Yükleniyor...

Emel Esin

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 06 Ekim 2017 - 19:29
Son Düzenlenme Tarihi 06 Ekim 2017 - 19:29
KENGERES, KUŞÂN VE "WUSUN" İDÂRESİNDE ORTA ASYA BÖLGELERİ

KENGERES, KUŞÂN VE "WUSUN" İDÂRESİNDE ORTA ASYA BÖLGELERİ

EMEL ESİN

Doğu Hunlarının, Batıya doğru akınlarında, M.Ö. II. yüzyıl Çin tâ­rihlerinin «K’ang-kü» dediği, Sir-derya ve Taşkend ile Sogd illerinde dev­let kurmuş ve Birinci bölümde Türk veya Türkleşmiş oldukları kaydedi­len Kengeres boyları ile, Türk olması ihtimâli, bulunan Çinlilerin «Wusun» dediği boylar ile de savaş ettiklerini kaydetmişdik. Bu boylar,
en eski devirlerde Türk olmayan unsurlar da ihtivâ etmiş olsa bile, Mîlâd sıralarında Türkleşmiş oldukları intibâı kuvvetlidir. Kazak âlimi Musabaev’in Ketîgeres ve «Wu-sun» boylarının yaşadığı çevrede bulup M.Ö. II. - M. I. yüzyıllardan târîhlendirdiği Alaşa Kağan dikili taşı üzerindeki ve diğer Kök-Türk harflerine benzer yazılardan Birinci bölümde bahset­tik. Söz konusu devirden, Kengeres ve «Wu-sun» çevresi kalıntılarında bazı motifler ve damgalar tebârüz eder. Bunlardan dağ keçisi veya koçu motifi ile bu motifin piktogramına benzeyen bir damga da bulunmakdadır. Kültür kalıntılarından anlaşıldığına göre,'koç veya dağ keçisi on­gunu sâhibi bulunan boylar, göçebe bir çevreden gelerek, Mîlâd sıraların­da kadîm Kengeres muhitine henüz yeni intibâk etmiş bulunuyorlardı.

Sibiryada, Karasuk devrinden beri yapılan şekilde insan ve koç heykel­lerinin geleneğini unutmamışlardı” . Basit bir seviyede, yerleşmeğe baş­lamışlardı. Taşkent’in batısında, Sır-deryânın (41°-42°K hizâsındaki) kıyılarındaki Çardar bölgesindeki ve Talaş ırmağı kıyısındaki bazı yer­leşmeler, M.Ö. n . - M. I. yüzyılda yaşayan Kenğeres boylarına atfedilir” .

Bu yerleşik çevrede de, bazen daha küçük çapta olmak üzere, Alaşa Ka­ğan âbidesi denen dikili taşa benzer heykeller ve koç şeklinde ocak taş­ları bulundu. Esâsen Çin kaynakları da, Mîlâd sıralarında Kerîğeres’in, saray muhitleri, dışında, göçebe olduğunu kayd etmekde idiler. Saray muhitlerinde yerleşik kültürün çok gelişmiş olduğunu göreceğiz. Mîlâd sıralarında,. Çin kaynaklarında öğrenildiğine göre, Kengeres boyunda, Hun ve Türklerde olduğu tarzda and içmek merâsimi mevcûddu. Şölen ile ilgili ocak ibâdeti de Talaş ırmağı boyunda, Taraz’da, Kenğeres devri
seviyesindeki kazılarda tesbît edildi. Taraz’da, Kengeres devrinden sayı­lan ocak mabûdesi heykelleri, Türk sanılan Chou sülâlesi (M.Ö. 1050 - 249) devrinde Çinde olduğu gibi60, kadın şeklindedir. Fakat ikonografik bakımdan, ocak mabûdesi ve yanındaki, eşi mabûd heykelleri, Yunan ve Parthe tesirlerini kaydeden Kuşân kültüründeki Ardoxşo ve Pharro de­nen kut verici ilah çiftine benzemekde idiler. Ardoxşo ve Pharro, daha sonra, Buddhist şekillerde, Türk kültüründe yer tutacaklardı. Ocak ma­budesi tasavvuru ise, Türklerde, ana-tanrıça Umay ile birleşecekti.

