Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 09 Mayıs 2015 - 14:13
Son Düzenlenme Tarihi 28 Nisan 2016 - 15:22
İslamiyet’ten Önce Türklerin Din Anlayışı

İslamiyet’ten Önce Türklerin Din Anlayışı

Bütün toplumlar gibi Türkler de tarih boyunca çeşitli dinleri kabul etmişlerdir. Ancak bilindiği gibi Türkler, tarih boyunca hiçbir zaman bütün Türklük dairesi halinde bir tek dini kabul etmemişlerdir. Bir Türk boyu bir dini kabul etmişken, başka bir boyun farklı bir dini kabul ettiği sıklıkla görülmüştür. Çünkü Türklük birçok farklı boydan oluşan çok geniş bir dairedir. Bu nedenle Türk boylarının sosyal ve kültürel hayatlarında bazı farklılıkların olması normaldir. Ancak bu farkların çok derin olmadığını da belirtmek gerekir. Zaten derin farklar olsa, bu boyları aynı kültür dairesi içine almak mümkün olamazdı. Bununla beraber Türkler tarihte en çok din değiştiren milletlerden biridir. Bize göre bu durumun temel sebebi, Türklerin aşırı taassup sahibi bir millet olmamasıdır. Ayrıca Türkler, yaşadıkları dönemde, hüküm sürdükleri coğrafyada, akıllarının kabul ettiği, yaşam biçimlerine uyan ve bazen de sosyal ve siyasi amaçlarına uyan dinleri kabul etmişlerdir. Yine bazı dönemlerde de daha üstün bir medeniyete ait olduğunu düşündükleri dinlere, daha ileri bir medeniyete sahip olmak amacıyla girmişlerdir.

Dikkat edilirse Türklerin, akıllarının kabul ettiği ve yaşam biçimlerine uyan dinleri kabul ettiğini belirttik. Ancak bu geçişler çok da kolay olmamıştır. Burada İslamiyet’e geçiş en önemli yanlış bilinen örnektir. Bilindiği gibi, İslamiyet de Türklerin seçtiği bu dinlerden biridir. Zaman zaman ileri sürüldüğü gibi Türkler, İslam dinini, sadece Gök Tanrı inancına benziyor diye kabul etmemişlerdir. Bugün birileri bize gelse, bakın bizim bir dinimiz var, o da sizinki gibi tek tanrılı. Peygamberi de var, sizinkine çok benziyor dese, herhalde hiç birimiz bu din bizim dinimize benziyor, hadi o dini kabul edelim demeyiz. Hatta böyle bir durum olsa, gelen insanlara aşırı tepkiler bile gösterebiliriz. Türklerin İslamiyeti kabulü, sadece İslam dini ile Gök Tanrı dininin biri birine benzemesi sonucu, bir günde olmamıştır. Bu değişimi özellikle ve sadece bu noktaya bağlamak pek sağlıklı bir değerlendirme değildir. Türklerin farklı dinlere geçmelerinin en önemli iki sebebi, belirttiğimiz gibi Türklerde aşırı taassubun olmaması ve kağanların din değiştirmesiydi. Halkın dini, hükümdarın dinidir gerçeğine uygun olarak, Kağan din değiştirince halk da onun seçtiği dini daha çabuk, daha büyük gruplar halinde kabul ediyordu. Bu kabulün de en önemli sebebi yine Gök Tanrı inancına dayanmaktaydı. Gök Tanrı’nın yeryüzünü yönetmek üzere görevlendirdiğine inanılan kağan din değiştirince, halk da inançları gereği ona uyuyordu. Birazdan daha detaylı değineceğimiz hakanın kut sahibi olduğu düşüncesi, İslamiyetin veya başka dinlerin kabulünden sonra da pek değişmemiştir. İslamiyete geçiş de kağanların Müslüman olmasıyla hızlanmıştır.

