Yükleniyor...

Emel Esin

Bot/Robot

Yazı Hakkında

İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı - Üçüncü Devre

İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı - Üçüncü Devre

III- Üçüncü Devre (M. VI.-VII. Yüzyıl) Orta Asya Türk resim tarzının doğuşu:

Türk tesirlerinin ikonografik tezâhürleri:

M.VII. yüzyıla doğru estetik mefhumlarda açık bir değişme oldu. V.-VII. yüzyıllarda güzelleştirilmiş tasvirler sivri çeneli, toparlak bir yüz, büyük gözler basık burun, küçük ağız, ince hatlar ve yumuşak bir ifâde ile temâyüz ediyordu (lev. VI. VII). Bundan sonra ise sanat eserlerinde gittikçe yüzler genişledi. (lev. VIII de, IX b) Burunlar kartal gagası gibi keskinleşdi ve uzadı ifâde sertleşti (lev. Xc) Hun ve “Hayâtilah” sikkelerinde hükümdarlar bu görünüştedir. Yazımızın dördüncü bölümünde anlatıldığı gibi, Türklerde böyle çehreleri beğenirdi. Güzellik mefhûmu böylecelece değişmekde iken, Doğu’dan gelen milletlerin, Çinlilerin, Tibetlilerin ve Doğu Asyalılarla uçun yüzyıllar yaşayıp onlara benzemeğe başlayan Türklerin tesirleri, tasvirlerde Mongoloid çehre hatlarının çoğalmasına sebebiyet verdi. M. VI. Yüzyıldan sonra, tasvirlerin yüzleri genişledi. Çeneleri büyüdü, gözleri çekik oldu. Gerek Kızılda resmedilen sarışın alpler (lev. VII d), gerek Penc (lev. XI c) ve Hoten resimlerindeki esmer ve daha İranoid vecheli şahıslar, Batı Türkistan ve Orkun Türk hükümdarlarına benzemeğe başladı.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.196)

VII. yüzyıl sonunda, bilhassa Türklerin mevcûdiyeti kaydedilen merkezlerde başka Türk ikonografik tesirleri de göze çarpıyordu. Çin kaynaklarına göre, asgari Han devrinden (m. Ö. 206-M. 220) beri Türkistan'ın şimâlinde Türkler yaşamakda idi: Kırgızlar, Han devrinde Semerkand’ın şimâl-batısında bulunuyordu; Tolstov’a göre, Oğuzların ecdâdı M.Ö. IV. Yüzyıldan beri Aral kıyılarında idi. Tölös’ler Han devrinde Hami’de idiler ve Uygurlar, Julien’e göre Hami’ye adlarını vermişlerdi. (I’-gu: Uygur’un Çince trankskripsyonu olabilirmiş). Demek ki Hami ve Semerkand’ın şimâl-batısında en eski Orta Asya Türk sanat eserlerinin bulunması beklenebilir. Türklerin Orta Asya'ya ilerlemesi de bu merkezlerden başladı. Türk hükümdarlarının ordugâhları da Türkistan'ın şimâlinde Tun-huang’dan Hami ve Beş-Balık’a ve oradan Argu iline (Kaşgârı: Balasagun ve Taraz bölgesi) giden askeri ve ticâri bakımdan ehemmiyetli yol üzerinde sıralanıyordu.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.197)

Beşbalık, Çinlilerin Han devrinden beri muhtelif adlar altında bildiği bu kadim “Hu” şehri erken devirde Türkleşmiş gözükmektetir. M.S 630 etrâfında Beş-balık’a Kağan-stûpa deniyordu; çünki T’ung-Yabgunun veya başka bir Türk kağanının orda bir Stûpa’sı vardı. Hsüan-tsang bu Buddhist merkezini ziyaret etmek istemişdi. Sonradan Beş-balık bir Basmil ve Uygur merkezi oldu. Türkler Tarım'a Beş-balık üzerinden ilerledi. (Beş-balık eseri: lev. Vıf)

