Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 04 Temmuz 2017 - 18:00
Son Düzenlenme Tarihi 04 Temmuz 2017 - 14:20
HALK NEDİR?

HALK NEDİR?

Ömer SEYFETTİN

İşte bizim tanımadığımız bir şey... Türklerden kim okumuşsa milletinden, halktan ayrılmıştır. Bu hâl bugünün mes'elesi değildir. Eskiden de böyleydi. Hele şâ'irlerimiz ve ediplerimiz Türk namı altında bir millet olduğunu “Türkçe” de konuşulan canlı bir lisân bulunduğunu akıllarına bile getirmemişlerdir. Düşününüz, o Nergisî’nin, Veysî’nin yazdığı şeyler nedir? O secilere hangi kulak tahammül eder. Hâlâ yaşayan o “Enderun Edebiyatı”nın Arapça Acemce terkipleri, nihayeti gelmez atıfları dayanılır şeyler midir?

Hele o baştan aşağı klişe terkiplerin birbirine raptından ibaret olan Enderun Edebiyatı’ndan azman bâb-ı âlî lisanı, Tanzimat dili... Tarihte bir milletin bu kadar kendisinden geçmesine pek az tesadüf olunur. Neyse, vakèalar, felaketler imdada yetişti. Türkler de “Biz varız” demeye başladılar. Hâlbuki bir milletin varlığı ancak lisân ve edebiyatıyla, âdetleri ve an'aneleriyle belli olurdu. Uyanan Türkler bir de gördüler ki kendi lisanları hiç yokmuş... Evet, konuştukları güzel, nazik, tatlı lisân kâğıda yazılmıyordu. Kâğıda, uzun, boğucu, ma'nâsız ve sun'î cümleler; ma’nâlarını Arap ve Acem olmadığımızdan tabî'î iyice bilmediğimiz birçok terkipler sıralanıyor, ve buna.

  • İşte edebiyat...

Deniliyordu, bugüne kadar “Enderun Edebiyatı” hiç değişmedi. Şinasi yalnız “atf-ı tefsîrî” denilen soğuk ve mantık düşmanı lehimleri kaldırdı. Ecnebi terkiplere, millî sarfımızın istiklalini bozan Arapça, Acemce terkiplere dokunmadı.
Evvela konuştuğumuz güzel İstanbul Türkçesi’ne giremeyen Ecnebi ve klişe terkipler yine kaldı. Kendilerine “Üdebâyı cedîde” denilen ve bu “Enderun lisânı”nı Acemistan tercümanlığından, Fransa tercümanlığına alet eden büyük adamlar da, Türklüğü duyamamışlardı. Duysalar ve bir milletin ancak lisanında yaşayabileceğini bilselerdi o
kadar güzel konuştukları İstanbul Türkçesiyle yazmazlar mıydı? Buna ne mâni vardı?

Madem ki Türkçe, Arapça ve Acemce terkipler kullanmadan konuşabiliyorlardı, o hâlde yazabilmeleri de mümkündü... Halit Ziya Bey tabi'atıyla ölmeye çalışıyor, on beşer, yirmişer satırlık cümleler yapıyordu. Azıcık daha gayret etse bir cümlede bitmek üzere bir küçük hikâye, hatta bir roman yazarak maharetini gösterebilecekti. Mehmet Rauf Bey yine klişe ve ecnebi terkipleri bırakmamakla beraber konuşulan tabî'î Türkçe’ye yaklaştı. Fakat Tevfik Fikret ile Faik Ali Bey... Onların nazarlarında hiçbir şey değişmedi. Onların nazarında hâlâ kendi lisânını edebiyatta görmek isteyen bir “Türk Milleti” yoktur. İşte Faik Ali Beyin son şi'irlerinden bir parça ki tam sekiz mısrada ancak bir cümle bitiyor:

Sizler, siz ey (nevâziş-i ilhâma) aşina
Tâbende cepheler, bu mu'azzez bu (cân-bahâ)
Toprakların (nasîb-i tahammül-güzârını)
Al kanlar, ateşin yaralar (cism-i nâzını)
Ta'zîb edip duran vatanın, (kalb-i mâdenin)
Âlâm ve ıstırabını (bî-kayd ve gam). Serin
Bir yasla, taş yürekli ve bîgâne, giryesiz

Bilmem nasıl tahammül eder, seyrederdiniz?... İnsan okurken nefes alamıyor. Âdeta boğulacak. Artık buna kim “İstanbul Türkçesi” diyebilir? Ecnebi terkipler de üstüne caba... Kafiyelerinin kulağa hoş gelmesi şöyle dursun, göz arayıcı fişeği gibi soldan sağa, sağdan sola döndükçe yoruluyor. Tevfik Fikret Nergisî tarzını yaşatmak ve tabî'î Türkçe’yi yazmamak hususunda daha mutaèassıbtır. Faik Ali’yi geçiyor tam on mısralık - bir cümle yazıyor, hem son eserlerinin birinde!

