Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 09 Ekim 2015 - 15:30
Son Düzenlenme Tarihi 19 Şubat 2016 - 17:16
Dil Davamızın Morfolojik İspatı Üzerine

Dil Davamızın Morfolojik İspatı Üzerine

Dil Davamızın Morfolojik İspatı Üzerine

AHMET CEVAT EMRE (T. D. Kurumu Üyesi)

Bilginlerin temellendirdiği gerçeklerdendir: Avrupanın Neandertal adamı gibi beşerimsileri değil, Kromagnon ve Grimaldi gibi resimden ve oymadan izler bırakmış mağara insanları bile “insanca,, denilebilecek heceli konuşmaya elverişli cihazdan mahrumdu; onlarda dil dili henüz gelişmemiş, ve belkim başlamamıştı, Önasyaya, Balkanlara ve bütün Avrupaya Neolitik denilen ilerlemiş cilalı taş ve madenler medeniyetini getiren insanların Ripley tarafından alpine adı verilen brahikefal (brachicephal) bir ırktan olduğu da geniş, belkim genel bir kabul görmüş gerçeklerdendir. As-don (subglacial) çağından beri suları kurumağa başlıyan ve yellerin savurduğu kumlar altında bitekliğini yitiren Ortaasya, Türklüğün olduğu kadar Neolitik medeniyetinin de beşiğidir; Pompelly heyetinin Türkistanda yaptığı Anau kurganları kazımları bu gerçeğin ilk ispatıdır. Suların kuruması olguları büyük göçlere sebepolmuş, ırklarına alpin denilen brahikefal insanlar, yani en ilk Türkler, geliştirmiş oldukları medeniyetlerini asırlarca süren bir sıra konaklamalarla, her tarafa yaymışlar, ona göre gelişmiş bir dili de beraber götürmüşlerdir. Bu dil bugüne kadar yüzlerce isimler alarak Evrasya üzerinde başka ırklardan çıkma uluslar arasında da yayılıp yaşamağa devam eden ana-dildir; Hint-Germen veya Hint-Avrupa denilen diller de, Ural-Altay denilen diller de bu ana dilden çıkmıştır. Derin ve sağlam bir gerçeğe dayanan bu inanç bizde ölümsüz Atatürk’ten kaynak almış, kültürümüzün izlem ve irdemini üstlerine alan ve değişmez ulusal başımız Büyük İsmet İnönü’nün duldasında ilerliyen iki kardeş kurumun temeli olmuştur.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 178)

Diler, uruk ve ulus ayrımına bakmaksızın, akınlar ve yerleşmelerle yayılır ve yeni yayılmalar ister istemez ses sisteminde yenilikler yaratır. Öbür yandansa, bireylerin kafalarında kolektif bilinçle yaşamakta olan dil, değiştirmeksizin... çevresindeki erginlerin taptamam söylediği gibi öğrenip kullanmağa çalışan çocuklar tarafından, kuşaktan kuşağa, yine ister istemez birden fark edilmiyen küçük değişikliklere uğratılmaktadır. Bu etkerler (facteur) sebebiyledir ki, yüz yıllar ve bin yıllar boyunca çevre değiştiren veya kendi çevresinde tabii gelişimiyle yaşıyan, zaman zaman katışmalara uğrıyan bir dilden başka başka adlarla yeni yeni diyelekler, diller ve dil grupları doğmuştur. Bu yeni diller için kullanılan doğmak fikri dil gelişiminin niteliğini yanlış anlamağa sebebolmaktadır: gerçek doğan, canlılarda olduğu gibi, bir ana babadan çıkan ve kendilerine benziyen bir şey yoktur; anlattığımız değişikliklere uğraya uğraya devam eden ve başka başka çevrelerde yeni yeni sistemler altında görülebilen bir dil düşünülmelidir. Bu dilin en eski haline anadil denilir; bu isim olguları anlatmayı kolaylaştırır, ancak bunun bir mecaz oludğu da unutulmamalıdır. İyice anlamalıdır ki, bugün bizim konuştuğumuz dil birkaç bin ve on bin yıl önce de konuşulan Türkçenin bin bir değişikliğe uğramış eklidir; nitekim bugünkü Fransızca, İtalyanca veya İspanyolca dahi Latincenin, Fransa, İtalya, İspanya denilen ülkelerde, değişe değişe gelişen şekilleridir. Şimdi, bu çağdaş dillerdeki köklerin ve morfemlerin Latincedeki benzeşlerini bulup göstermek kolaydır; ancak Latincenin nasıl bir daha eski dilden geliştiğini bulmak, başka sözlerle Latincenin en eski şekillerini diriltmek için karşılaştırma yoliyle irdemler yapılır; bu metotla dillerin tarihi aydınlatılır.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 179)