M.S VI-VIII. yüzyıllarda, Batı-Türk, Türgiş veya Karluk idâresinde olup halkı da gittikçe Türkleşen veya Türk sülâleleri idâresinde olan başlıca merkezlerden birkaçını sayabiliriz. Tsü-k’ü devrinde A-shi-na’ların ve sonradan Basmil ve Türgişlerkin nufûz ettiği ve 769 etrafında Türk sanatkârlarının manastırlar vücûda getirdiği (lev. XII B/a) Koço; Yulduz vâdisindeki Türk ordu merkezinin yakınında bulunan ve hamâsi mevzûların birden çoğaldığı Kuça ve Kızıl (lev. IX); Kuça bölgesinde bulunan ve Gök-Türk yazısı ile Buddhist kitâbelerinin mevcud olduğu Kum-tura (lev.XIII A/b,c); aynı sûrette Yulduz vâdisindeki Türk ordu merkezine yakın olan Kara-şehir’de Şorcuk öyler külliyesi (lev.XII B/c); Türk hükümdarlarının binâ ettiği rivâyet edilen Baykend ile Buhârâ şehirleri ve Varahşa (lev. XI b) sarayı (burada, bir resimde Gök-Türk yazısı görüldü); Batı Türk, Türgiş Karluk hükümdârlarının merkezleri bulunan Argu, yani Suyâb (Tokmak), Taraz, Sarığ ve Çul (lev. VI a,e,g) bölgesi; Türk “tudun” larının memleketi Taşkend; Halaç neslinden bir Türk sülâlesinin bulunduğu Penc (lev. X a, XI a,c); Türk asıllı değilse bile Türkleşmiş Ihşid’ler ili Sogd; Türk aslından Afşin’ların hakim bulunduğu Usrûşana; kısmen Türk hükümdarlarının idaresinde olan Fergâne ile Batı Tük kağanlığına dahil olup M.S VII.-IX yüzyıllarda Türkleşen Hoten ve Kâşgar.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.197)

Amu –Deryâ kıyılarında ve daha cenûbda Sind nehrine kadar uzanan merkezlerde de VI-VIII. Yüzyıllarda Türkler ve Türk sülâleleri mevcûttu. Sogd “Demir Kapı” sından (Keş ile Tirmiz arası) Gazne'ye kadar uzanan Toharistan’da Gök-Türk kağan soyu A-shi-na’lara mensup yabgu, şad ve tigin gibi lâkabları olan bir sülalenin idâresinde idi. Toharistan Türk yabgularının merkezleri Kunduz (lev. VI, b, d, e9), Belh ve bir devirde Sagâniân (lev. V a) ve Badahşan idi. Yabguların Bâmiân’da (lev. Vb) da kaleleri vardı.

Amu-deryâ şimalinde iki Oğuz belliği ve Vahanile Huttalânda Türk hükümdâr sülâlesi bulunuyordu. Bir Buddhist mabed kalıntısı bulunan Vahş vâdisi, Buddhist olan Karlukların ili idi. Birûni M.XI. yüzyılda Gilgit'de de Türklerden ve bir Türk hükümdarından bahseder.

Kâbul deresi boyunca ise “Fo-li-shi-sa-t’ang-na” da (bugünkü Kâbul’un yeri) MS 630 etrafında Gök-Türk soyunan bir karıl hüküm sürüyordu. M. 726 dan sonra ise Hindukuşdan Sind nehrine kadar Kapisa (Kâbul deresi vâdisi bölgesinin şimâli kısmı), Kâbul ve aradaki Fundukistan (lev. VIII b, C,), Gandhâra (Kâbul vâdisi bölgesinin Sind’e doğru cenubi kısmı), Sind kıyıları (Udhabândapura: Ohind) ve etrafı (Udyâna, yani Swat; Lampâka, yani Lamgân) ayrıca Gazne, Al-Ruhhac, Seistan, Z amin al-Dâvar ve Bost illerinde yedinci sona ilâ onuncu yüzyıllar arasında yerliler ile birlikde Türkler (Gök-Türk, Oğuz, Halaç) yaşıyordu ve bir Türk sülâlesi hâkimdi. Çinlilerin Gök-Türk soyundan krallar veya Şahi-Tigin adını verdiği bu sülâleye Birûni Türk-şâhi diyordu ve bunların büyük kolu (Kâbul-şah) Kâbul vâdisi bölgesinde ve Sin’de, ve küçük kolu (Rutbil, Zunbil) Gazne ve Seistanda hâkimdi.

Türklerin bulunduğ Orta Asya merkezlerinde Türk kültürü tesirleri muhtelif derecelerde âşikârdı. Türk tesirlerinin başlıca tezahürleri şu mevzû’larda müşâhede edilirdi: beylerin görünüşü ve kıyafeti devrin Türk hükümdarları ile eş gibi idi. Türk geleneği, âdetleri ve zevkinin tesiri muhtelif şekillerde hissedilir. Türkler vasıtası ile Çin medeniyeti tesirleri de gelmişti. (Türk kurganlarında bulunan madeni aynalar, Türk hükümdârlarının kullandığı Çin tarzında sıkkeler) Muhtelif göçebe boyların ve Türklerin getirdiği ikonografik unsurlar Orta Asya'da uzun yaşayan Hellenistik sanatın hâtıralarını gittikçe unutturmakda idi. Mabûd tasvirleri T’ung Yabgunun beğenmediği tarzda peştamala bürünmüş, çıplak şahıslar şeklinde iken artık peştamalların altında mintanlar ve cebeler giymiş olarak temsil edildi.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.198)