Doğu Hunlarının Batıya ilerlemesi ile çıkan karışıklıklar arasında,M.Ö. II.-I. yüzyıllarda, Kenğeres devleti de çok genişlemek fırsatını bulmuşdu. Orta Asyada, Kengeres, Sogd (Semerkand) ilini de almıştı. Soğdda ve Bvarizm’de, Kenğeres beylerinin başkentleri olan muhtelif şehirlerin, Kuşân medeniyeti tesirinde gelişdiği anlaşılmakdadır.
Kuşân boyu da, belki soy, muhakkak kültür bakımından Kenğeres’e yakın, göçebelikten gelişmiş, aslen Doğulu boylardan mürekkeb. idi. An­cak Kuşân boyları Orta Asyanın güney illerine yerleşerek, Hellenistik, Hind ve Parth medeniyetlerinin birbirine kaynaştığı yerleşik bir kültür çevresinden feyz almış bulunuyordu. G.A. Pugaçenkova’nın kazı yapdığı Halçayan sarayı (SS^K, 63°D bölgesinde, bugünki Dinev yanında), Kuşân ve Kenğeres çevrelerinin sınırında bulunuyordu. Balçayan, M.Ö. I. - M. III. yüzyıllardan sanılan, çok eklektik bir kültür merkezi olarak gözükmekdedir. Ualçayan hükümdârlarının heykelleri (lev. X I X /c ), Kenğeres illerinden Aral gölü güneyinde söz konusu devirden iskeletlerde görülen ve Kuşân hükümdârları sikke­lerinde de farkedilen bir usûl üzere, çocuk iken, sun'î şekilde ezilerek, uzatılmış başları olan kimseleri tasvîreder. Beyaz tenli, ekseri siyah saçlı, gaga burunlu bu kimselerin çekik gözleri belki Mongoloidler ile bir ka­rışıklığa delâlet edebilirdi, Ualçayan hükümdarları, Kuşân-şâhlar gibi (lev. XIX/d)., atlı-göçebe kıyafetinde id i.. Yine Kuşân-şah sikkelerinde görüldüğü gibi, Ualçayan hükümdarları da, alınları etrafında bir kurdele sarılı olarak^tasvir edilmişlerdi (lev. X I X /c ). Dıvar resimlerinde, Halçayan hükümdârları gibi çekik gözlü bir gencin tasviri vardır (lev. X I X /e ). Fakat bu gencin başının tepesi traş olmuş ve ancak tepede ve kulak dip­lerinde perçemler bırakılmışdır. Bu usûl, muhtelif boylara işâret ede­bilir. Çinlilerin «Hsien-pi» dediği, belki kısmen Türk olan boylarda, ev­lenme çağındaki gençlerin başı traş edilirdi. Kök- Türklerde, aşağı sınıflar başını traş ederdi. Aynı adet, Kök-Türk devrinde (630 sıraları), Batı Türkistanda, Argu ilinde bir başkent olan Suyâb şehri halkı hakkında rivayet edilir. Milâdî VIL-Vni. yüzyıllardan itibâren, Uygur çocuk resim­lerinde de aynı âdet müşâhede olunmaktadır (lev. X L V m y c )0S. Kâşgarî devrinde, başın (tepesinin) traş olmanın bir Türk âdeti olduğu ve böyle kimselere «tok», «toker» dendiği anlaşılmaktadır (toklı, kuru kafa de­mek idi). Yine Kâşğarî, tepede ve kulak dibinde brakılan perçemlere Argu lehçesinde «küjik» ve umûmiyet ile «tulun» dendiğini, söylemektedir (Dr.
Sertkaya’dan öğrendiğime göre, «tulun»’a anadoluda hâlen «duluk» denmekde imiş). Pugaçenkova’ya göre, Ualçayan dıvarlarında resm edil­miş, başının tepesi traşlı genç (lev. X IX /e ) bir Türk, veya bir Hun idi. Aynı odada, karşıdaki dıvarda ise, Dogu Hellenistik' «om 'u n d a bir ep/ıebos (Yunan genci) tasviri görümekde idi (lev. X I X /b ).
Muhtelif ırkların tasvir edildiği Ualçayan sarayında dînî mefhumlar da eklektik idi. Göçebelerin at ibâdetine bağlanan at heykelleri yanında, Orta Asyalı îranlıların güneş mabûdu Mithra’mn ve bugünki Türkmenistanda, Parth devri Nisa tapınaklarındakine benzer şekilde, Doğulu tarzda yapılmış, Yunan ilahesi Athena’nın tasvirleri yer almakta idi., .
Ualçayan’da heykel tekniği, Orta Asya geleneğinde idi. Kalıbın içine, heykelin mihverini teşkil edecek kamışdan iskelet yerleştirilip, bal­çık cinsinden bir mahlûl kalıp içine dökülerek, heykele şekil veriliyordu. Heykel sonradan törpüleniyor ve boyanıyordu. Bu tekniğin Orta Asyada gelişmesinin sebebi bu bölgede taş ocaklarının nâdir, fakat balçık ve aldbastrit (kaymak taşı) gibi toprak asıllı heykeltraşlık malzemenin çok bulunmasıdır.