Biz bugün dilimizin tarihini nasıl bilmiyorsak, hangi dillerle yakın hısım olduğumuzu, hangilerinden uzak kaldığımızı bilmeden nasıl yaşayıp gidiyorsak, budan 160 yıl kadar önce de bütün Avrupa milletleri dillerinin, kendi aralarında ve dünya dilleri arasında, ne gibi hısımlık bağlariyle ilişik olduğunu bilmiyorlar, Veda ve Avesta anıtlariyle Homeros'un destanları veya Virgilius'un şiirleri arasında bir dil hısımlığı olbileceğini akıllarına bile getiremiyorlardı. İlk olarak 1786 da Bengale'de mahkeme reisi bulunan İngiliz William Jones sanskritçenin Grekçe ve Latince ile, hatta Gotça ve Keltçe ile benzeyişlerini görmüş, bütün bu dillerin bugün artık yaşamıyan bir anadilden çıkmış olbalieceğini söylemişti.e Bundan 50 yıl sonra Franz Bopp karşılaştırmalı gramerini, 100 yıl sonra Karl Brugmann Grundriss'ini, 150 yıl sonra da Hirt Hint-German gramerini neşredebilmişti; ara yerde Şlayher (Schleicher) in Kompendium'u da çıkmıştır. Bu temel eserlerle karşılaştırmalı ve tarihsel denilen irdem metodu önemli bir bilim disiplini olmak yolunu tutabildi, fakat bugün de kök ve ek nazariyeleri, dillerin yapılışı ve değişiş prensipleri, karşılaştırma metotlarının ulaştırdığı sonuçlar tam bilimsel bir döleniş almış değildir. Ferdinand de Saussure'ün çavlanmış teorisi genç dilbilimde esaslı değişmeler getirdiği gibi Meillet'nin yerine geçen Benveniste'nin yeni kök teorisi bu ilmi başka bir safhaya geçirmiştir.

Yüz altmış yıl süren çalışmalar Hint-Avrupa adı çevrilen diller ailesine on kadar dil grupunu kabul ettirmiştir. (*- Bu gruplar şunlardır: Sanskrit (Eski Hint), Zent (Avesta) Ermeni, Grek, Latin, Balt (Let., Lit.), Kelt, German (Got, Alman), Eski Islav, Tohar, Hitit.) Fin-Ugrien denilen grupun da, çok değerli irdemler sayesinde, bu ailenin içine alınması şimdiden sağlanmış görünmektedir. Bizim de, çalışmalarımızı bilimsel bir metot altında yürütebilirsek, bilim dünyasına kendi davamızı kabul ettirebileceğimize şüphem yoktur.

Hint-Avrupa dillerinin irdemleri üzerine kurulmuş olan yeni dilbilim için yüz altmış yıldan beri çalışılmaktadır; Türk dillerinin irdemleri buna nispetle çok daha yenidir; en eski anıtlarımız da ancak 13-14 asırlıktır ve hacim itibariyle Vedalardan ve Homerik eposlardan çok küçüktür.