Nefretle inlerim ve sesim (zerd ü sıhhat-fer)
Bir çehrenin (hutût-ı hamûşunda) titreşen
Evcâ besteler. Bu yanık ser-nüvişti ben
Günlerce inler, inlerim artık tegallübün

(Masrû’u müfteris) canavar dişlerinde hep
İnsanlığın asırlara mevdû vü pür-tâ'b
(Şekvâ-yı ekseriyyeti) dinler; yakın, uzak
Her (nevha-i elemde) boğuk bir (enîn-i hak)
Sûzişli bir kitabe okur, inlerim... Şebâb
Âgûşu açar karanlığa, inlerim harap...

Bu hangi milletin lisanı?... bu İstanbul Türkçesi mi? Bununla beraber eskilerin bu boğucu ve tabî'ate muhalif enderun lisan ve edebiyatını gençlerin içinde birkaç Türk olmayan beynelmilelliyetçiden başka beğenen kalmadı. Lisânımızın istiklalini, millî sarfımızın lisanımız üzerinde tamamiyetini ve hâkimiyetini bu genç Türk şâ'irleri te'mîn edecekler...
Eskilere gelince onları kimse tanımaz. Türklerin onlardan haberi yoktur. Tahsil görenler bile Ekrem ve Hamit’in ancak isimlerini işitmişlerdir. Allah çok ömür versin, yarın Hamit Bey ölecek olursa resmî adamlardan, hükümetçilerden başka kimse cenazesine gitmeyecek. Niçin? Çünkü onu millî şâ'ir olarak tanıyan yok. Onun yazılarındaki
kelimelerin ma'nâsını Türklerin yüzde doksan biri geçmeyen, Arapça ve Acemce bilenler için yazmıştır.
Şayet bu şâ'ir milliyetini vaktiyle idrak edip İstanbul Türkçesiyle yazsaydı belki bütün Türklüğün lisânındaki bir âlem vücuda getirir, birbirine azıcık uzak ve yabancı kalan mahallî ve mevki''î lehçelerimiz üstünde İstanbul Türkçesi’nden büyük ve yıkılmaz bir heykel kurardı. O vakit hâkim ve umumi bir edebiyatı olan Türklük daha çabuk yükselir,
terakki eder. Yerleşir ve kuvvetlenirdi...

Bu büyük ve mukaddes işi artık yenilerin, bugünkü gençlerin eline kaldı. Onlar biraz lisaniyet ilmiyle iştigal eder ve hakiki lisan ancak konuşulan dil olduğunu anlayarak Enderun Edebiyatı’nın lisanca birer şakirdi olmazlarsa uyanmak isteyen Türklüğün ölmez peygamberleri olurlar. Çünkü halk dediğimiz millet uyurken bile kendinden olmayan, kendi uyuşmuş ruhuna muvafık, gelmeyen şeyleri kabul etmez. Atar. Ondan yüzünü çevirir. İşte asırlarca devam eden Enderun Edebiyatı... Halk hangi terkibini Türkçe’ye sokmuştur? Hangi Arapça, Acemce kelimeyi kendi selikasına, kendi şivesine, kendi tecvidine uydurmadan söylemiştir. Bütün hayat ve hakikat bu halkın ruhundadır.

Kanunlar, hükûmetler, âdetler, ayinler hep onun umumi ruhundan doğmuş ve sun'î olarak yapılmak istenilenleri hemen devrilmiştir. Halk Enderun Edebiyatı ve Enderun lisanının kabul etmemiştir. Hâlâ kitap okumamasına sebep de lisanı kendisinden addetmediğidir. Yolsa halk asla nankör değildir. Hatta alicenaptır, alidir, mukaddestir. İşte şimal Türkleri’nden halka yabancı kalmayan şâ'ir Abdullah Tukayef... Gençken, büyük ve mükemmel bir eser vücuda getirmeden geçen sene öldü. Lakin şimal kardeşlerimiz onu unutmadı. Bu sene de öldüğü gün millî bir bayram gibi ayinler yaptılar.
Bu genç ve tâli'siz şâ'irin ismi en silinmez bir tarih olan milletin kalbine yazılmıştı. Onun şi'rleri mekteplerde gençlerin elinde, ailelerde taze kızların narin dizlerinde hâlâ okunuyor. Diri duruyor. Bizim eski ve yeni Enderun Edebiyatçılarımızı, hatta Arapça ve Acemce bilenlerden kim okuyor? Ey gençler! Biz onlar gibi çorak kalmayalım. Kendi düşündüklerimizi halkın, ya'ni milletin lisanıyla yazalım ve İstanbul Türkçesi’ni bütün Türklüğün edebî lisanı yapalım. O vakit biz onlar gibi sağken unutulmayacağız. Öldükten sonra iyi ruhumuz kabrimizin üzerinde torunlarımızın ihtiramla gezindiğini görecek ve Türklük yaşadıkça namımızın hamiyet ve şefkatle anıldığını işitecek.

KADIKÖY, ÖMER SEYFETTİN,

TÜRK SÖZÜ, YIL : 1 SAYI: 2,17 NİSAN 1330 CUMA

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+32
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.