Halçayan’daki dıvar resimleri ise karışık bir teknik arzeder. Taş­tık çevresinde rastladığımız petröglifden gelişme, İç Asya grafik tarzına (lev. III) yakın şekilde, kalın çizgiler ile, motifler çizilmekdedir (lev. X IX /e ). Fakat buna ilâveten, Hellenistik tarzda, chiaroscuro (gölge ve ışık satıhları ile tezadlar kurarak cisimleri belirtmek) tekniği de kul­
lanılmıştır (lev. X IX /b ). Bu muhtelit tarz resim sanatı Orta Asyada yüzyıllarca devâm edecekdi. Taştık resimlerinde (lev. III) ekseri şahıs­lar yandan gösterilmekde iken, Halçayan ressamları, muhtemelen Hel­lenistik mekteblerden, dörtte-üç veçhede tasviri de öğrenmişlerdi (lev.XIXb, e).

Halçayan mimârîsi, Türkmenistandaki Parth devri Nisa sarayını hatırlatıyordu. Malzeme, Orta Asyaya mahsus usûlde, çiğ tuğla ile ve saman veya hayvan tüylerde karışmış balçık harcı ile, bina ediliyordu. Bu yerli malzeme ile, belki Roma tâklarından mülhem bulunan eyvan şekilleri ve Ionik başlıkları taklîd eden sütunlar ve revaklar inşâ edil-
mişdi (lev. X IX /a ). Halçayan sarayının, daha sonra, VH.-VIII. yüzyıllarda, Türk beyleri­nin merkezi olduğu, bulunan sikkelerden anlaşılmakdadır. Böylece Kuşan-Kenğeres kültürünün Türk kültürünün köklerinde olduğu, Halçayan’-
da da belirmektedir.

Amu-deryânm Aral gölüne munsabı (42°K, 61°D) bölgesinde M.Ö. I. - M. VII. yüzyıllardan Toprak-kale80 sarayında, Kenğeres muhitini, bu böl­ge geleneğinden (lev. X IH /d, e) ayrılmamış, fakat Kuşan mimârîsi tesirle­rini de kaydetmiş bir veçhede bulmaktayız. Toprak-kale sarayında livar­ların, ince şâkûlî girintilerin tekerrürü ile, uzun kitâbelere ayrılması (lev. X X /a ), bu bölgenin husûsiyeti olarak yüzyıllarca devâm edecekdi. Toprak-kalenin Kenğeres hükümdâr soyunun Hvarizm kolunun sarayı olduğu sanılır. Burada Helleno-Baktria (Belb ili Yunan devleti) devrinden Eukratides paraları ile Kuşan sikkeleri ve M. VIII. yüzyıla kadar, Kengeres sülâlesinin Hvarizm koluna âid sikkeler bulunmuştur (lev. X X I/a , b).

Bu Kenğeres muhitinde de koç remzi, hem sikkelerdeki damgalarda/hem de alplerin heykelleri altındaki kaidelerin şeklinde görülmekdedir. Hey­kel kaideleri (lev. X X /b ) îönik sütunların başlığındaki koç boynuzlarına benzer.

Toprak-kalede hâkim dîn, bu bölgenin geleneğine uygun olarak, ocak ve ateş ibâdeti idi. Toprak-kalenin batısındaki Taraz hafriyâtında da ocak mabudesi heykelleri çıkdığım kaydetmişdik. Toprak-kale resimlerinde çok sayıda musikişinas ve musikî âletleri tasvir edilmiş83 (lev. X X /c ). Bu münâsebetle, büyük Türk feylesofu.ve musikî ustâdı Fârâbî’nin IX. yüzyılda, bu çevrede doğmuş olmasının, belki onu musikî araştırmalarına sevkettiği hatıra gelir.