Kağanın din değiştirmesinin en tesirli örneği Uygurlarda yaşanmıştır. Hiçbir şekilde Türk yaşam biçimine, Türk devlet felsefesine uymayan Mani dinine geçiş, bilindiği gibi Uygurlar döneminde yaşanmıştır. Uygurların bu dini seçmelerinin sonuçları çok iyi biliniyor. Bir de bu keskin değişimin nedenlerine bakmak gerekli diye düşünüyoruz. O yıllarda çeşitli iç ve dış nedenlerle sık sık karışıklar yaşayan Çin’e, isyanların bastırılmasında ciddi destek veren Uygurlar, bu başarılarının neticesinde Çin’in kendi isteğiyle verdiği ganimetler elde etmişlerdir. Yıllar boyu bu yüklü ganimetlerle zenginleşmenin neticesinde Bögü Kağan, bozkır yaşantısını bırakarak, medeni, yerleşik bir düzene geçme isteği duymuştur. Ancak bu değişikliği bir anda yapmak gerçekten zordu. Bögü Kağan o dönemde sarayına gelen Mani rahipleri ile tanışınca, Mani dinine geçmenin, bu hedefi gerçekleştirmek için iyi bir araç olduğunu görmüştür. Mani dininin insanları yerleşik hayata zorlayan kuralları neticesinde, yüzyıllardır hayvancılık yapan Türkler bir anda tarım toplumu olmuş ve haliyle yerleşik hayata geçmişlerdir. Mani dininin her çeşit öldürmeyi yasaklaması sonucu Uygurlar mecburen tarım toplumu olmuştur. Bu değişim neticesinde Bögü Kağan istediği yerleşik toplumu kurmuştur. Kağan, Maniheizm’i resmi din olarak ilan edince, çok hızlı bir şekilde olmasa da, halkın büyük kısmı bu değişikliğe uymuştur. Çünkü Türklerde, hele de bozkır toplumunda, kağanın kutsal bir anlamı, mistik bir gücü vardı. Göğün yerdeki temsilcisi kağanın yaptığı her şey halk tarafından doğru kabul edildiğinden, böylesi değişikliklere karşı toplumsal tepkiler pek görülmemiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, din değiştirirken bile, kadim Gök Tanrı inancının etkili olmasıdır. Kağan, göğün temsilcisidir ve Gök Tanrı’nın isteği kağan vasıtasıyla halka ulaşmıştır ve kabul edilmelidir. Burada merhum Bahaeddin Ögel’in Çin kaynaklarına dayandırdığı bir alıntı ile bu düşünceyi netleştirmek istiyoruz: Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları adlı eserinde şöyle demektedir: “Hun hakanının aile ve soyu Luanti boyudur. Devleti, Hun hakanını, Tengri Kut Şanyü unvanı ile anar. Hunlar göğe Tengri; oğula ise kut derlerdi. (Hakanlık unvanı olan) Şanyü ise, geniş ve büyük demektir. Böylece göğü anlatmak isterler. Şanyü, gök gibi büyük ve geniş demektir 18 . Bu anlayış sadece Hunlara has olmayıp, hemen hemen bütün Türk boylarında vardı. İşte bu nedenle kağanın yaptıklarının tanrısal anlamları vardır ve kağana karşı gelmek, göğe isyan demekti.

Din değiştirirken bile, Gök Tanrı dinine ait bu anlayış her zaman etkili olmuştur. Hatta bu etki, Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk Buğra Han’ın İslamiyeti kabul etmesi sırasında da görülmüştür. Daha önce yaklaşık iki yüz yıl, bireyler veya küçük gruplar halinde Müslüman olan Türkler, bir hükümdarın Müslüman olmasıyla, daha geniş kitleler halinde ve daha hızlı bir biçimde İslam dinine girmişlerdir. Bu örnekler ışığında, Türklerin din değiştirmesinde en önemli etkenin, kağanın din değiştirmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu da kadim Gök Tanrı inancının bir sonucudur.

Türkler kolay din değiştirse de kendi bünyelerine uymayan dinleri, geniş Türk toplulukları arasında ve uzun müddet kabul edememişlerdir. Yine Maniheizm ve Budizm bu duruma örnek gösterilebilir. Bu dinler Uygurlar ve Tabgaçlar dışında pek taraftar bulamamıştır. Etkileri de uzun sürmemiştir. Maniheizm Uygurlar arasında, XIV-XV. Yüzyıllardan sonra pek görülmemiştir. Hıristiyanlık ve Musevilik de bu duruma örnektir. Bu noktada Gök Tanrı ve İslamiyet arasındaki benzerlik tekrar gündeme gelebilir. İslam dini, Gök Tanrı dinine benzediği ve Türklerin yaşam biçimlerine uyduğu için yüzyıllarca pek çok Türk boyu arasında yayılma alanı bulmuştur diyebiliriz. Bunun yanında Türklerde, din değişikliklerine rağmen, İslamiyet’in kabul edildiği dönemler de dâhil olmak üzere, töre hukukunun ve törenin her türlü yaptırımın üzerinde olduğunu görmekteyiz. Toplum hayatı töre ile düzenlemiştir. Bozkır hayatında dini kurallardan önce töre geçerlidir. Bozkır şartlarında toplumda yozlaşmaların, çarpıklıkların etkisi yerleşik toplumlara göre daha fazla olur. En küçük bölünme, iç karışıklıklar ağır sonuçlar yaratır. Çünkü bozkırda en önemli güç, verimli insandır. İnsan gücü, ekonomiden orduya her alanda gereklidir. Bozuk toplum düzeni sebebiyle ortaya çıkan kargaşa ortamındaki düzensizlik ve insan kaybı, önemli oranda güç kaybı demektir. Bu nedenle bozkır hayatında, toplum hayatının aileden başlayarak sert kurallarla düzenlenmesi gerekir. Bu kurallar da Türklerin o dönemlerde kabul ettiği dinlerin kurallarından çok daha ağırdır. Örneğin bozkır kültürünün egemen olduğu dönemlerde diğer toplumlarda farklı cezaî uygulamaları olan hırsızlığın, Türk toplumundaki cezası ölümdü. Bozkır hukukunda buna benzer pek çok sert uygulama vardır. Çünkü bozkır topluluklarını bir arada tutan kuvvet otoritedir. Ancak din ve törenin sınırları birbirlerine karışmamış, biri diğerine üstün hale getirilmemiştir. Sert kurallarla düzenlenmiş toplum düzeni ile Türkler, her dönemde önemli bir güç olmuşlardır. Bu düzen neticesinde oluşan yaşam biçiminde dinin etkisi tabiî ki olmuştur, ancak temel etkenin, düzenleyicinin din olmadığını düşünmekteyiz. Türkler pek çok kez din değiştirmişlerdir ancak töreleri değişmemiştir. İslamiyetin kabulü ile birlikte, töre İslam şeriatına uygun hale getirilmiştir. Türk töresi ile İslam dini arasında pek çok benzerliğin olması bu uygulamayı kolaylaştırmıştır. İslamiyet veya başka bir din kabul edildiğinde,

