25 Haziran 2018 - 20:08
KORSAN YUSUF

KORSAN YUSUF

Engin deniz beşik bize

Rüzgar sesi ninnimiz

Dalgalar kanat bize

Uçar uçar gideriz...

6 ncı asrın ortalarında ılık bir Haziran sabahıydı. Kocaman gövdeli üç direkli bir İspanyol gemisi yelkenleri rüzgara vermiş. Akdeniz’in sularını yararak ilerliyordu. Bu gemi, aslında bır savaş gemisiydi ama, bu seferki ödevi, İspanya Kıralının, İtalya'da seyahat eden kardeşini alarak İspanya’ya götürmekti. Savaş tehlikesi, yenilip, kazanmak kaygısı olmadığı için, yolculuk rahat geçiyordu...
Geminin kaptanı ve komutanı Don Pedro, günün ilk ışıklarıyla uyanmıştı... Dikkatle giyindi. Kıyafetine her zaman dikkat ederdi. Uzun pelerinini omuzlarına atmadan, tüylü şapkasını giymeden adamlarına görünmezdi. Çocukluğundan kalan güzel bir alışkanlıkla her zaman temiz, zarif ve dikkatliydi.

Don Pedro, güverteye çıktığı zaman gemideki sabah temizliği bitmek üzereydi... Her şey, bir gün evvelki gibi muntazam ve sakindi... Fakat biraz sonra direklerin birinde ufukları gözleyen nöbetçinin sesi, bu sessizliği bozdu:

-Ufukta bir gemi var...

Bu sözler bir anda ağızdan ağıza, dolaştı. Kelimeleri farkında olmadan Don Pedro bile tekrarlamış :

-Ufukta bir gemi...

diye mırıldanmıştı. Sonra nöbetçiye seslendi:

-Hangi yönde gidiyor...

-Çok uzakta, gidiş yönünü daha farketmedim...

Don Pedro, yanında duran genç bir İspanyola, :

-Dürbünü ver dedi...

Bir kaç dakika sonra, İspanyolun getirdiği dürbünle ufuktaki gemiyi tetkik etmeye çalışıyordu... Nihayet nöbetçi tekrar bağırdı :

-Yönünü değiştirdi, sancak tarafımızdan manevra yaptı... Bize doğru geliyor...

Bunları, dürbünüyle Don Pedro da görmüştü... İki direkli küçük bir gemiydi bu... Süratle İspanyol gemisine doğru gelmeye başlamıştı...

Don Pedro adamlarına, döndü :

--Onlar da bizi görmüş olmalılar dedi, geminin korsanlara ait olması çık kuvvetli bir ihtimal. Eğer böyleyse, onları hazırlıklı karşılayıp derslerini vermeliyiz.

Kaptanın arkasında duran bir İspanyol, yaklaşan gemiye bakarak güldü :

-Küçücük bir şey kaptan... Biraz daha yaklaşsın, bizim koskoca bir savaş gemisi olduğumuzu görünce kendiliğinden kaçacaktır.

Don Pedro başını salladı.

-Kaçmaya belki vakit bile bulamıyacak... Yalnız bizim zamanımızı alacak, boşu boşuna uğraştıracak.

-Aldırma kaptan, biraz eğleniriz, boş durmaktan canımız sıkılıyordu...

Don Pedro tekrar dürbününü alarak yaklaşan yelkenliye baktı... Adamları, topları hazırlamaya başlannşlardı..

Şimdi gelen gemi daha. iyi gözüküyordu. Don Pedro yanılmamıştı. Bu kara bayraklı bir korsan gemisiydi. Küçük. oynak tekneli bir yelkenli. Böyleleri, büyük savaş gemileri için daha tehlikeli oluyorlardı. Çünkü, manevra kabiliyeti çok üstün olan küçük tekneler, büyüklerin top menzilini kolaylıkla aşıp kendilerini güllelerden koruyorlar. Korsan gemisinin güvertesinde de telâş göze çarpıyordu. Don Pedro yüksek sesle:

-Ölüme susamış küçük bir korsan gemisi dedi hazır olun, tek güllede denizin dibini boylamalarını isterim.

O sırada sancak tarafında yaşlı bir İspanyolun sesi yükseldi:

-Türk. Türk bunlar kaptan.

"Türk" kelimesi İspanyol gemisinde rüzgâr gibi esti. Bu bir tek kelimeyi aynı anda hepsi tekrarladı.

-Kıyafetlerinden anladım Türk bunlar...

diye tekrar bağıran yaşlı İspanyol, vaktiyle Türklere esir düşmüş, yıllarca onlarla kaldıktan sonra bir tesadüfle kurtulmuştu... Fakat şimdi sözleri Don Pedro’nun canını sıkmıştı. Karşısındaki düşman ne kadar küçük olursa olsun, adamlarının cesaretinin bozulması işine gelmezdi. Türklerin son zamanlarda, başarıları, amansızlıkları dillerde dolaşıyor, gözleri korkutuyordu...

Sinirli bir sesle :

-Türkse Türk dedi, kuvvetimizin karşısında ne kadar küçük kaldıklarını gözleriniz görmüyor mu?

O sırada korsan gemisinden yükselen top sesi ve sağ yanlarını yalıyarak sulara gömülen gülle Don Pedro’nun sözlerini kesti... Yüzü bir anda sapsarı olmuştu:

-Bu ne cesaret

diye haykırdı, sonra topların başında emir bekleyen adamlarına emretti.

-Ne duruyorsunuz... Ateşşş...

Dev gibi topların ağzından korkunç alevler yükseldi...

Büyük İspanyol gemisiyle, küçük korsan teknesi arasında çetin bir deniz savaşı başlarmştı... Don Pedro küçücük gövdesiyle korsan gemisinin meydan okumasına çok içerliyordu. İsabetini beklediği her gülle boşa gittikçe hırsından yerinde duramıyordu. Bir ara Don Pedro, korsan teknesinin yavaş yavaş yaklaştığını gördü...