Şimdiye kadar yabancı bilginlerin türkologi'ye ettikleri hizmetler büyüktür; onların çalışmaları olmasaydı bizim bugünkü ileri adımları atmamıza imkan olmazdı, Ancak yabancı bilginler, çoğunlukla, ana Hint-Avrupa dilinden doğmuş saydıkları kendi dillerinin yapılışını ille diğer diller üstünde göstermek ve başka dilleri kendi dillerinden ayrı görmek için taassupla çalışmışlar, Türkçe ile Avrupa dilleri arasında hep ayrılık aramışlar, benzerlikleri tamamiyle ihmal etmişlerdir; Halbuki biz öyle karşılaşmalar keşfetmiş bulunuyoruz ki, bunların büyük türkologlarca nasıl görülmediğine şaşıyoruz.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 180)

Bizim Türkoloji'ye girişmemiz Atatürk'ün alfabe devrimiyle açtığı devirden başlar; ancak on beş yıllıktır. Bilginlerimizin bundan önceki irdemlerinde kök ve söz haznesi bakımından yaklaştırmalar verilmiştir. İkinci Kurultay okuduğum mukayesil irdem dilin yapılış prensipleri üzerine idi. Geçen yıl çıkan ve Dördüncü Kurultaya sunulan Türkçenin yapılışı o irdeme bilimsel esaslar verebilmiştir; bununla Türkçe ile Avrupa dilleri arasında esaslı bir yapılış ayrılığının bulunmadığı, her iki dil ailesinde yapılış ilkelerinin bir olduğu gösterilmişti; şimdi de huzurunuzda morfolojik karşılaşmalara dayanan irdemimizin bazı sonuçlarını anlatmağa çalışacağım.

S MORFEMİ

Bu morfem Hint-Avrupa dillerinde birkaç iş görür, en başta nominatif belgisi olur. Türkçede nominatif'e eskiden mücerret denilirdi, yeni terimlerde yalın hal denilmiştir. Bu hale çıplak denilmesi belgi (lahika) almadığını anlatmak içindir. Halbuki ilk Türkçe dediğimiz ana dilde s morfeminin, Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi, nominatif belgisi rolünü oynamış olduğunu gösteren izler vardır. Birinci misal olarak gün ile güneş ikiz isimlerini veriyoruz. Eski şekilleri kün ve künes'tir. Şark Türkçesinde künes şekli vardır. Variantları kuyas (Kar.) Kuyaş (ŞT.) ve kuyaş (Yak.) tır. İlk mana güneş dediğimiz parlak yıldızdır; -es düştükten sonra dahi güneş anlamını saklamıştır. Bugün dahi gün doğusu deyiminde gün her gün doğan güneş anlamiyledir. İşte bütün bu varyantlardaki s (bizde ş) morfemi söylediğimiz nominatif belgesi izlerindendir.

Bu s'li ikizler gün: güneş'ten ibaret değildir. Ay: ayas z, kel: keleş, yok: yokuş (Div.), in:iniş (Div.) vb. da vardır; ayrı ayrı diyeleklerde olmak üzre ise bu nomünatif belgili misaller pek çoktur.

Nominatif belgisini yitirmiş Hint-Avrupa dilleri pek çoktur. Latinceden gelişen diller, Zentçe'den gelişen bugünkü Farsça bunlardandır. Zentçe aspas "at,, yanında Farsça asp "at,, ne ise künes veya kunyas yanında kün "güneş,, kun (Çuv.) odur. Latince globus: fr. Globe, lat. Advocatus: fr. Avocat vb. da böyledir. Gerek bizde gerek onlarda bu belgiler aynı fonetik etkerlerle düşmüş görünürler.