Toprak-kalede bıilunan hükümdar ve hatun tasvirleri, ekseri eurepeoid (lev. X X I/b ), fakat bazen Mongoloidler gibi, geniş yüzlü simalar ile, tebârüz etmektedir (lev. X X I /e ). Heykel tekniği, yine Orta Asyada yaygın bulunan boyalı toprakdan plastik geleneğinde idi. Dıvar resimle­rinde (lev. X X I/c ), Taştık prototiplerinde60 görülen grafik tarzda sâ­dık kalınmış ve bu tarz geliştirilmişdi. Şekillerin dış çizgisi kara renkte çiziliyor, fakat bunun içinde; iç-içe, tedricen kırmızıdan sarıya doğru açıklaşan iç çizgiler marifeti ile, hacim hissi veriliyordu. Grafik usûlda hacim hissi veren bu tekniğe Toprak-kale resim tekniği adını vereceğiz ve bunun devâmmı Dördüncü bölümde göreceğiz.

Mîlâd sıralarında, Doğu Hunlarının Çine karşı yenilmesini müteâkib Batı Türkistana akın etmeleri, Orta Asya boyları arasında savaşlar ve göçlere yol açmışdı. Zamanımız tarihçilerince «Batı Hunlari» adı altında anılan ve gerek Doğu Hunlari gerek Orta Asya Hunlari ile münâsebetleri iyi anlaşılmayan boylar da, bu sırada, Avrupaya doğru göçe başlamış­lardı. Ekseriyetinin Türk olduğu sanılan Hunİar ile beraber, onların bir­liğine mensûb olan, veya olmayan, başka Türk boyları da bulunuyor­du. Pigulevskaya, bu boyların hangisine Hun, hangisine Türk denmesi gerekdiğini tesbît etmenin güçlüğüne işâret etmektedir. Geybullaev’in verdiği kaynaklara göre, Batıya doğru «Hun-Türk» göçleri, daha M. I. yüz­yılda Kafkasyaya varmış bulunuyordu. Ermeni kaynaklarında «Mazk’it» denen ve «Massagetoi» birliğine mensûb olduğu, sanılan, bugünki Da­ğıstan’da yaşamakda olan bir boy, I.-J I. yüzyıllarda bir «Hun» boyu­
nun idâresine geçmiş ve bugünki Dağıstanda bir «Hun» devleti kurulmuş idi. Pigulevskaya, bir kaç yüz yıl daha sonra, aynı bölgede Türklerden Sabir’lerin de bulunduğunu ve belki KafkasyalI «Hun»ların bir Sabir boyu olması imkânını belirtmektedir. «Hun» devletinin topraklarında, Hazar denizinin batı kıyısında, Barmak dağları ile Derbend arasında, adı «Çöl», «Çog», «Tsur», ve arabcalaşmış şekli ile «Şûl» gibi şekiller alan bir şehir, I. yüzyılda mevcûd bulunuyordu. Minorsky’ye göre bu şehir Derbend’in kendisidir. Geybullaev, bugün «Çullı» denen şehir harâbesine işâret ile, Barmak dağına da Türkçe «parmak»'ismi verildiğini kaydetmekdedir.

Bu şehrin adı, ermeni ve irânî dillerine bağlanmak istenmiş, fakat Hazar denizinin doğusunda da «Şûl» adlı bir Türk kavmi bulunduğu göz önünde tutulunca, Derbend’deki şehrin de aynı Türk kavminin bir kolunun yer­leşme bölgesi olduğu anlaşılmışdır. Derbend’deki «Şûl» şehri, Yâkût’un coğrafî eserinde bir Hazar şehri olarak tanıtılmaktadır. Nitekim Minorsky de, Derbend bölgesinde devlet kuran Hunları, Hazarlar ile ilgili görmek­tedir. Târihî ve arkeolojik araştırmalar neticesinde, Gumilev de, Hazar­ların, n . yüzyıldan beri, Dağıstan ve Terek ırmağı üzerinden batıya ilerledikleri neticesine varmışdır, Minorsky «Hun» boylarının, cenâze mera­simlerinde, mezarın etrâfında, at ile yarışmak ve ağaçlara ibâdet gibi âdetlerine dikkati çeker. Aynı tarzda merâsimlerin Kagnılı «T ’ie-le» Türk-
leri tarafından icrâ edildiğini aşağıda göreceğiz. Daha sonra, bu «Hun» boyları. Hristiyan olmuşlardı.
Aynı devirde ve az sonra Kengeres devleti de batıya doğru, Hazar denizi ve Etil ırmağına kadar ilerlemişdi. Hazar ile Keıîgeres göçlerinin birbiri ile muvâzî veya eş olması keyfiyeti, uzak mâzînin karanlıkları arasında seçilememekdedir. Ancak bilinmektedir ki Kengeres devleti, Etil kıyılarındaki irânî sanılan kavmlerden «Sauromatae» ve «Alani» yi idâresine almış ve V.-VI. yüzyıllarda Terek ve Kura ırmaklarına varmışdı.