Korsanlarm adetiydi bu. Yaklaşıp gemiye rampa ederler, sonra kılıç kılıca, savaşa başlarlardı. Don Pedro, yüksek kaptan köşkünden aşağıdaki adamlarına seslendi..

-Dikkat... yaklaşıyorlar...

Çok geçmeden korsan gemisi, İspanyol gemisini sağdan yanladı. Mükemmel bir manevrayla sol yanına yapışıverdi... Aynı anda bir sürü demir kanca İspanyol gemisinin korkuluğuna geçerek iki gemiyi birbirine kenetledi.

Don Pedro, bol şalvarlı, belleri kalın kuşaklı, kolları kısa, göğüsleri açık mintanlar giymiş, yalın kılıçlı Türk korsanların güverteye dolduklarını gördü. Akdeniz sahillerinde korku yaratan o meşhur «Allah Allah» sesleriyle saldırıyorlardı. Don Pedro, meşin elbiseli, zırhlı askerlerinin sayıca, bu göğsü, bağrı açık çıplak korsanlardan çok üstün olduğunu görünce rahatlamştı...

Fakat çok geçmeden, durum hiç de tahmin ettiği gibi olmadı. Kılıçlarını, bıçaklarını büyük bir başarı ile kullanan Türkler, İspanyolları geriletmeye başlamışlardı. Güverte, yaralı ve ölü İspanyol askerleriyle doluyordu. Don Pedro’nun kaptan köşkünden verdiği emirler bu kargaşalık içinde duyulmaz oldu. Adamlarının ummadığı bir başarısızlığa düştüklerini gören Don Pedro, âni bir kararla kılıcını çekti, önünde bir askeri, bir Türkle mücadele ediyordu. Türk düşmanını haklamak üzereydi. Don Pedro, arkası ona dönük savaşan Türk’e yaklaştı ve bir hamlede sırtına kılıcını saplayıverdi. İspanyol askeri kurtulmuştur. Don Pedro aynı anda, arkasında, bir ses duydu...

-Alçak, cesursan önden vuraydın...

Bu sözleri, bozuk bir şiveyle İspanyolca söyleyen Türk’ü Don Pedro dönünce, karşısında buldu. Kinle parlayan iki siyah göz, îğrenerek ona bakıyordu. Don Pedro, onun çok genç adetâ çocuk yaşta olduğunu farketti... Hattâ sesi bile o kadar kalın değildi.. Ona «alçak» diyen bu bacaksız kim oluyordu... Biraz evvel yere serdiği Türk’ün kanıyla ıslanan kılıcım kaldırdı, aralarında müthiş bir çekişme başladı. Ve... Biraz sonra Don Pedro sapı mücevherlerle işli, kral tarafından armağan edilmiş kılıcı, Türk’ün ince deri çarıklı ayağının altındaydı. Şimdi, İspanya'da ve girdiği savaşlarda kılıcını kimsenin yenemediği Don Pedro'nun göğsüne küçük korsanı kılıcı dayalıydı. Arkasındaki direğe biraz daha yaslandı. Gözlerini kapıyarak, kılıcın göğsüne saplanmasım bekledi. Ona bir asır kadar uzun gelen saniyeler geçiyor kılıç halâ aynı yerde duruyordu...

-Tamam Reis, sağ kalanlar da teslim oldular...

Don Pedro gözlerini açtı. Sağında iriyarı bir Türk duruyordu... «Reis» demişti... demek reisleri buradaydı.

-Çok iyi... komutanları da kılıcımın altında titriyen şu korkak... Hah... hah... ha...

Don Pedro, kıpkırmızı kesildiğini hissetti. Çoluk çocuğun eğlencesi olmuştu. Bu bacaksızın bu kadar güzel kılıç kullandığını hiç tahmin edememişti,
Don Pedro’nun göğsündeki kılıç, dantelli yakasını sıyırarak indi... Küçük Türk, kılıcını kınına soktu. Sonra yanında duran korsana alaylı bir sesle:

-Şunu da.alın, esirlerin yanına getirin dedi.

Türkler 50 kişiden fazla değillerdi, amma bire on savaşıyorlardı. İspanyolları yarım saat içinde yenivermişlerdi. Sürüyle İspanyol ölü ve yaralısına karşın onların 2 ölü 6 yaralıları vardı.

Türkler güvertede toplanmışlardı. Don Pedro, esir düşen askerlerine nefretle bakıyordu... Kendinin de aynı durumda olduğunu kadar hırslanıyor, teslim oldukları için onlara kızıyordu... Nihayet korsanlarda bir hareket oldu.

-Reis geliyor.

Sesleri yükseldi... Don Pedro başını kaldırdı. Fakat hayret, "Reis" diye yol verdikleri korsan, biraz evvel onu esir eden çocuktu... En fazla on dört yaşlarında gösteriyordu. İri siyah gözleri, zeka ışıklarıyla parlıyordu. Başına, siyah saçlarını yarı yarıya, örten bir mendil bağlamıştı. Deniz rüzgarlarıyla yanmış yüzünde, sert bir mânâ vardı. Don Pedro, şaşırmıştım. O anda yeni bir şey daha farketdi... Türk korsanlarının hepsi gençti ve aşağı yukarı reis dediklerinin yaşlarındaydılar. İçlerinden biri reise sordu:

-Ne haber reis...

Reis durgun bir sesle cevap verdi.

-Kürek çeken esirlere baktım yok. Gene bulamadık, boşuna zahmet ettik, yok, yok. Burada da yok.

Hepsinden büyük görünen, gür siyah bıyıklı, bir Türk:

-Üzülme Yusuf dedi, nasıl olsa günün birinde bulacağız onu...

-Esirler ne olacak reis...

Reis esirlere baktı. Sonra ortalarında duran Don Pedro’ya doğru yürüdü:

-Ne yazık ki gemînde aradığımı bulamadım dedi.