Alp-ma’budlar ve bu arada Uygur Türkçesi'nde “küzetkici” denen lokapala, dünyânın muhtelif cihetlerini muhafâza ettikleri sanılırdı. Alp-Ma’budlar tasavvuru Orta Asya'da gittikçe gelişti ve hamâşi mevzûlar çoğaldı. (leğv. IX) Elinde Türklerin böri-başlı sancağını tutan alp tasviri Doğu Türkistan mabed duvarında yer aldı. (lev. IX b). Hsüan-tsang’ın tarif ettiği şekilde T’ung Yabguyu görünüş itibâri ile hatırlatan beyler bu Batı Türk Kağanı gibi şölen sahnelerinde resmediliyordu. Bazen hafif Mongoloid çehreli olan matruş, uzun saçlı veya zülüflü beyler artık bilhassa Türklerce giyilen ananevi İç Asya kıyâfetlerinde tasvir ediliyordu (lev. IX b). Filhakika bu devride Türkçe “çekrek” veya “çengşu” denilen (Arabca metinlerde kurtak, Osmanlı lehçesinde “belleme”, “varsak”) kısa mintan Türklerin biniş elbisesi idi. Aynı sürette (mendi. Çakmak taşı, yelpâze, bıcak gibi) muhtelif şahsi küçük eşya takılabilmesi için kayış parçaları asılı bulunan kuşak da Türk kaşağı idi. (lev. XII B/c) Kaftan, çakşır, çizmeler ve çekrek de kayışlı kuşak gibi Gök-Türk ve Uygur beylerinin tasvirlerinde gözükür. Bu “Hu” kiyâfetleri “Şimâli Hindistan'da” (Afganistan, Sind) M.S 630-645 arasında Hsüan-tsang tarafından kaydedilmişti. M.S X. Yüzyılda İbnı Havkal da Hind ve Sind beylerinin “kurtak” giydiği müşahede ediyordu.

Erken Orta saya Türk resim tarzlarının teknik hususiyetleri:

İşte bu muhit içinde muhtemelen VII. yüzyıl etrâfında Buddhist ve Mânihâi Orta Asya Türk resim sanatı doğdu. Üç ayrı Türk resim tarzı tefrik etmek kabildi. İlk Türk tarzı olması gereken ve Grünwedel’in Stilart 2 veya “eski Türk tarzı” adını vererek M. VII. Yüzyıldan tarihlendirdiği üslûba biz bu yazıda Orta Asya Türk A resim tarzı adını vereceğiz (Lev.XII A) Bu tarz Orta Asya resim sanatının İkinci Devre uslubunun inkişâfından ibaretdi. Ancak Orta Asya İkinci Devrenin klâsik uslûbuna nisbeten Türk ikonografik unsurların ve mongoloid çehre hatlarının çoğalması Orta Asya Türk resim tarzının Grünwedel’e göre husûsiyetini teşkil eder. Orta Asya Türk A resim tarzının Le Coq tarafından tayin edilen başka husûsiyetleri de Orta Asya Buddhist ikonografisinin cenûbundan gelme unsurlarını (meselâ fil motifi gibi) iyi bilmemek fakat buna karşılık göçebe sanatının kadim mevzularını (meselâ at motifini) Türk olmayan Orta Asyalılardan daha iyi tasvir edebilmekdedir. Orta Asya Türk A mektebinin kullandığı teknik Orta Asya ikinci Devre’ninki ile eşdir ve muhtelif bir veche arzeder; şekiler hem kara çizgi ile çevrelenmekte hem de ışık ve göle tezatları ile hacim meydana çıkarılmaktatır. Orta Asya Türk A tarzında Orta Asya İkinci Devrede olduğu gibi renkler bazen koyudur. Fakat bazen de aydınlanmağa ve parlaklaşmağa yüz tutar. Turfan'daki Orta Asya Türk A uslûbunda bir resimde (lev. XII A/b) evvelce ayın mıntıkada olduğu gibi laciverd, siyah, kahverengi, beyaz çokluktatır. Fakat Grünwedel, Gök-Türk kitâbelerinin bulunduğu Kum-tura öylerinin ikici grupunda birden “Türk al” ının parladığına dikkati çeker. Aynı grup “öy” lerden Apsara öyünde açık sarı boyalı bir Tuşita cenneti resmi (lev. XII A/c) boya cilâsının ancak tek kerrede sürülmesi ile elde edilebilen bir tâzelik arzeder. Grünwedel ve Le Coq’a göre erken Orta Asya Türk tarzının numûneleri, Turfanda (lev. XII A/a), Toyukda, Kızıl’da (sechewerttraeger, Maya öyleri ve yeni öy külliyesi) ve bilhassa Gök-Türk kitâbelerinin bulunduğu Kum-turada görülür (lev. XII A/b). (Varahşayıda ilâve edebiliriz)