Bizde nominatif belgisinin saklanmasını temsil eden bir yer daha vardır, o da küçültmeliklerin sonuna gelen z dir; XIV. asırda er: ercük ve ercüğez, el: elcük ve elcüğez... denilirdi, şimdi de bu morfemi-ceğiz suretinde kullanmaktayız.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 181)

Yakutça'da birçok sıfatlar bu nominatif belgisini saklamıştır. Mesela açık sıfatının normal fonetik kurallarla, Yakutçada benzeşi, iki heceli olarak, asah olmalı idi; halbuki, üç heceli olarak asagas'tır; burada görülen –as'ın türemlik rolü yoktur; bu morfem bu gibi sıfatlarda ancak düşümlük (casuel) bir rol oynamaktadır. Bunu herkes kolayca anlıyabilir; şöyle ki, iki hecili açık isminin düşümleri (halleri) üç heceli olur: açığın, açığı, açığa... bunlarda aç-: kök –ik/g:türem eki, -in/-i/ie: belgidir. Yakutça asagas’ta da as-: kök, -ag: türem eki olunca üçüncü unsur olan-as’ın rolü düşümsel bir belgi olmaktan başka bir şey olamaz.

Almancada sıfatlar, eski nominatif belgisini yitirmek veya saklamak hususunda, buna benzer bir rol oynamaktadır, yalnız bu dilde nominatif belgisi cins morfemi de olmaktadır:Mesela al. Wichtig: wichtiges ile yak. Açık: asagas çiftleri aynı morfolojik görünüştedir, ikisinde de – es morfemi eski nominatif belgesi sayılmalıdır.

S MORFEMİNİN KÜÇÜLTMELİK ROLÜ

Yakutçada agas ismini “abla, teyze,, anlamiyle buluyoruz; burada –(a) s foneminin okşamalık bir rol oynadığı görülüyor. Yine yakutçada asıg (Uyg.) “ayı,,dan asınğas “ayı yavrusu,, gibi bir küçültmelik görüyoruz. Divnada ve bize yakın olan grupta bu morfemin benzeşi –aç/eç olur. Divan bekeç isminin tiginlere, bey oğullarına verildiğini ve begeç şekliyle küçük bey demek olduğunu söyler. Divan –aç ile türemiş başka küçültmelik isimler de verir: anaç, ataç, ekeç... vb. Bunlardaki ç’nin iki s’den geldiğini anlıyoruz: biri küçültmelik, diğeri isimlik (nominatif) morfemidir.

Rusçada, ç yerine ts olmak üzere, aynı morfemin küçültmelik rolünü bulmaktayız: molodets “delikanlı,, starets “ihtiyarcık,, gibi.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 182)

SIFATLARIN ÜÇ ŞEKLİ

Bazı Hint-Avrupa dillerinde, mesela en eskileri olan Sanskritçe ile Grekçede sıfatlar, üç cins temsil etmek üzere, üç şekil alır: “yeni,, anlamiyle skr-nava (f.), navas (m-), navavam (n.): gr. Nea (f.), neos (m.), neon (n.) gibi.

Yakutçada buna benzer morfolojik olgulara raslamaktayız; mesela “büyük, yaşça büyük,, anlamiyle aga ismi üç keşilde kullanılır: aga, agas, agan (ve agam). Anlatış bakımından kullanılışta da benzerlik vardır: agas ohsoççu “büyük yani mükemmel biçici,, derken agas şekli erkeğe, agan biye agan ınah “büyük, kocamış kısrak, inek,, derken de agan dişi hayvana tahsis edilmiştir; agam biye, agam ınah şekli de vardır. Birkaç isimde görülen bu kullanılışta eski bir cins belgisinin izlerini görüyoruz. Araştırmamız her iki grupta cinsin, başta, erkek ve dişi olarak değil, kuvvetli ve zayıf olarak iki kategori teşkil ettiğini meydana koymuş bulunmaktadır.

