Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 03 Aralık 2017 - 19:10
Son Düzenlenme Tarihi 03 Aralık 2017 - 19:10
"İSTANBUL TÜRKÇESİ HANGİSİDİR?" - ÖMER SEYFETTİN

"İSTANBUL TÜRKÇESİ HANGİSİDİR?" - ÖMER SEYFETTİN

Dünyada Türkler kadar lisanca ve coğrafyaca birliklerini gâ'ib etmiş bir millet yoktur. İstanbul’dan çıkınız. Anadolu’dan, Azerbaycan’dan, Kafkasya’dan, Türkistan’dan geçiniz. Manşurya’ya gidiniz. Hiç tercümana muhtaç olmayacaksınız. Bütün Altay Dağlarının civarında da Türkçe konuşulur. Fakat her lisân gibi Türkçe’nin de millî şiveleri vardır. Türk kelimelerinin her yerde “şekliyyet”leri bir, yalnız biraz “savtiyyet”leri ayrıdır. Çin’in Kamgu vilâyetinde bile konuşulan lisân halis Türkçedir. Ve biz anlayabiliriz. Kastamonulu, Erzurumlu, Vanlı, Atinalı, Edirneli şivelerin ihtilâfıyla beraber nasıl pek güzel konuşup anlaşabilirlerse Turan’daki bütün Türkler de birbirlerinin sözlerini öyle anlayabilirler.

Artık her millet gibi Türkler de bir millet hâline geçmeye başladıklarından umumî ve edebî bir lisâna ihtiyarları günden güne artıyor. Bu umumî lisân nerenin Türkçesi olacak?

Ancak Anadolu kadar olan Fransa’da da şive ihtilafı pek çoktur. Hiçbir lehçenin konuşulduğu muhit yüz kilometreyi geçmez fakat Fransız milleti Paris lisânını umumî lisân olarak kabul etmiştir. Mahallî lisânlarla gazete ve kitap neşrettiremez. Bu gibi mahallî Fransızcaların ta'ammüllerinde millî bir tehlike görür. Men' eder.

Anadolu’nun, yâ'nî Fransa’nın on beş yirmi misli olan Turan’da şive farkı Fransa’daki kadar bariz değildir. Onlar nasıl Paris Fransızcası’nı edebî ve umumî lisân yapmışlarsa biz de “İstanbul Türkçesi”ni bütün Türkler için bütün Turan için millî ve umumî bir lisân hâline getirmeliyiz. Uyanan, yaşamak isteyen Türkler bunu i'tirâz etmeden kabul ediyorlar yalnız iş “İstanbul Türkçesi”ni bulmaya kalıyor.

İstanbul Türkçesi hangisi?

Softaların konuştuğu çatlak, muharrirlerin yazdığı Arapça, Acemce terkipli, ihtiyar ve muhafazakâr me'mûrların konuştuğu basmakalıp ta'bîrli Bâb-ı âlî lisânı mı, yoksa halkın konuştuğu lisân mı İstanbul Türkçesidir? Bunu ta'yîn etmeli. İnsaf ve terbiye dâ'iresinden çıkmamaya gayret ederek münakaşalar yapmalı...

Softaların ve ulemanın konuştuğu çok Arapçalı lisân, İstanbul Türkçesi olamaz. Onlar her kelimeyi Arapça tecvidine uydurmaya çalışırlar. Hatta bu hâlleri bazı hikâyelerin kadına bile sebep olmuştur. Bir kadın bir mektup zarfının üzerini bir hocaya okutmak istemiş. Hoca zarfı eline almış. Okumuş. Ve demiş ki: (Mınna) şevl şike (sutter) örtülür (mutasarru) ısrar eder (fluğuna) bunun Arap’ta mahalli yok...

Kadın şaşmış. Ayol Hoca Efendi. Zarfın üstü Türkçe yazılıydı. Demiş. Softanın ayrı ayır teşditleyerek Arapça ma'nâsını çıkardığı cümle Türkçe “Manastır Mutasarrıflığına” cümlesi imiş daha buna benzer birçok hikâyeler vardır.
Softalar Türkçe kelimeleri teşditleyerek, medleyerek Arapça hâline kor ve Arabı’na göre ma'nâ çıkarırlar. Hâlâ divandaki eski edebiyat lisânını kullanarak birçok Arapça Acemce terkipler yapan muharrirlerin hususî lehçeleri de İstanbul Türkçesi sayılmaz.

Bu Acemce terkiplere kim Türkçe, kim İstanbul Türkçesi demeye cesaret edebilir? Ba'zı muharrirlerimiz bu Arapça ve Acemce terkip düzmek hastalığından kendilerini kurtaramadıktan başka “edebiyat tarihi” ile “tarih-i edebiyat” arasında ne fark var! diye Türkçede, Türk sarfında, Türklerin selikasında yaşayan “lâmî” ve “beyanî” izafet farklarını
inkâr ediyorlar. İstanbul Türkçesi’ni İstanbul muharrirleri içinde ba'zıları ara sıra pek güzel yazmışlardır.

Meselâ Mehmet Fuat Bey... Eğer terkipçi arkadaşlarının te'sîrı altında yazmasaydı güzel Türkçe’nin nesirde bir üstadı olurdu. Hâlbuki mensup olduğu edebiyat mektebi terkip istiyor, Nergisî ve Veysî lisânından ağır; muğlak Türkçe’ye benzemez bir lisân istiyordu. O da alacalı bulacalı terkipler yaptı. Ve hâlâ yapıyor.