Klyaştornıy’nin kaydettiği gibi, Terek ve Kuba ırmakları bölgesine «Kangar (Kengeres) ili» ve aynı bölgedeki bir dağ silsilesine «Kangar» dağ­ları dendiği, ermeni ve süryânî kaynaklarından öğrenilmekte imiş. Kök-Türk yazısının Batı şekillerine benzeyen yazıların ve Kengeres damgala­rından birini andıran bir damganın, bugün Türkler ile meskûn Dağistanbölgelerinde bulunması, bu mıntıkanın Hazar deyrinde de Türkleşmeğe devâm ettiğine delil teşkil eder. Kenğeres’in Dağıstana ilerlemesi münâ­sebeti ile, Klyaştornıy, Peçeneklerin üç "asil boyunun Kengeres asıllı olduklarını ve Peçeneklerin de. Yayık ırmağı boyunda bulunduklarına dik­kati çeker. Peçeneklerin daha sonra, batıya yöneleceklerini Üçüncü bö­lümde göreceğiz.

Hun ve Türk boyları, Hazar denizinin doğusuna da ilerlemekde idi­ler. Sır-deryâ kıyılarında ve Aral gölü mıntıkasındaki Hun-Türk boyla­rının V. yüzyılda Merv’e89 ve Hazar denizinin doğusunda, Atrak nehri kı­yılarındaki Dihistân ve (Gurgân/Curcân’ın kuzeyi) ile Hazar denizi Doğu kıyısındaki bugünki Kızıl-su (Krasnovodsk : 40°K, 53°D) «Balbân» yarım adası arasına göç ettikleri anlaşılmaktadır. Merv çevresinde Bay­ram Alî’de yapılan anthropolojik araştırmalara göre, Sır-deryâ boylarına benzeyen yarı-Mongoloidler, IV.-V. yüzyıllarda Merv’de de bulunmakta idiler. Bu yarı-Mongoloidler in, Europeoid’lerinkine benzeyen büyük bu­runları vardı. «Büyük burunlu Mongoloidlerin» bu bölgeye o devirde ge­len Hun veya Türk boylarından olması ihtimâli üzerinde durulmaktadır.
Çünki târihî kaydlara göre, Hazar denizi kıyılarından Reyy ve Merv’e ka­dar olan bölge, V. yüzyılda Hun-Türk istilâsına uğramışdı. Sâsânî kay­naklarına dayanan IX.-X. yüzyıl Müslüman müelliflerine görd, bu sâhada Bahrâm Gûr (420-38) «Türk Hâkânı» ile çarpışmakta idi. Ermenî târih­leri bu «Türk Hâkânı» nın «Hyon (Hun) denen Türklerin» hükümdarı olduğu bildirilmekte imiş. Bu bilgiyi kaydeden Marquart, «Hyon denen Türklerin» Kagmlı «T’ie-le» boyları ile birlikde yaşayan «Hun» boyu olabileceğini ve bunların Türk olduğunu sanmaktadır. Ayrıca, Marquart
«Byon denen Türkleri», bir yandan Kuşân boylarına akraba olan Sırderyâlı Kidarit Hunlarına, bir tarafdan da, aynı devirlerde ve aynı bölge­lerde mevcûdiyeti kaydedilen «Şûl» Türklerinin doğulu bir. koluna da bağ­lamaktadır («Şûl» boyunun batılı kolu da Derbend de idi). Nitekim, hem Kidarit Hunlarım, hem V. yüzyılda «Şûl Hakanının» başkenti olarak, Balbân yarım-adasmdâ bulunup, aynı adı taşıyan şehrin ismi verilmek­tedir. Balbân şehri, aynı adı taşıyan yarım-ada’da, Amu-deryâ’nın eski­den Aral gölüne akan munsabmda bulunuyordu ve ırmağın taşması ne­ticesinde, su altında kalmışdı. Böylece, Marquart, Bahrâm Gûr (420-38) ile savaşan «Türk'Hâkânı» nın «Şûl» Türklerinin «Hâkân»’ı olduğunu tah­min etmektedir. Pigulevskaya’nın araştırdığı süryânî kaynakları ve Marquart’in adlarını bildirdiği İslam müelliflerine