Hint-Avrupa dillerinden m/n morfemi neutre cinsinin belgesi olarak dölenmiştir: skr. Navam, gr. Neon gibi. Yak. Ağam/agan ise görüldüü gibi dişi hayvana verilmektedir. Başka diyeleklerde de m morfemi dişil belgisi olarak kullanılmıştır: beg “bey,, ve han isimlerinden gelen begim/begüm, hanım böyle bir kullanış gösterir. Eski Türkçede ve Şark Türkçesinde tarım “hanım,, ismi de vardır, Tarhan isminin eliptik dişilidir. İlkel cins kavramının güçlülük veya arıklık anlatışığı olduğu, buradan erkeke ve dişi cins kavramına geçildiği anlaşılmaktadır.

Hint-Avrupa dillerinde cins morfemleri büyük bir karışıklık gösterir; dişil belgisinin en çok uzun a/e/i vokali olduğu görülmektedir. Türkçede vokallerin uzunluğu kaybolmaktadır. Birkaç isimde a/e, i morfemlerinin bizde de dişil cinsi belgilemeğe yaradığı görülmektedir: Şark Türkçesi-Çağatay grupunda bik “bey,, yanında bike “hanem, kadın, ismi vardır. Kısrağa verilen bi ve biye isimlerinde de eski bir dişil morfeminin izini görüyoruz.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 183)

Türkçede bir de küçültmelik morfemi olan –ç’nin e ile uzatılmasiyle hasıl olan –çe morfemi vardır ki, birkaç isimde dişil belgisi olmuştur: biçe (var. beçe, peçe...) “hanım,, bikeç’ten hazifle türemiştir. Agaça “hanım,, ismi de böyle bir türem gösterir. Divanda ise hazifle eçe ve Yakutçada ecii “abla, teyze,, vardır; son isimde morfem eski uzunluğu göstermektedir.

Türkçede bu –çe morfemi iki rol daha oynar:

a) küçültmelik olur: çekmeçe (ST.) “küçük çekme,,; akça kızılca... vb.
b) Aygıt morfemi olur: bilekçe “bilege vurulan demir,, parmakça “parmak eldiveni,, vb.

Rusçada dahi –tsa morfemi aynı üç morfolojik işi görmektedir;
1) dişil morfemi: tsaritsa “çar karısı, uçenitsa “kız talebe, masteritsa “usta karısı,, vb.
2) Küçültmelik morfemi: kabilitsa “küçük kısrak,, devitsa “enç kız,, vb.
3) Aygıt morfemi: pepelnitsa “küllük: sıgara tablası,, vb.

S morfemiyle etken (agent) isimleri

Yakutçada, fiilden –(a)s morfemiyle geniş mikyasta etken isimleri türemektedir: abra- “iylik etmek,, ten abras “iylik eden,, asa- “aşamak,, tan asas “çok yiyen, ösüö- “öç beslemek, ten ösös “kinci,, vb. gibi.

Bizim grupta bu morfemin son sesi ç olur, bunun da sebebi türem ve bükün mofremlerinin üst üste gelmesidir: oğmak’tan oğaç “dellak,, sayra-mak’tan sayraç “bülbül,, gül’den güleç “daima gülen,, vb. gibi

Hint-Avrupa dillerinde de –es, -os morfemli etken isimleri türer: gen-kökünden gr. Gonos “doğuran,, bher-‘den gr. Foros “getiren,,; skr. Vahas “taşıyan,, taras “arasından geçen,, vb. gibi.

Rusçada ise bu morfem –ets olup bizimkine daha ziyade yaklaşmıştır: kupets “satıcı,, pisets “yazıcı, vb. gibi.