Terkip yapmadığı, terkip uyduracağım diye selikasını, fikrini yormadığı zaman kolaylıkla konuşulan lisânı yazmış. İşte “Siyah İnciler”den bir parça... Rauf Bey bu anda pek samimîdir. Terkip yapmak değil, kendi te'sîrini, kendi gözyaşlarını terennüm etmek istiyor. Bakınız, hiç terkip var mı? Cümleler konuştuğumuz gibi nasıl kısa ve ahenkli:
“İniltili, ıslak, siyah bir kış günüydü. Onun öldüğü gündü, onun. O benim dünyada bir tek kardeşimin o meş'ûm hastahanede, birçok sefaletlerden sonra inleyerek, istimdat ederek, “Beni kurtarın, beni kurtarın!” diye sızlayarak öldüğü gündü.

O ölüyordu. O gözümün önünde ölüyordu. Gözleri korkudan ihtilâçlarla açıla açıla siyah bir çukur oluyordu.
Yüzünün soluk, terli derisi gerile gerile kemiklerin üstünde yırtılıyor gibi ağzında büzülüyordu. Dudakları kuruyarak, morlaşarak, deri altında dişleri sayılacak kadar kemiklere yapışıyordu. Göğsü son harharalarla; son iniltilerle boğazına kadar çıkıp sonra alçalıyor. Alçalıyordu. Ve ben bir şey yapamıyordum; hiçbir şey yapamıyordum. Onu bu hâle getiren; inleterek böyle gaddarane öldüren derde; bu hâ'in mevte hiçbir şey yapamıyordum. Bu aczin elinde ezilmiş; haykırmak istiyordum. Kudurmak istiyordum. Ölmek muhakkak olsa bile vahşî vahşî; kanlar içinde intikam almak için kuduruyordum.

Fakat gidip sebep; hak sorulacak, gidip intikam alınacak hiçbir kimse yoktu. Son nefesi işitmemek için; sokakları yapışmış ve şimdiden ölmüş bu zavallı perişan saçların içinde; bu o kadar güzel ve siyah gözlerin; beni sefil kardeşimin sefil gözlerinin söndüğünü görmemek için kaçtım; oradan; yanından kaçtım. Fakat “öldü” haberinden de
kaçamadım. Ondan kaçamadım. Öldü. Evet; o da öldü. İşte hepsi öldü, on iki sene evvel ninem; üç sene evvel
babam ve şimdi o; aşkı kalbimde hepsinin yerini tutan o da öldü; üçü de öldü. Ve ben onun mezarının; onların mezarlarının yanında açılan bu yeni mezarın başında bugün inlerken benim için kendilerini artık bir daha görmek ihtimali mahal olmadığı bu kimsesizlik içinde sürünmekten başka hiçbir çarem bulunmadığı hâlde -meznûn-âne olsa da- onların şimdi beraber olduklarını düşündüm de “ah; şimdi siz bana ağlayınız; siz bana...” diye feryat ettim.

Rauf Bey yazılarında dâéimâ samimî olsaymış tam Türkçe yazabilecekmiş. Sonra Süleyman Nazif Bey’in şu sekiz satırlık cümlesine bakınız: [(Muhteviyat mutantana-i kadimesinin) (enkazı ve ızlâmı) üzerinde asırlarca gizli
gizli yıkılarak nihayet kabristanlarla viraneler arasında gâ'ib olan sürünüzün dâhili (ebnâ-yı âdemden) iki yüz bin (mahlûk mıdır ki) (penâh-ı mu'âşeret) olduğu zamanlarda Şatt-ül-Arabla Akdeniz arasındaki mesafe daha uzun, güneş daha kızgın, hava ile toprak (emrâz-ı müstevliyenin) (vesâ'it-i sirâyetini) daha az hâmil, tabî'at daha az bî-amân değildi.]

Bu lisân İstanbul Türkçesi değildir. Eski edebiyat lisânıdır ki yazanların hepsi yanlış yazdığı gibi anlayan da yoktur. Bir kere Türk lisânındaki lâmî ve beyanî izafet ma'nâları gâ'ib ediliyor. Sonra Türkçe’nin edası bu kadar uzun cümleleri kabul edemez.

Bu lisân konuşulan Türkçe’ye tercüme edilebilir. Madem ki Türkçe’ye tercüme edilebilir. O hâlde aslı Türkçe değil başka bir lisândır. Terkipçi muharrirlerin lisânı gibi ihtiyar ve muhafazakar me'mûrların Babıâli şivesi de İstanbul Türkçesi değildir bu hususî lisân baştan nihayete kadar bir takım klişe terkipler ve atıflarla doludur. Arap ve Acem tecvitleriyle yoğurulmuş öyle garip bir bestesi vardır ki işitirken insanın hayalinde yerden temennalar, tekâpular, eğilmiş boyunlar öksürükler; enfiyeler, İstanbullulardan mürekkep bir kâbus kararır... Abdülhamit’in dahiliye nazırı
Memduh Efendi yakın zamanlarda bu tuhaf lisânla iki kitap neşretti tetkike ve ibret almaya değer.

Avamın, halkın konuştuğu lisân İstanbul Türkçesi midir? İstanbul’da hangi sınıfın, hangi tabakanın lisânı halis Türkçe sayılır? Gelecek nüshamızda da bunu arayalım...

ÖMER SEYFETTİN, TÜRK SÖZÜ, YIL : 1 SAYI: 14, 10 TEMMUZ 1330 PERŞEMBE,

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+65
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.