Türk töresi yok olmamıştır. Türkler törelerine bu şekilde sahip çıktıkları için, farklı coğrafyalara yayılmalarına rağmen temel özelliklerini kaybetmemişlerdir. Töre hiçbir zaman dışlanmamıştır. Tam tersine hangi şartlarda olursa olsun, töreye bağlı kalınmıştır. İşte bundan dolayı, İslamiyeti kabul eden Türkler, Arap kültürü içinde yok olmamışlar, kendilerine has bir İslam anlayışı geliştirmişlerdir. Tabii ki asimile olan, değerlerini kaybeden Türk toplulukları olmuştur ancak bunlar başlarında güçlü idarecileri olmayan küçük gruplardır. Yani başlarındaki otoriteyi kaybeden bozkır toplulukları, törelerini ve dolayısıyla benliklerini kaybetmişlerdir.

Bilindiği gibi, İslam öncesi dönemde Türklerin dini konusunda, en önemli kaynaklar Arap, Çin ve Bizans kaynaklarıdır. Bu kaynaklar dikkatli değerlendirildiklerinde, araştırmacılara önemli bilgiler ve ipuçları sunarlar. Bu noktada büyük öneme haiz Arap kaynakları arasında, Türklerin dini hakkında en tafsilatlı bilgi veren İbn Fazlan ve Gerdizi’dir. İlk İslam kaynakları, Türklerin dinleri hakkında açıklayıcı bir şey söylemezler. Türkler için kâfir, müşrik gibi genel ifadeler kullanırlar. Örneğin Ya’kubi, Kitab El-Buldan’da Türk ülkelerine “şirk diyarı” demektedir.

Bu tip ifadelere daha sonraki dönemlerde de rastlanmaktadır ancak bu duruma alınmamak gerekir. Çünkü bu kaynaklar bütün Türk tarihini kapsamamaktadır ve bütün dinler kendilerini dışında olan inanç sistemlerine şirk veya kâfir demektedirler. Elbette bu değerlendirmeler de İslamiyet’in yayılmaya başladığı ilk yıllar ile ilgilidirler. Ayrıca bu dönemlerde Türk boyları arasında farklı dinlere rastlanmaktaydı. Bir Türk boyu Budizm’i benimsemişken başka bir Türk boyun Gök Tanrı dinini seçtiği görülmektedir. Bu nedenle bir kaynakta rastlanan Türkler ile ilgili herhangi bir bilgiyi, bütün Türk boylarına mal etmemek gerekir. Ayrıca inanç yönünden zayıf topluluklar da mevcuttu. Bunu da kabul etmek gerekir. Bu dinlere göre daha sistemli ve üstün bir din olan İslam dinine mensup olan Arapların, diğer toplulukları müşrik olarak nitelendirmesi de doğal karşılanmalıdır. Bunun yanında Arap toplumlarında her zaman görülen, Emeviler döneminde zirveye ulaşan, bugün de zaman zaman karşılaştığımız Arap ırkını diğer toplumlardan üstün görme huyu da bu konuda etkilidir. Hatta bazı dönemlerde Araplar arasında, Türkleri rakip olarak gördükleri için, İslam dinine Türkleri kabul etmeme, onları bu inançtan uzaklaştırma eğilimi dâhi görülmüştür. Neyse ki İslam dinine geçiş şahısların onayına bağlı değildir. Türklerin Müslüman olmasıyla İslamiyet, Arap Yarımadası’na sıkışıp kalmaktan kurtulmuş ve diğer toplumlar arasında da yayılma alanı bulmuştur.

Bütün bu nedenleri birleştirdiğimizde, Arap kaynaklarında da öznel yaklaşımlara rastlanmaktadır. Bu nedenle bu kaynaklar mutlaka mukayeseli olarak değerlendirilmelidir.

İslamiyet’ten Önce Türklerin Din Anlayışı ve Gök Tanrı Dini

Arş. Gör. Murat Öztürk

Fırat Üniversitesi- Elazığ

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+522
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.