Dikkate değer bir özellik: bu morfemin Sanskritçede –vas şekli bulunduğu gibi bizim de eski birkaç ismimizde –vaç şekli görülmektedir; skr. Vidvas “bilen,, adıvas “yiyen,, ....: Türkçede sanduvaç (Div.) “bülbül,, öten anl. “yolavaç/yalavaç “resil: yollanan., gibi. Bunun gibi sıra sıra morfem karşılaşmaları rasgele olamaz.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 184)

S MORFEMİYLE EYLEM İSİMLERİ

En eski anıtlardan bugünkü dillere kadar, Türkçe de, i döleneği üzerine s:ş ile eylem isimleri türetmektedir; alış beriş, keliş barış, algış, bakış, sıkış.... gibi isimler eski anıtlarda vardır. Yakutça grupu eski s’yi olduğu gibi saklar. Bu dilde tap-‘dan tabıs “başarı,, gibi tier-‘den tieres “dolaşış, çevriliş., hem i hem e üzerine kurulmuş eylem isimleri görülür.

Hint-Avrupa dillerinde de hem –i-s, hem –a/e-s morfemiyle eylem isimleri türemektedir.

skr. Vanis “dileyiş dilek,, drsis “bakış görüş,, adis “başlayış,, nidhis “saklayış,, ... daras “deliniş. Varas “isteyiş,,; gr. Eris “savaş,, deris “dövüş,, krisis “yargılayış,, klisis “eğiş,, büküş,, ... fonos “öldürüş,, foros “taşımaklık,, vb. gibi.

SON FONEMİN DÜŞMESİ

İsimlerin morfemlerinden son seslerin düşmesi önemli bir morfologi olgusudur ve her iki ailede ortaktır.

S ve bunun yerini tutan ş/ç foneminin, başta, isimlerin sonunda çok kullanıldığı, birçok halde düştüğü anlaşılmaktadır. Kün: künes ve aga: agas misalleri bu olguyu örnekler. Bunlara bakarak aga gibi ata, ana, baba... isimlerinin de son fonemini yitirmiş olduğunu düşünüyoruz. Bunların bu düşmüş fonemleri iyelik düşümünde geri döner: agas-ı, atas-ı, anas-ı olur.

Sanskritçede buna benzer bir sıra olgulara raslamaktayız: ana, baba anlamına olan mata, pita bükünde mataram, pitaram olur.

Sanskritçede atma “ruh,, asma “taş,, gibi dişil isimlerin bükününde düşmüş n geri gelir: atmanam, asmanam olur. Bu da bizdeki isim bükününde gelmesine benzer: atanın, ananın.. vb. gibi.

İnceden inceye İsim temellerinde aydınlatmış olduğumuz bu morfologi karşılaşmaları da son derece önemlidir.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 185)

UZUN İ, a ÜZERİNE İSİMLER

Türkçede –i- üzerine g ile kurulmuş eylem isimleri pek çoktur. On birinci asırda g fonemi ile ş arasında bir rekabet hüküm sürerdi. Divanda kelig, barıg şeklinde isimler keliş barış (geliş gidiş) kadar kullanılırdı. Bunların eski Türkçede döleneği iki renk gösterir: tarıg: tarag, tapıg: tapag gibi. Yakutçada bu isimlerin g fonemini düşürüp i döleneğini uzattığı görülmektedir: keli “=kelig,, beri “=berig,, turu “=turug, gibi.

Hint-Avrupa dillerinde de uzun a:e üzerinde eylem isimleri vardır ki, bazan uzun dölenek yerine –a-s morfemi bulunur:

  1. Gone “doğu (ş),, , gr. Hoe “saçı, sungu,,

skr. Hava-s sungu,, ... vb. gibi.

Yine her iki ailede –i-g ve –i-, -i-s üzerine sıfatlar vardır; türkçe tirig: tiri “diri” katıg: katı, arıg: arı... kurıg: kuru sıfatları, türem bakımından, mesela Latince rudis “kaba,, dulcis “tatlı,, , skr. Dadi-s “veren,, ... sıfatlayiryel karşılaşmaktadır.