göre, «Şûl» Türkleri, V. yüzyılın belki başında, Dihistân ile «Balbân» yarım-adası arasına yer­leşmiş ve Sâsânî sınırlarına akın etmekde idiler. Yezdgerd II (438-57),«Şûl» Türklerinin ilerlemesine karşı, Curcân’da «Bâb al-Şûl» denen şeddi yapdırmışdı. Fîrûz (459-84) aynı yerde, kendi adını taşıyan bir şehir inşâ ettirmişdi. Fîrûz (459-84)’un Kidarit Hunlarına hücûmu neticesin­de, Kidarit Hunlarının' doğuya, Peşâver iline göçleri, 466 yılında yer almışdı. Bundan sonra, «Şûl» Türklerinin târihi Kidarit Hunlarmdan ayrılmakdadır. Artık, Sâsânîlerin kuzey sınırındaki başlıca düşmanları Ak Hunlar olacakdı. Bunların arasında da Türk neslinden boylar vardı. Pigulevskaya’nın işâret ettiği gibi, Çin kaynakları, Kagmlı «T ’ie-le» ve Kök-Türk boylarını da Ak Hunlardan saymakda idi. Ak Hunlarm illeri, 552-56 arasında, Batı Türklerine geçdikden sonra, Şâsânîler, kuzey hudûdlarında, Batı Türkleri ile savaşacakdı. istemi Kağan (öl. 576), «Şûl» Türk­lerini Sâsânîlere karşı takviye etmek istemişdi. Husrav I Anûşirvân (531-579) «Şûl» Türklerinin çoğunu öldürtmüş ve seksen kadarını Fîrûz’un şeh­rine yerleşdirmişdi. Fakat, Balâzurî, Kudâma. ve Sahmî’den öğrenildiğine göre, bilinmiyen bir târîhde, «Şûl» beyleri Curcân’ı da Dihistân’a ilhâk ile, iki ili idâreleri altında birleşdirmişlerdi. Artık «Şûl» Türklerinin millî hüvviyeti iyice belirtmektedir ve Barthold ile Minorsky’nin tahminlerine göre bunlar Türkmenlerin ataları Oğuzlar idi. «Şûl» adı işe, «Çur» (Çor) veya «Çöl» den muharref sayılmaktadır. «Çor» Türklerde bir unvân idi ve bu unvânı taşıyan beylerin adı târihlerde çok geçer. Hazar denizinin doğu kıyıları ile Merv bölgesinin Kök-Türklerden bir asır önceki Türk asıllı sâkinlerinin kültürünü gözlerimiz önünde canlandıracak maddî kül­tür kalıntıları da mevcûd bulunmaktadır. M.Y. Kiani, VII. Iran sanatı kongresine'tebliğinde, Sâsânîlerin Ak Hunlar ile savaşdığı bölge olarak tarif ettiği Gurgân (Curcân) ilinde, «İskender şeddi» denen bir sed ve onbeş kale harâbesi bulduğunu bildirmiştir. Kiani’nin bulduğu sed, muh­ temelen «Bâb al-Şûl» olmalıdır. Onbeş harabe ise, Fîrû.z şehri ile, «Şûl»Türklerinin, o bölgede binâ ettiklerini Beşinci bölümde göreceğimiz kale­ lerden bazısı olsa gerek.

Merv’de ise, yine M. V. yüzyıla âid bir resimle küp üstünde (lev. X X II/a) bir hükümdarın hayat safhaları tasvîr edilmiş. Parth sanatı te­sirlerini aksettiren bu resimde, iranoid veçheli bir kimse görülmektedir. Türkmenistan adını alacak bu iller Türkleşmiğe başlamış olmakla, bera­ber, Iran kültürünün henüz ağır basdığı anlaşılmaktadır.

EMEL ESİN, İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK KÜLTÜR TÂRİHİ VE İSLÂMA GİRİŞ (TÜRK KÜLTÜRÜ EL-KİTAB I, II, CİLD l/b ’ DEN AYRI BASIM, EDEBİYAT FAKÜLTESİ MATBAASI İSTANBUL 1978, S. 52-59

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+5
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.