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.199)

Grünwedel’in Sitilart 3 adını verip VII. yüzyıldan târihlendirdiği ve Uygurların Orta Asyaya yeni geldiği devre atfettiği tarza biz Orta Asya Türk B diyeceğiz. Uygurlara atfın sebebi bu eserlerin Kum-tura, Turfan (lev. XII B/a), Şorcuk (lev. XII B/c) gibi merkezlerde Doğu'dan yeni nüfuz eden ikonografik unsurlar Çince yazılar ve Sogd yazısı ile Türkçe kitâbeler ihtivâ etmesidir. Sogd yazısı ile Türkçe'yi bilhassa Uygurlar yazmakta idi. Fakat şimdi Sogd yazısı ile Türkçenin muhtemelen Uygurlardan da evvel Türgişler tarafından kullanıldığını ve VII-X. yüzyıllarda Türgiş ve Kurlakların da Orta Asya Türk B tarzında eser yapdıklarını bilmekdeyiz. (lev. VI-c, lev. XII B/d). Bu sebepten Orta Asya Türk B: adıl daha uygun gözükür. Orta Asya Türk B bugünkü bilgimize göre, muhtelemelen VII. Yüzyılda gelişti. Orta Asya Türk B ve ondan ancak al rengin hâkimiyeti ile tefrik edilen orta Asya Türk C Şimâli Türkistan Türk merkezlerinde gelişip bir taraftan Afrâsiâb gibi VI.-VII. Yüzyıl sogd merkezlerine diğer yandan da Tunhuang’a bağlı idi. Klâsik Türk tarzı olarak inkişâf edecek bu tarzların gelişme târihi dördüncü bölümde anlatılacaktır. Burada ancak şunu söylemek gerekir: Orta Asya Türk B ve C tarzlarında grafik usûlde resim temâyülü gâlib gelmiştir, ışık lekeleri hiç yok gibidir gölge azdır. Toprakkale (lev.Id) ve Arâsiâb’da görüldüğü gibi muhtelif renklerde (kara, al, sepia) çizgiler şekilleri kuvvetle çevrelerdi (lev. XII B). Grafik resmin kaybolmaması istendiği anlaşılmaktatır. Boya, şeffaf olarak ve bir kerede sürülmüştür. Bu sayede de renkler taze ve parlak kalmıştı. Orta Asya Türk B tarzı numûneleri muhtelif renkler gösterir. Turfan (lev. XII B/a), Çul (lev. Vıg) ve Varahşa’da (lev. Xıb) sarı, yeşil, ak renkler hakimdir. Ak-beşimde (lev. VI c) beyaz zemin al, mavi renkler göze çarpardı. Penc’deki grafik tarzda ve mongoloid şahıslar gösteren resimler (lev. Xıc, c), beyaz., asrı, al renkler ile temâyüz eder.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.200)
Mânihâi resimler:

Mânihâi kitab resimlerinin menşei mevzûu kendine öz sorulara yol açmaktatır. Parthe neslinden Mâni III. Yüzyılda Farsda öldürülünce, rivâyete nazaran talebeleri Orta Asya'ya ve Çin'e kaçmıştı ve Mâni’nin Erjeng’i (resimli kitabı) Orta Asya'da bulunuyordu. Toharistan ve Çayardı'nda (Maverâunnehrin türkçesi: Kâşgari) Manihâiler vardı. Fakat Mâni dinin Orta Asya üzerinde Çine varışı hakkında bilgi ancak VIII. yüzyıldandı ve Türklerle de ilgili bulunmakdadır. Ta-mu-shi adlı bir Mânihâi 719’da o devirde Sagâniân “Hudat” ı da bulnan Gök-Türk kağan soyundan Toharistan Türk yabgusu “Tek Gözlü Tiş” in elçisi olarak Çine gitmiş ve Mâni dini öğretmişti. Belenitskiy Mâni dinine mensûb kimlelerin Toharistan ve Çayardı'nda bulunduğu keyfiyeti dayanarak Penc’deki astral mabûd resimlerinin Mâni dini ile ilgili olabileceğini düşündü. Bernştam da Karluk devri Çul resimleri hakkında aynı fikri ileri sürmüştü. Şişkin Varahşa resimlerini Mâniâhi saydığını bana ifada etmişti. Fakat Batı Türkistan'ın yukarıda sayılan eserlerinde Uygur Mânihâi sanatından (lev. VII) pek iyi bildiğimiz mâni dini ikonografisi unsurları (meselâ ak elbiseli râhibler gibi) yoktur. Filhakika Varahşa hakkında Narşahi’nin bir rivâyeti de hatıra gelir. 783’de Buhûrhudât Bunyat, Mukanna’nin kurduğu ve çok Türk taraftarları olan “sepid-câme” liler mezhebinin içki merasimini Varahşa’da tesid ederken içki âlemlerinin “sepid câme” giymek dışında Uygurlardan bildiğimiz riyâzet ile tebârüz dene Mani mezhebi âyinleri ile ilgisi yoktu. Netice itibâri ile Turfan'da ulunan Mânihaâi eserlerin Batı Türkistan'dan gelen bir tarzın devamı olduğuna inanmak bilgi eksikliği sebebinden halen mümkün değildir.