İspanyolcayı bozuk bir şiveyle fakat eksiksiz konuşuyordu. Don Pedro hayatında rastladığı reislerin en küçüğüne hayretle bakıyordu. Yusuf, sözlerîne devam etti:

-Biz bildiğiniz korsanlardan değiliz. Malınızdâ, canınızda gözümüz yok. Yalnız, küreklerinizdeki esir Türkleri alacağım. Don Pedro’nun hayreti bir kat daha artmıştı. Bir korsan, gemideki ganimet ve esirlerden başka ne arayabilirdi. Bu genç korsanların çocuk reisi kimi istiyordu. Yusuf, Don Pedro’ya biraz daha yaklaştı.

Sana da, arkadan adam kılıçlamanın cezasını vereceğim... Yaptığın, bir insana yakışmaz, hayvanlar bile yüz yüze gelip boğuşuyorlar...

Don Pedro, gözlerini indirdi, önüne baktı kılıcını almamış olsalardı, canını pahalıya satardı ama, kaderine boyun eğmekten başka çare yoktu. Yusuf :

-Öldürdüğün arkadaşımın yerine canını alsam azdır dedi, fakat acısını bütün ömür boyunca çekeceğin bir ders lâzım sana. Bir daha kılıç kullanamıyacaksın, Küçük korsan, sözlerini bitirince adamlarına döndü.

-Sağ elini, hâtıra olarak götürelim ne dersiniz?

Don Pedro, Yusuf’un ne yapmak niyetinde olduğun anlamıştı. Bütün vücudunun titrediğini hissetti... Eli, bi, korsan kılıcıyla kopmuş olarak, şerefsizce yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdi.

-Hayır diye bağırdı, alacaksan canımı al.

-Elini öne uzat dedi...

Don Pedro, gözlerini etrafta dolaştırdı. Hiç kimsede hareket yoktu. Etrafa derin bir sessizlik çökmüştü. Gemiyi döven dalgaların sesinden başka en ufak bir çıtırdı bile duyulmuyordu. Kolunu yavaş yavaş kaldırdı, elini uzattı.

Yusuf kılıcı elinde onun bu hareketini bekliyordu. Pırıl pırıl kılıcı, Don Pedro’nun bileğine dayadı, hizaladı, sonra kaldırdı; Don Pedro’nun kurumuş dudakları kıpırdadı.

-Bağışlasaydın, affetseydin.

Küçük korsanın havaya kalkan eli inmedi. Don Pedro’nun sözlerini duymuştu... Yüzünden iri ter taneleri süzülen Don Pedro’ya .

-Af dileyen bir zavallıya Türk kılıcı inmez.

diyerek, kılıcını kınına soktu. Koca İspanyol komutanı Don Pedro’ya bir Türk çocuğu biraz evvel canını şimdi de elini bağışlıyordu. Don Pedro için bundan daha ağır bir darbe olamazdı.

Güneş yavaş yavaş batmış, akşamın ilk karanlıkları etrafa çökmeye başlamıştı. Yusuf, arka, güvertede korkuluğa dayanmış kararan dalgaları, suya dalıp çıkan küreklerin bıraktığı köpükleri seyrediyordu. Bu sabah başarılı bir deniz savaşı yapmışlardı ama, Yusuf aradığını gene bulamamıştı. Denize çıkalı bugünlerde ikinci seneleri olacaktı. Bir seneden beri kendi gemisi vardı ve reisti... Arıyor, durmadan arıyordu. Fakat bütün bu gayretleri boşa gidiyordu. 14 yaşındaydı. Geminin en küçüğü idi. Fakat o kadar cesur, mert ve kahramandı ki, bütün arkadaşları onu seviyor, zevkle emirlerini dinliyorlardı. En büyükleri 20 yaşında olan bu küçük denizcilerin, şöhretleri yavaş yavaş Akdeniz sahillerini tutmaya başlamıştı bile rastladıkları yabancı gemilerle çarpışıyorlar, küreklerindeki Türk esirlerini kurtarıyorlar, sonra çekip gidiyorlardı, küçük korsanı hareketlerindeki sırrı, onların ne maksatla bu işi yaptıklarını kimse anlayamıyordu. En kuvvetli düşmanlarıyle başa çıkmışlar, fakat bir tek ganimete el sürmemişler, yalnız Türkleri kurtarmışlardı.

Yusuf, anasını, kasabasını düşündü. Aradığım bulmadan oraya, dönmiyecekti. Rüzgâr, yelkenleri şişiriyor, arkadaşları bir ağızdan türkülerini söylüyorlardı.

Engin deniz beşik bize,

Rüzgâr sesi ninnimiz...

Dalgalar anne bize,

Hür ufuklar sevgilimiz...

Yelkenler kanat bize,

Uçar, uçar gideriz...

Yusuf o kadar dalmıştı ki, nöbetçinin sesiyle kendine geldi:

-Sancakta bir kalyon var... Sancakta bir kalyon var...

Başını kaldırdı. Sancak taraflarında, karanlıkta ak yelkenleriyle beliren bir kalyon vardı. Güvertede sesler yükseldi.

-Bir Türk kalyonu...

-Bizimkiler...

Evet bu bir Türk kalyonuydu... Gemidekiler türkülerini bırakmışlar, güvertede toplanmışlardı.

Yusuf :

-İşaret verin, tam yol kalyona diye bağırdı. bir Türk kalyonuyla, karşılaşmanın sevinci içindeydiler.

Üç direkli büyük kalyon, Barbarosun yiğitlerinden Ali Reis’in kalyonuydu. Küçük korsan gemisini farketmişlerdi. Akşam yemeğine oturmak üzere olan Ali Reis’in kamarasına bir levent girdi Reisi selâmlıyarak sordu:

-Küçük bir Türk teknesi, yanaşmak için izin ister ne dersiniz...

Ali Reis, içinde ak teller karışık gür kaşlarını çatarak:

-Gelsinler evlâtlarla, reisleriyle görüşelim dedi.

Biraz sonra, küçük korsan Yusuf’un gemisi, kalyona rampa etmişti... Ali Reis, onları güvertede karşıladı.

-Nasılsınız evlâtlar.

diye hatırlarını sordu.

-Sağ ol reis.

sesleriyle onu selâmladılar. Ali Reis, gözlerini genç denizcilerde dolaştırarak :

-Reisiniz gelmedi mi? dedi.

-Buradayım ağam...

Arkadaşlarından bir adım öne ilerliyen Yusuf, Ali Reisin önünde saygıyle eğildi. Ali Reis, saklayamadığı bir hayretle gözlerini açmış ona bakıyordu.

-Sen misin bu geminin reisi?

Yusuf, gözlerini yerden kaldırmadan :

-Evet, dedi.

Ali Reis hâlâ şaşkındı :

-Fakat sen küçüksün oğul, kaç yaşındasın bakayım sen?

-On dört...

Bu hal Ali Reisin hoşuna gitmişti.

-Arkadaşların da senin gibi çok genç diye, güldü sonra aklına bir şey geldi ve kaşlarını çatarak sordu :

-Yoksa siz, şu küçük korsanlar mısınız? Sizden bahsedildiğini işitmiştim.

Yusuf'un arkadaşlarından biri cevap verdi :

-Yusuf, «Küçük korsan» diye ün saldı ağam.

Ali Reis, başım salladı.

-Başarının ve kahramanlığın Türk’de yaşı sorulmaz, bunu bir kere daha anladım.

Yusuf, başım kaldırarak, All Reise baktı.

-Ben başarılarımı arkadaşlarıma borçluyum dedi, yalnız olsaydım hiç bir şey yapamazdım...

Bu sözleri Ali Reis çok beyenmişti. Yaklaşarak Yusuf’un arkasını okşadı.

Başarılarında seninle beraber olanları unutmaman sana yeni zaferler getirir oğul.

Ali Reis, Yusuf’a macerasını anlatması için ısrar edince, o da bu yaşlı deniz kurdunu kırmamak için başmdan geçenleri anlattı.

Yusuf, Akdeniz sahillerinde bir Türk kasabasına bağlı, şirin bir balıkçı köyünde doğmuştu. Sahildeki küçük evlerde yaşayan köylüler, balıkçılıkla geçinir, mesut yaşarlardı. Yusuf da annesi, babası ve iki kardeşiyle beraber neşeli bir hayat sürüyorlardı. Zengin değillerdi ama, çalışmanın zevkini almış, bulduklarına kanaat eden insanlardı. Iki sene evvel, rüzgârlı bir günde köye bir İspanyol korsan gemisi baskın yapmıştı. Bu, köy için büyük bir felâket oldu. Sahilde biraz uzakta demir atan gemiden kayıklarla, gelen korsanlar, evleri yağma etmişler, kızları kadınları zorla götürmüşler, erkekleri, öldürmüşler, bir kısmını da esir etmişlerdi. Yusuf’un babası, anasını kardeşlerini, evlerinin çatı arasına saklıyarak kurtarmıştı ama onu esir ederek alıp gitmişlerdi. Korsanlar, nihayet, gemileriyle denize açıldıktan sonra köyün hali içler acısıydı. Yusuf, o gün babasını bulmaya ve köyünün intikamını almaya ant içti. Kendisi gibi, en yakınları öldürülmüş ve esir edilmiş çocuklar, gençler onunla birlik olmaya söz verdiler. Bir sabah su almak için bir Türk kalyonunun sahile yaklaştığını gördüler, geminin reisi, Yusuf’un arzusunu dinleyince, onu ve arkadaşlarını gemisine almaya razı oldu. Böylece denize açılan çocuklar bir sene içinde kalyonun yaptığı savaşlarda o kadar büyük başarılar kazandılar ki. yaşlı reis zaptettikleri küçük bir korsan gemisini onlara verdi. Küçük tamirlerle güzel bir tekne haline gelen geminin reisi Yusuf'tu. Çok geçmeden büyük gemilere meydan okumaya başlamışlardı bile. "Küçük korsan" ve arkadaşları zaferden zafere koşuyorlar, babalarının, analarının öcünü alıyorlardı. Bazen çarpıştıkları gemilerden kurtardıkları esirler arasında kendi aradığını bulanlar oluyordu. O zaman neşeleri sonsuzdu. Fakat Yusuf, hâlâ babasını bulamamıştı. Yusuf'un hikâyesi bitmişti. Onu dinleyen yaşlı leventlerden biri:

-İspanyollar, «Kayalı Burun» da kurdukları gemi tezgâhlarında Türk esirlerini de çalıştırıyor dedi.

Küçük korsan, bunu hiç bilmiyordu heyecanla sordu.

-Kayalı Burun da mı?

-Evet, orası çetin bir yerdir. Ellerine geçen Türkleri başka yerde zaptedemezler, yakar yıkar etrafı, kaçar kurtulur, yahut da. canını pahalıya satar.

Yusuf’un içinde yeni ümitler belirmişti. Belki babasını orada bulabilirdi. Birden oturduğu yerden fırladı. Ali Reise:

-Bize izin ver ağam dedi, hemen yola çıkalım, kaybedilecek vaktimiz yok, belki babamı buluruz, annemin gözleri iki yıldır denizlerde kaldı.

Ali Reis, bu yiğit Türk çocuğuna gururla bakıyordu.

-Peki oğul, yolun açık olsun, yalnız Çopur Hasan, orasını biliyor. O da sizlerle gelsin belki yardımı olur. Ali Reisin yaşlı leventi Çopur Hasan, bu teklifi memnuniyetle kabul etti. «Küçük Korsan» ve arkadaşları Ali Reisîn ellerini öperek kendi gemilerine geçtiler.

Tam gemilerin ayrılacağı sırada Ali Reis seslendi:

-Çocuklar dedi, sizleri vatan hizmetinde görmek isterim. Büyük Barbarosa anlatacağım. O sizleri bekleyecek... Yolunuz açık olsun...