Muhakkak Mânihâi sayılabilen kitab resimleri demekki ancak Turfanda ve Kansuda bulunan, irâni dillerde veya Türkçe veya iki dildeki mülemma yazmaların nakışlarıdır. Yakın doğu tekniği sayılabilecek bir tarz Turfanda bulunmuş ve en eski görünün bazı resim parçalarında müşhâhede edilir. Boya, Hellenistik teknikde, kalın tabakalarda sürülmüşdür. Bazen kumaş kıvrılmalarının çizgileri görünmeyecek kadar kalın boya vardır. Böyle resimler bile Dâhil, teknik ve stilistik bakımdan, bütün Mânihâi resimler Orta Asyada, hatta, Turfanda vücuda gelmiş olabiliri. Ünki bunların muhtelif tarzları ile Orta Asya ve Turfan resim tarzlarının zaman içinde gelişmesi arasında benzerlikler müşâhede edilir. Diğerlerine nisbeten, Mânihâi ersimler, bir uslûb safhasına, daha uzun müddet sâdık kalmışdır.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.201)

Lâcivert zeminle olmak ile tebârüz eden grup resmi ile alırsak VIII-IX. yüzyıllardan sanılan mülemma (kısmen İrâni, kısmen Türkçe dilde) yazmalardaki resimler (lev. VIIa), İkinci Devre (m. V.-VI. Yüzyıl) Orta Asya eserlerine benzer. Muhtelit teknik yani hem şekilleri çevreleyen çizgi hem de ışık ve gölge tezatları kullanılmaktatır. Çehreler V-VII. yüzyıllarda Toharistan ile Sagâniân'da görülen (lev. V. A, B; lev. VI b, c, d), fakat şimali Türkistan'daki Türk merkezlerine (lev. VI. a, c, d, f) hattâ Kansu'ya ve bu arada Turfan'a da (lev.Vc) yaygın güzellik mefhûmunu aksettirir: sivri çeneli toparlak yüz, büyük gözler, kısa ve basık burun, küçük yüz hatları, yumuşak ifâde. Mülemma eserlerdeki resimler (lev. VIIa) onlar gibi Turfanda bulunmuş ve Prof. Von Gabain’in eski Sogd yazısı ve Orta –İrâni dilde olarak tesbit ettiği bir Buddhist yazmanın resmi ile (lev. Vc) aynı güzellik mefhûmu ve teknik husûsiyetleri arzeder. Yine o tarzda fakat tamamen Türkçe metinli Mânihâi kitab resimleri de vardır (lev. VII b)

Bunların resimleri mülemma metinli olan grubunkilere o kadar benzer ki bu sebepten mülemma eserler de Türkler tarafından yapılmış olabilir. Her halde gerek Türkçe gerek mülemma ve İrâni dillerdeki Mânihâi eserler MS 760 etrâfında Çiğil beyine ve Koço'ya hâkim bulunan Uygur kağanlarına ithâf edilmekte idi. Mülemma eserlerden birini resminin (lev.VIIa) MS 762’de Uygur kağanlarından bügünün Mâni dinini kabul ettiğini tasvir ettiği sanılır. Mâni dininin Uygur kağanının himâyesi altına girmesi bu dini imkirâzdan kurtarmıştı. Uygur kağanları Koço’da (Grünwedel, Külliye K), Kansura'da, hatta Çinde Mânihâi mabedleri yapdırdılar. İslâm illerinde de Mâni dinini himâye ediyorlardı. Böylece bilinen ekseri Mânihâi yazmalar ve resimler muhtemelen Uygur devrindendir. Uygur Mânihâi kitap resimlerinin bir diğer kısmı ise Orta Asya Türk B dediğimiz tarza yakındır. Teknik bakımdan grafik temayüllü bu eserlerde kıyâfetlerinden hüviyetleri bilinen Uygur beyleri ve hatunlarıda da gözükür (lev. VII c). Bu esrelerde Mânihâi rahibler dahi Uygurlara benzer. Hafif mongoloid, genişçe yüzlü, çekik gözlü fakat uzun burunlu şahıslar tasvir edilmiştir. Hâkim renk yine lâciverd boyasıdır. Koca’daki Mânihâi Külliye K’nin duvar resimleri de orta Asya Türk B ve C tarzına yaklaşır.

Beş-balık’da M. 720’de devlet kurup Mâni dinini kabûl etmiş gözüken Basmil Türklerine Prof. Von Gabain tarafında atfedilen ayrı bir tarz Mânihâi kitab resmi Orta Asya Türk C üslûbundadır (grafik temayüllü al renk hâkim) ve dördüncü bölümümüzde yerini bulur.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.202)
Orta Asya Türk A ve B resim tarzının Samarra’daki Hakan Sarayında Türkler yolu ile tatbiki:

İslâmiyetin Orta Asya'ya varıp Horasan ve Çayardı'nın hiâfete ilhakı Türkler ile Müslüman Yakın Doğu muhitini birbirine yaklaştırtı. VII. yüzyıl sonundan beri Müslümanlar Türkleri iyi bilmekte idi. Hicretin ülke yüzyılında Horasan ile Sind hudûdunda Arabların Türklerle muhârebe ettiğini kaydettik. Muhtemelen Kül Tigin'i temsil eden bir bey resmi halifenin mağlüp ettiği hükümdârların tasvirleri arasında Kusair Amra sarayının duvarında yer almışdı. Türkistan sanatı tesirleri Emevi saraylarında meselâ Mefcer eserlerinde araştırıcıların dikkatini çekmişti. Bu tesirler muhtemelen Müslümanların Türgişlere ve hattâ belki Uygurlara karşı galebelerinde elde edilen esirler ve ganimet yolu ile Yakın Doğu'ya yayılmış bulunuyordu. Türk tesirleri Yakın Doğuya esir gelen Türk beylerinin muhiti vasıtası ile de nüfûz etmiş olabilir. Gök-Türk kağanları neslinden Toharistan Yabgusu ve “Hakan oğul” (?) Horasan’da esir edilerek Şam’a Mefcer sarayını yaptıran Halife Hişâm devrinde (735-742) getirilmişlerdi. Fakat başlıca Türk tesirleri IX. Yüzyıllda başladı. M. 950 etrafında Istahri ve onu takiben ıbn Havkal VIII.-IX. Yüzyılda Çayardı'nda hüküm süren beylerin ekseriyetinin Türk olduğunu kayd eyliyorlardı. Bunların Hilâfete hizmetlerine de işaret ediyor. Usrûşana Afşın’ı Haydardan yukarıda bahsedildi. Bu Türk soyundan beyin 840’da İslâm dininden döndüğü ve “Acem” (Arab olmayan, gayr-i Müslim) ecdâdından kalma bir dini kitaba (Manihai?) ve heykellere (Buddhist?) tapdığı iddia ediliyordu. Bey veya köle asıllı olan başka Türkler meselâ Chavannes’in A-shi-na (Gök-Türk hakan soyu) neslinden sandığı Aşnas, al-Mu’tasim Billah’in hizmetinde en yüksek mevkilere ulaşmıştı. Samarra’nın binâ edilişinden (M. 836’da başladı) ancak ellibeş yıl kadar sonra yazı yazan Al-Yakûbi birçok âbideleri Türklerin, Hazerlerin ve başka Orta Asyalıların yaptığını kaydeder. Halifenin hizmetindeki Türk beyler kendi soydaşları ile birlikte muhtelif âbide ve mahallelerin binası ile tavzif edilmişlerdi. Türk kölelerin ekseriyeti ise Sogd, Fergâne, Usrûşâne ve Taşkend asıllı idi. Yakûbi şöyle demekde idi:

“O devride Türk kölelerinin çoğu ‘Acem idi” (Müslüman değildi). Türk al-acemler müslümanlardan hatta müslüman köle sınıfından dikkatle ayırtedilmekte idi. Türk al-‘acem’lerin kimse ile görüşmelerine müsâde edilmiyordu. “Türk al-acem”ler ancak kendileri gibi “Acem” olan Fergâneliler ile görüşebiliyordu. İşte böylece herkesten tecrid edilmiş bir Türk al-acem grubu Müslüman Türkbeyi Urtuc (Tabari’ye göre Artuc) Abu Al-Fath Ibn Hakan idârisinde resimleriyle meşhûr Samarra Hakan Sarayını (Al-Cavsak al-Hakâni) binâ etti. Al-Ya’kûbi bu Türk Al-Acem’lerin başka kimse ile görüştürülmediğini tekrar tasrih etmiş ve böylece hakan sarayının tam Türk eseri olduğunu teyyid etmişti.