-Sağ ol Reis...

sesleri arasında Yusuf’un sesi yükseldi:

-Geleceğiz Reis... Barbarosa levent olmaya geleceğiz...

Ali Reis gecenin karanlığında gözden kaybolana kadar, küçük yelkenliye baktı...

Yusuf ümit dolu gözlerini siyah gecede görünmeyen ufuklarda dolaştırarak Çopur Hasan’a soruyordu:

-Kaç günde varırız Hasan ağa...

-Rüzgâr iyi giderse 20 - 25 günde oradayız...

Yusuf’un, bu uzun zaman, hoşuna gitmemişti:

-Ah şu günler bir geçse diye mırıldandı. Arka, güverteden yükselen türkü rüzgâra karışıp dalgalara yayılıyordu.

Engin deniz beşik bize

Rüzgâr sesi ninnimiz...

Dalgalar anne bize

Hür ufuklar sevgilimiz

Yelkenler kanat bize,

Uçar uçar gideriz...

Küçük korsanlara rüzgâr yardım ediyor, şişmiş yelkenlerinin dalgalarda uçurduğu gemileri son süratle İspanya sahillerindeki «Kayalı Burun» a doğru yol alıyordu. Yolda rastladıkları bir kaç gemiyi daha korkutmuşlar, zaferlerine yeni zaferler katmışlardı. Ellerinden kurtulanlar gittikleri yerde, onlardan bahsediyorlar, küçük reisle adamlarını anlata anlata bitiremiyorlardı. Küçük korsanın ve arkadaşlarının ünü Akdeniz sahillerine yayılmıştı. Yıllarca savaşlarda bulunmuş askerlere taş çıkarırcasına kılıç kullanan çocuk yaştaki korsanların adları dillerde dolaşıyordu..

Nihayet yola çıktıklarının 22 inci günü ufukta incecik bir şerit halinde kara gözüktü. Çopur Hasan, sahili işaret ederek Yusuf’a:

-İşte dedi, «Kayalı Burun» şu yana düşer, bu hızla, gidersek iki saat sonra varırız, fakat oraya gitmemiz doğru olmaz...

Yusuf günlerden beri «Kayalı Burun» a varacakları anı beklemişti, Gözlerini sahile dikmiş, hiç başka yere bakmıyordu.

-Neden? Oraya gitmek için gelmedik mi?

-Gideceğiz ama, gemi tezgâhlarını ve esirleri İspanyollar çok iyi koruyorlar. Gün ışığında yabancı bir geminin geldiğini görürlerse bizi oraya yanaştırmazlar, savaşmak zorunda kalırız.

-Ne çıkar bundan, onlardan korkacak mıyız?

Küçük korsanın cesareti Çopur Hasan’ın hoşuna gidiyordu. Fakat, o yılların verdiği tecrübelerle, daha, dikkatli ve hesaplı hareket etmesini öğrenmişti.

-Cesur ve kahramansın oğlum dedi, ama beş altı gemiyle üstümüze gelirlerse, başa çıkamayabiliriz. Maksadımız babanı aramak, onu bulmadan kendimizi tehlikeye atmış oluruz. Onun için başka, bir yol düşünelim.

-Meselâ. nasıl?

-Burada oyalanarak geceyi bekleyelim... Karanlık basınca kimseye görünmeden «Kayalj Burun» nun arkasındaki koya, sokuluruz. Akşama kadar da bir plân hazırlarız.

Yusuf, Çopur Hasan’a teşekkür dolu bakışlarla bakıyordu:

-Çok doğru düşünüyorsun Hasan Ağam dedi.

Küçük korsan, arkadaşları ve Çopur Hasan, o gün akşama kadar nasıl hareket edeceklerini, ne yapacaklarını düşündüler ve kararlar aldılar.

Gece iyice ilerleyince «Kayalı Burun» un ardındaki koya sokulacaklardı. Küçük korsan, dört arkadaşıyla beraber karaya çıkacaklardı. Sonra gemi tekrar denize açılacak onlardan işaret bekliyecekti. Yusuf’la arkadaşları esirlerin bulunduğu yere sokulup, onları gözden geçireceklerdi. İşlerini bitirince, kurtarabildikleriyle beraber koya gelerek ateşle, gemiye işaret vereceklerdi. Çopur Hasan da çocuklarla beraber gitmeye karar vermişti. "Kayalı Burun" tersanelerinde 2 sene esir kalmış, sonra kaçmıştı. Küçük korsana ve arkadaşlarına yol göstermekte çok faydası olacaktı.

Beklenen saatler çok geçmeden geldi. Güneş battı. Hava karardı.

Küçük korsan da karaya yaklaşma emrini verdi. Yelkenlerini indirerek sessizce koya yanaştılar.

Küçük korsan arkadaşlarıyla vedalaştı. Geminin reisliğini dönene kadar çok sevdiği arkadaşı Recebe bırakıyordu. Dört gönüllü, Çopur Hasan ve küçük korsan indirilen kayığa binerek gemiden ayrıldılar. Onlar sahile doğru kürek çekerlerken, Yusuf’un gemisi de, yavaş yavaş uzaklaşıyordu...

"Kayak Burun" gemi tezgâhlarına giden yolun üstünde küçük bir ev vardı. Bu, Jan Karlos isminde bir adamın eviydi. Jan Karlos, gemi tezgâhlarında çalışıyordu. Karısı ve bir tek kızından başka kimsesi yoktu... Çok iyi kalpli olan bu insanlar, Çopur Hasan, esaretten kaçtığı zaman ona yardım etmişlerdi. Aç ve susuz kapılarına yıkılan Çopur Hasan’a bakmışlar onu, aramalar bitene kadar samanlıkta saklamışlardı. Jan Karlos, kırbaç altında çalışan esirlere o kadar çok acıyordu ki, onlara her zaman yardım etmeye hazırdı.