Hakan Sarayı resimlerinin Orta Asya eserlerine benzemesi demekki pek tabiidir. Herzfeld Samarra resimlerini Miran eserlerine benzetmişdi. Glück Hakan Sarayı tezyinatında Türk unsurları görürmüşdü. Schlumberger, Hakan Sarayı divanhânesindeki sıralanmış Türk muhâfız tasvirlerini Koço duvar resimlerindeki dini “saçıg” (çiçek saçmak) sahnelerine benzetmişdi. Samarra resimleri Grube’ye yine Miran eserlerini hatırlatıyordu. Herzfeld Samarra eserlerini Sâsâni sandığı fakat sonradan Sogd asıllı olduğu anlaşılan bazı madin tabakların tezyinatına de benzetmişti. Ettinghausen yine Samarra ile Koço arasındaki benzerliklere dikkati çekerken Nişapur’da takriben VII. yüzyılda yapıldığı sanılan bir duvar resmi ile de mukayeselere girmişti. Bizim görüşümüze gere hakan sarayını bina eden ve muhtemelen resimlerini de yapan Türk al-acem grubu Al-Mu’tasimin Türk kölelerinin çoğu gibi Batı Türkistanlı idi; herhalde asılları nereden olursa olsun Batı Türkistan saray resmi uslûbunun taşıyıcıları idiler.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.203)

Bu kanaate götüren düşünceler muhtelifdir. Doğu ve Batı Türkistanı birbirinden tefrik için ilk önce, İslâm âlemine yabancı duran, fakat bütün Türk dünyâsında yaygın bazı ikonografik unsurları bir yana bırakalım: meselâ yukarıda tarif delin şekilde uçun saçlı, zülflü, mütrûş türk beyleri (lev.Xc); Türk biniş kıyâfetleri (uygur tükçesinde “çekrek” denen kısa mintan Samarrada göze çarpar); Kâşgari’nin “kıyılı börk” dediği devrik kenarlı börkler (lev. Xd); günlük küçük eşyayı asmak üzere kayış parçalarının ilave edilmiş kuşaklar (lev. XI d) hep Hakan Sarayında görülür. Türkistan resimlerinde sık rastlanan elde kadeh bağdaş kurmuş insan tasvirleri de Samarra da vardır. Bu devirde Türkler’in kurduğu içki alemleri İslâm muhitlerinde nefret uyandırmıştı. Sonradan Abbasiler de bu alemlere alışacaktı.

Uslûb açısından Hakan Sarı resimlerine bakılırsa, mürekkeb ile çizilmiş resimler hâric (lev. X d), Türk A adını verdiğimiz muhtelit teknikde yapıldıkları görülür. Ekseri şekiller hem kuvvetli çizgi ile çevrelenmiş bulunmakdadır, hem de ışık ve gölge tezadları ile hacm verilmekdedir. Renk bakımından ise Hakan Sarayı resimleri Orta Asya Türk A mektebinin nisbetini soğuk ve karanlıkça renklerinden ayrılır. Ve Orta Asya Türk B üslûbunda kayd edilen sarı, beyaz, mavi, kırmızı ve siyah renkler ile temayüz eder. Doğu Türkistan'da meselâ Turfan'da Orta Asya Türk A muhtelit uslûbu (lev. XII A/a) sekizinci yüzyılda artık sona ermiş olup Orta Asya Türk B grafik tarzı başlamış bulunuyordu. (lev.XII B?a). Batı Türkistan'da ise Orta Asya Türk A muhtelit uslûbunu ve B grafik tarzını hatırlatan iki ayrı mektep (lev. Xa, XI b, c), daha uzun zaman yan-yana yaşadı. Demekki Hakan Sarayı duvarlarına IX. Yüzyılda Doğu Türkistanda biri sona ermiş fakat Batı Türkistan'da beraber devam eden iki ayrı tarzın akislerini getiren sanatkârlar daha ziyade Batı Türkistan'dan geliyordu.

Uslûp bakımında varılan bu netice ikonografi cihetinden de desteklenmekdedir. Hakan Sarayı tezyinâtının ancak Doğu Türkistan ile ilgili bulanabilecek unsurları da azdır. Bunlardan ancak birkaçını sayabiliriz: yin-yang; dört cihet remzi haç; **“kasırga”**yı temsil eden siparal gibi ideogramalar; yüksek şekilde kubbeli bey otagları; arslan yerine kaplan ve pars cinslerinin tasviri (lev. XV b)

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.204)

Hakan Sarayındaki insan resimlerine bakarsak (lev. X c, d) bunlar Turfan’dakiler gibi mongoloid değildir; Hakan Sarayında da resim edilen kimseler aynı devirde Batı Türkistan müşahhas tasvirlerine meselâ bazı Varahşa heykellerine Penc resimlerinde Türk sanılan ve matem işâreti olarak yüzlerini kesen şahıslara (lev. X a) benzerler (anlaşıldığına göre, Batı Türkistanlı Türkler Doğuya nisbeten hiç mongoloid değildi; göz kapakları hattı aşağıya doğru çiziliyordu ve tümsekli burunlar resmediliyordu.).