Küçük korsan ve arkadaşları sahile varır varmaz, kayıklarını kayaların arasına sakladılar. Sonra vakit kaybetmeden hemen yola çıktılar. Jan Karlos, sokak kapısına asılı küçük tokmağın sesiyle uyandığı zaman, saat gece yarısını geçiyordu. Yaşlı adam, yatağından kalktı, şamdandaki mumu yakarak aşağıya indi... Kapının ağır demir kolunu kaldırdı. Bu, saatte kapıyı çalan, ya bir esir veya yolunu soran bir yabancıydı. Fakat kapıyı açıp, elindeki şamdanı gelenleri görmek için biraz yükseğe kaldırınca Jan Karlos, hayret içinde kaldı... Bunların ne kıyafetlerini ne de yüzlerini tanıyordu.

O sırada Çopur Hasan, kısık bir sesle:

-Gecen hayır olsun Jan Karlos dedi.

Adamcağız bu sesi hatırlar gibi olmuştu.

Çopur Hasan sözlerine devam etti:

-Beni tanırsın dostum, samanlıkta sakladığın Türk, Çopur Hasan, hatırladın mı?

Jon Karlos, yardım ettiği esirlerin bu en cesur ve mertini hatırlamaz olur muydu? Hemen geri çekilerek onları içeri davet etti. İnsanlık hisleri o kadar kuvvetli ve bütün insanlara sevgisi o kadar çoktu ki, bir insana yardım etmek için her türlü tehlikeyi gözüne alırdı.

Çopur Hasan, niçin geldiklerini ve ne yapmak istediklerini anlattı. Jan Karlos, Türk denizcilerinin ne kadar zor bir işe girdiklerini anlamıştı. Fakat cesaretlerine, reisleri küçük korsana genç arkadaşlarına hayran oldu. Onlara elinden gelecek her türlü yardımı yapmaya söz verdi. Jan Karlos «Kayalı Burun» gemi tezgâhlarmın durumunu onlara anlatarak.

«-Kayalı Burun» kalesinde, tezgâhların emniyetine ve işlerine bakan bir kont oturur dedi, tersanenin en büyük âmirî odur. Bir ay kadar evvel, bu işe kral tarafından Kont Mancelo tâyin oldu. Kont, şimdiye kadar gördüklerimizin en serti ve en amansızı. Etrafı sıkı bir disiplin altma aldı. Bilhassa esirlere göz açtırmıyor. Onun için işlerimiz güçleşecek.

O zamana kadar hiç söz etmeden duran Yusuf:

-Biz güçlükten yılmayız dedi... Zafer, zorlukları yenerek kazanılmalıdır... Türk, kolay kazanılan başarıya değer vermez.

Jan Karlos onun eksiksiz bir İspanyolca konuştuğunu duyunca hayretle Çopur Hasana baktı :

-Küçük reisiniz İspanyolca biliyor.

Çopur Hasan onun hayretine güldü.

-İlk denize çıktığı gemide bulunan bir İspanyol forsadan öğrenmiş..

Jan Karlos’un gözleri parlamıştı, oturduğu yerden kalktı, sevinçli bir sesle:

-Bu bizim çok işimize yarayacak dedi.

O sabah «Kayalı Burun» gemi. tezgâhlarının büyük kapısındaki nöbetçinin neşesi vardı. Gelenlerle selâmlaşıyor, uzun uzun gevezelik ediyordu. Bir ara, kapıdan geçen yaşlı İspanyola seslendi:

-Merhaba Baba Karlos, bu sabah erkencisin.

Baba Karlos diye çağırdıkları Jan Karlos’un yanında O sabah bir çocuk vardı. Kıyafetinden Ispanyol köylerinin birinden geldiği anlaşılıyordu. Genç nöbetçi sordu:

-Ne o? Yanmdaki de kim Baba Karlos?

Jan Karlos, İspanyol kıyafeti içinde büsbütün çocuklaşan Yusuf’a baktı. Bol gömleği vaktinden evvel gelişmiş pazularnıı, geniş göğsünü örttüğü için 12 - 13 yaşlarında bir çocuk gibi duruyordu. Baba Karlos...

-Ha... o mu? dedi, bizim hanımın akrabasıdır. Yeni köyden geldi. Belki burada iş bulurum diye geçirdim. Usta başıya söyliyeceğim.

Bu sözler, nöbetçinin aklına gelebilecek en ufak şüpheyi bile ortadan kaldırmıştı...

-Haydi hayırlı olsun dedi ve arkadan gelen bir başkasıyla gevezeliğe daldı

Çok muntazam ve temiz çalıştığı için Baba Karlos'u bütün ustaları severlerdi.

Onun hatırı için, yeni gelen akrabasına da hemen bir iş buldular. Bu iş onlarca Baba Karlos’un akrabasına lâyık değildi, sonra değiştireceklerdi ama, Yusuf'un istediğinin âlâsıydı. Küçük korsan ahçıya yardım eden yamakların arasına kaydoldu. Ödevi kereste kesen büyuk testerelerde çalışan esirlere yemek taşımaktı...

Öğle namazımı sabırsızlıkla bekledi... Esirlerin çalıştıkları yere, nöbetçinin açtığı büyük kapıdan, elinde yemek kovasıyla girerken kalbi heyecanla çarpıyordu. İçeride her yaşta esir vardı. Saçları sakalları birbirine karışmış, bu zavallı insanlar bitkin bir haldeydiler. Hepsi birer pantalon giymişlerdi, üstleri ve ayakları çıplaktı, çoğunun sırtında kırbaç izleri vardı. Bu esirlerin hangi milletten olduklarım anlamak oldukça güçtü. Yusuf, elindeki kovadan uzatılan taslara yemek koyarken, her esiri ayrı ayrı tetkik ediyordu. Esirlerin arasında dolaşan kırbaçlı muhafızlara bir şey belli etmemek için de çok dikkat ediyordu.

O gün öğle ve akşam yemeklerinde gördükleri arasında, Yusuf aradığını bulamamıştı. Ertesi gün bir evvelkinin aynı geçti. Üçüncü günün sabahıydı. Yolda Jan Karlos:

Bir de çivilemede çalışan esirler vardır dedi, bugün oraya girmeye çalış... '

Çivilemeye yemek götüren genç İspanyolla yer değiştirmek pek kolay olmuştu...

Oradaki esirlerin sayısı daha azdı. Yusuf, beşinci kaba kepçesini uzatrmştı ki, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Biraz ilerde orta yaşlı bir esir vardı. Adaleleri gerilmiş çıplak pazusunda iri bir döğme göze çarpıyordu. Dövmeyi Yusuf tanımıştı. Bu, o senelerde Türk denizcileri arasında çok yayılmış bir dövme şekliydi. Yusuf bir an gözlerine inanamadı. İşte bir Türke rastlamıştı. Belki babasından haber alabilirdi...

Esire iyice yaklaştı, ağır ağır yemeğini koyarken Türkçe:

-Merhaba dedi.

Sonra hemen ilâve etti:

-Sakın belli etme.

Adam başını kaldırdı, kısa bir şaşkınlık anı geçirdi Gözlerinde sevinçle karışık hayret ışıkları yanıp söndü sonra başını tekrar öne eğerek mırıldandı:

-Merak etme.

O günkü konuşmaları o kadarla kalmıştı.. Ertesi günü, aynı yerde Yusuf’un kepçesi büyük bir gürültüyle yere düştü... Kovasını koyup kepçesini kaldırması uzun sürmüştü. Ama kırbaçlı muhafız şüphelenmedi. O da fırsat tan istifade Türkle konuştu...

-Kaç kişisiniz...

-On bir.

-Mehmet ağa var mı içinizde.

-Tamirhaneye bak.

Yusuf’un gözleri parladı.

-Arkadaşlarına söyle dedi, hazır olsunlar senden işaret beklesinler.

Tamirhanenin rutubetli duvarlarının birinin önünde, demir tezgâhında yaşlı bir Türk çalışıyordu. Saçlarının arasından akan terler, ak teller karışık sâkalında toplanıyor, sonra çenesinden göğsüne süzülüyordu. Belli ki zavallı adam çok yorgundu... Muhafızın sesi, yemek zamanı olduğunu bildirdiği zaman doğruldu, elinin tersiyle terlerini sildi, çıplak göğsünde de ter taneleri boncuklanmıştı. Başını kaldırdı, o anda gözleri, bir çift pırıl pırıl siyah gözle karşılaştı. Elinde yemek kovasıyla şimdiye kadar hiç görmediği biri karşısında duruyordu... Ve... Bu gözler... Bu yüz... Yaşlı adam farkında olmadan yüksek sesle mırıldanmıştı.

-Rüya mı görüyorum Allahım.

-Hayır...

Kısık bir sesle söylenen bu bir tek kelime ihtiyar esiri titretmişti. Nasırlı, yorgun elleriyle önündeki taş masanın kenarını tuttu. Ayakta duracak hâli kalmamıştı. Oğlunun sesi ve oğlunun gözleri...

Yusuf’un gözleri saadet ışıklarıyla tutuşuyordu. Tasa yemeği koyarken yavaşça konuştu:

-Nasılsın babacığım,

Babasının tasına bol bol yemek koydu, Zavallı babası bir tek kelime konuşamıyordu.

Kücük korsan:

Hazır ol dedi, seni almadan gitmiyeceğim. Omuzları dikleşmiş, bakışları kartallaşmıştı. Şimdi İspanyol kıyafetinde bir çocuk değil, yelesi kabarmış bir arslandı.

Küçük korsanın babasıyla karşılaşması pek ânî ve kısa olmuştu. Muhafızları şüphelendirmemek için onun yanmda fazla kalmadı.

Yusuf artık aradığını bulmuştu. Şimdi bütün kuvvetini kullanarak babasını ve diğer on bir Türk esirini kurtariması lâzımdı. Çivilemede çalışan Türkün adı Mustafa idi. Mustafa, vasıtasıyla, müçük korsan diğer Türklere haber yolluyordu. Aynı milletten esirleri ayrı barakalarda yatırdıkları için işler biraz güçleşiyordu ama, onlar mümkün olduğu kadar birbirlerine yakın bulunmaya gayret edeceklerdi. Şimdi bütün iş, esirlere silâh temin etmekte kalıyordu. Yusuf’un arkadaşlarından biri:

-İşaret verip bizimkileri çağıralım. gemiden kılıç alırız, diyordu.

Ama, küçük korsan, bunu kabul etmedi:

-Ateşimizi nöbetçiler görürler, dedi.

Nihayet Jon Karlos, onlara kılıç buldu... Kaçış gecesi kararlaştırıldı.

Türklere nasıl hareket edecekleri ve aralarındaki parola, Mustafa vasıtasıyla bildirildi. Küçük korsan ve adamları çok tehlikeli bir işe girdiklerini, büyük bir dikkat ve kurnazlıkla hareket etmelerinin lüzumunu biliyorlardı,

Esirlerin yattıkları barakaların etrafı, kalın bir duvarla çevriliydi. Kapılar karanlık basınca kapanır ve duvarın üstünde nöbetçi dolaşırdı...

Küçük korsan ve arkadaşları duvarların dibine geldikleri vakit, etrafta ses yoktu. Birbirlerinin omuzuna binerek merdiven yaptılar. Yusuf elinde kılıcı çevik bir hareketle ilk önce duvarın üstüne sıçramıştı. Nöbetçi tam onların bulunduğu tarafa yaklaşırken, Jan Karlos'un aşağıdan attığı okla vurularak duvarın öbür tarafına düşmüştü. Aynı dakikalarda Türkler de barakalarında yataklarından doğrulmuş, işaret bekliyorlardı. Mustafa, küçük korsan ve adamlarının kararlaştırdıldarı yerde bulmuştu.

Barakaların önündeki nöbetçileri yere sermek zor olmamıştı. O zamana kadar işler yolunda gitmişti, ama, en büyük tehlike öteki esirlerinde uyanmasındaydı. Böyle bir şey olursa. kargaşalık çıkacak, nöbetçilerin hepsi uyanacaktı.