Hakan Sarayı ile Batı Türkistan sarayları resimleri arasında mevzu bakımından da benzerlikler dikkati çeker. Schlummerger’nin kaydettiği gibi Hakan Sarayı resimlerindeki şahısların dizilişi Koço resimlerindeki dini merâsim sahnelerini hatırlatmakda ise de Hakan Sarayı resimlerini yapanlarda doğu Türkistan dini ikonografisini İslâmi bir muhite teşmil etmek gayreti hiç müşâhede edilmemektedir. Konu bakımından Hakan Sarayı ressamları tıpkı Batı Türkistan saraylarını tezyin eden sanatkârlar gibi beylik mertebesi ile ilgili kuvveti kutu ve efsânevi hazineleri tasvir etmek istemektetir. Böylece baş mevzûları zenginlik, bolluk timsâlleri ile uğurlu veya belki öngün mâhiyetinde olan hayvanlar teşkil etmişdir. Hakan Sarayı resimlerinin bazı mevzûları Batı Türkistan saraylarından aynen alınmış gibi görülür. Meselâ Penc’de Mabed II’deki bir kabartma karaşık bir su pantheon’u içinde kısmen Hellenistik ikonografiden kısmen Çinden mulhem nereid’ler ejder ve balıklar gösterir ve Hakan Sarayında da aynı mevzular resmedilmiştir. Herzfeld’in Hoten deve tasvirlerine benzettiği deve tarzında çift hörgüçlü, Tabari’nin “Türk devesi” adını verdiği ve Türgiş hakanının kullandığı cinsden deve tasvirleri Samarra da gözükür. Bu eve tasvirleri bazen Uygur ve Hakanlı Türklerinde öngün olan “Bugra” rütbesine işâret ederdi ve Varahşa’da kanadlı devenin bu mâhiyetde resmedildiğini Şişkin sanmakda idi. Bir Afrâsiâb duvar resminde tasvir edilen gelin alayında Türklerin uğurlu ve beylik timsâli saydığı kaz ve diğer su kuşları resmedilmişti. Su kuşları bazen adeta Batı Türkistan'daki mümâsillerin aynı gibi Hakan Sarayı ikonografisinde yer alır. Şişkinin Varahşa sarayında bir alçı oymasında kaydettiği bir sıra Türkistan kekliğinden müteşekkil bir motif Hakan sarayı resminde de tekrar edilir. Motiflerin inci veya sikkelerden müteşekkil bir çerçeve içinde tasviri Sâsâni sanatında vardır fakat Türkistan'da daha da sık tekerrür eder. Bu motifin Hakan Sarayında kullanılması da Türkistanlı sanatkârların eseri olabilir. Şunu da ilave edelim; Hakan Sarayının binası muhtemelen Türklerde uğurlu sayılan “Tavışgan” yılında başladı ve Hakan Sarayında tavşan resmi çok sık görülmekdedir.

Yakûbi’nin Türk al-acem’lerin tecrid edilmiş olması hakkındaki kaydlarına rağmen Hakan Sarayında yerli tesirler de âşikârdır. Türk al-‘acem’ler o devirde Türklerde yaygın bulunan Mânihâi veya Hıristiyan dinlerine mensub olup yerli dindaşları ile ilgi kurmuş olabilirlerdi. Herzfeld Hakan Sarayında divânhâne kubbesini taşıyan dört sütunun amphora şeklili kaidelerinde resmedilen şahıslardan bir râhibin Mânihâi veya Hıristiyan olabileceğini düşünmüşdü. Fikrini sorduğum Prof. Von Gabain’a göre, Hakan Sarayındaki renkli elbiseli râhib Uygur sanatından bildiğimiz beyaz elbiseli Mânihâi dintar (electi’nin türkçesi) lardan değildir. Bu râhibin Hıristiyan olması hakkında işâretler de vardır.

(Emel Esin Türk Kültür El Kitabı Cilt:II Kısım: Ia 1972 (İslâmiyetten Evvel Orta Asya Türk resim Sanâtı) S.205)
İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı

İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı- İkinci Devre

İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı - Üçüncü Devre

İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim Sanatı - Dördüncü Devre

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+10
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.