Sessizce gelen Türkler birer ikişer toplanıyorlar ve kılıçlarını alarak diğerlerine katılıyorlardı. Fakat küçük korsan babasını bir türlü bulamıyordu... 10 Türk esiri de oradaydı. Yusuf:

-Babam, diyordu, babam nerede?

Tam bir köşeyi döndükleri sırada, nöbetçiyle karşılaştılar. İspanyol onları görünce duraladı. Sonra akıllı bir hareketle, geri geri kaçarak bağırmaya başladı. Bu Kont Mancelo’nun nöbetçilere öğrettiği yeni bir usuldü. Nöbetçi kılıcıyla mücadele etse yenilebilirdi. Bu şekilde diğerlerini yardıma çağırıyordu... Barakaların arasından çıkan birkaç nöbetçi kılıçlarını çektiler. Küçük korsan:

-Kapıya doğru diye bağırdı...

Etrafları sarılmadan kapıya varmaları lâzımdı. Nöbetçilerin şaşkınlığından istifade ederek bunu başarabildiler. Dev yapılı iki Türk, kapının sürgüsünü omuzladılar, küçük korsan:

-Siz gidin dedi, ben babamı arayacağım.

-Seni almadan gitmeyiz reis...

Küçük korsan, kılıcını havada savurarak sert bir sesle konuştu...

-Sözlerimi dinleyin. Reis sem emrediyorum.

Kapının dışında Jan Karlos'un teker teker getirip ahırından biriktirdiği atlar onları bekliyordu. Jan Karlos atlardan birini ayırarak;

-Ben reisi bekliyeceğim, dedi.

Küçük korsan atlılar uzaklaşma kadar tek başına kapıyı tuttu. Durmadan vuruşuyor, üstüne saldıranlann hakkından geliyordu. Biraz sonra bütün esirler uyanmış, büyük bir kargaşalık başlamıştı. Bu Yusuf’un işlerini kolaylaştıracaktı...

Dövüşerek kalabalığın arasına karıştı. Bir ara bir duvara sinerek bekledi... Bu kalabalıkta babasını bulması daha zorlaşacaktı. Önünde dar bir dehliz vardı... Tam gireceği sırada babasını gördü... Yaşlı adam etrafta onları arıyordu. Hemen yanına koştu, onun için sakladığı kılıcı verdi. İhtiyar Türk şimdi bir aslan kesilmişti. Baba oğul dövüşerek kapıya geldiler. Yusuf kapıda çarpışırken babasına Seslendi:

-Dışarı çık Jan Karlos gitmemiştir...

Küçük korsan, tek başına kalmıştı, fakat içi rahattı artık... Ölse de rahat ölecekti... Bu sevinçle biraz daha kuvvetlendi... Nöbetçileri oyalaması gidenlerin peşine düşmelerine mani olması lâzımdı. Allahtan diğer esirlerle uğraşmaktan vakit bulamıyorlardı. Şimdi kontun askerleri de etrafı sarmaya başlamıştı... Bir ara küçük korsan sıkışık bir duruma düştü... Aklına biraz evvel gördüğü dehliz gelmişti... Oraya çekilmeye muvaffak oldu. Kaygan taşla kaplı dar bir koridorda. bulunuyordu... Yosunlu basamaklardan çıkarak koşmaya başladı. Biraz sonra geniş bir taşlığa çıkmıştı. Tam karşıda bir kapı vardı. Kapının yanına koştu, omuzladı, kapı kolayca açıldı, içeriye deniz kokulu rüzgâr doldu. Yusuf’un, oradan kaçabileceğini düşünen Karlos kapının yanına bir at bağlamıştı

Küçük korsan dört nala, sahile geldiği zaman, işaret olarak yanan ateş sönmek üzereydi...

Kayıkta Çopur Hasan onu bekliyordu diğerleri gemiye alınmıştı. Küçük korsan,

-Babam diye sordu, babam nasıl?

Çopur Hasan güldü:

-Gemide dinleniyor...

Küçük korsanın gemisi fora yelken denize açılırken Kont Mancelonun adamları kaçakları aramak için dört bir tarafa yayılıyorlardı.

Balıkçı köyünün halkı, sahile toplanmıştı. Analar babalar kahraman evlâtlarını bağırlarına basıyor, onları ugurluyorlardı. Denizde, Küçük korsanm gemisi, nazlı nazlı sallanıyordu.

Yusuf anasına sarıldı, sonra babasının elini öptü, koca Türk’ün gözleri dolmuştu.

Yusuf:

-Üzülme baba, dedi, gene geliriz, şimdi gitmek lâzım, Ali Reise söz verdik, Barbaros bizi bekliyor...

Babası başını salladı:

-Yaşlarım sevinç gözyaşları oğul, sizin gibi kahramanlar vatan hizmetine yaraşır...

Yusuf ve arkadaşları gemilerine bindiler. Yelkenler rüzgârla, doldu kürekler gıcırdadı...

Küçük korsan güvertede, gene ufukları seyrediyordu. İçinde ödevini yapan insanların rahatlığı vardı, Şimdi onu, vazifelerin en güzeli; Vatan vazifesi bekliyordu, dudakları kımıldadı.

-Koca Barbaros dedi, sana levent olmaya geliyoruz.

«Küçük Korsan» olarak Akdeniz’e ün salan Yusuf, 3 yıl Barbaros’un yanında zaferden zafere koştu. 1543 yılında başlayan Provons Seferinde, Nis savaşında şehit oldu. Küçük Yusuf, Türk tarihinin çocuk kahramanı olarak ölümsüzleşti.

Engin deniz beşik bize

Rüzgâr sesi ninnimiz.

Dalgalar kanat bize

Uçar uçar gideriz...

TÜRK TARİHİNDE ÇOCUK KAHRAMANLAR, NURAN ŞENER, MİLLİYET KÜLTÜR KLÜBÜ, EKİM - 1966, S. 30 -53

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+2
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.