Yine her iki ailede u üzerine kurulmuş sıfatlar vardır: Türkçe talu (Div.) “seçkin,, telü “deli,, ketü (Div.) “sakat,, alu (XIV.) “alçak” kirtü (Div.) “hak, sadık,, ... veya aruk “yorgun,, açuk... sıfatları gibi skr. Prathu-s gr. platu-s “geniş,, skr. Torsu-s “susamış,, gr. kratu-s “kuvvetli,, .... vb. vardır.

Bu morfologi karşılaşmalarının da önemi çok büyüktür.

MORFEMLERDE g FONEMİ

Türkçede a ve u üzerine fiilden pek çok isim temelleri vardır; dölenek çoğun karakteristik dediğimiz bir fonemle desteklenir; g bu fonemlerin en önemlisidir; şu demek ki –ga, -gu ekleri ve inceleri çok verimli morfemlerdir; bunlar ç, k fonemlerinden birini alır veya almaz; böylece –gaç, -guç; -gak, -guk; -ga, -gu morfemleri ve inceleri gelişmiş bulunmaktadır.

Bunların anlam deyresi geniştir; ilkel anlam etkenliktir; bu anlamla alet isimleri, vücut üyesi isimleri, hayvan ve bitki isimleri, ve soyut etken isimleri türemiştir.

Kısgaç, yogurguç (Div.) “oklava,, orgak (orak), kazguk “kazık,, tamga, burgu alet isimleri; bilge, yıragu (Div.) “hanende,, arguç (Div.) “aldatıcı,, saçgak (Div.) “müsrif,, çıkguk (ŞT.) “hadis olan,, etken isimleridir. Sayıları pek çoktur, bunlar birer örnek olarak verilmiştir.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 186)

Bu mofremlerle türemiş hayvan, bitki isimlerine örnekler: Karga, tonga “kaplan,, sirke, bürke “pire,, sakırga, küsürge, Div. “b. t. Fare,, çekirge, bugu “geyik,, boga, komursga (Çag.) “b. t. Karınça,, yorıga, torıga... kuğu... ingek “inek,, singek “sinek,, eşgek “eşek,, ... dümüşke (Div.) “b. t. Hardal,, yarınçga (Div.) “yonca,, yumuşga “muşmula,, vb. vb.

Hint-Avrupa dillerinde de bizim –ga morfemli türem kuralına bezdeş bir türem kuralı bulmaktayız.

Şu sanskriçte hayvan isimlerine bakılsın: bhrnga-s “b. t. Arı,, pataga-s “kuş: uçan anl.,, turagas “at,, vibaga s “b. t. Kuş,, uraga-s “yılan,, ... vb. Bunlar şimdi okuduğum Türkçe hayvan isimlerine ne kadar benzer.

Sanskritçede –ga s ile türemiş etken isimleri de vardır; asılda verdiğimiz hayvan isimleri de etkenlik anlamiyle oluşmuştur. Mesela Divanda ata sıfat verilen yorıga ile sanskritçede yine ata verilen turaga etken ismidir, her ikisi yügüren, koşan demektir. Bunun gibi skr. Agregas “başta giden,, oçugas “çabuk koşan,, bhagas “dağıtan, vb. hep etken isimleridir. Bunlar Yakutça anyırgas “sakıngan,, ösürges “öç besliyen,, ... ile aynı türem kuraliyledir. Bizim grupta s yerine ç veya k/g bulunur, misalleri az önce görülmüştü.

Grekçede –ggo-s genitifli veya –gges çoğunlu hayvan, üye ve alet (saz)i isimlerine, Latincede –kis genitifli bitki isimlerine, eski Almancada –ha morfemli bitki isimlerine raslamaktayız. Misalleri için “türkçede isim temelleri,, ne bakılsın.

Morfemin g fonemine genzel veya sıbızlı bir ses katılması gibi özel fonetik olguları da her iki dil ailesinde vardır. Renk kavramının isme temel olması gibi semantik prensipler de ortaktır. –ga/ka- morfemi üzerine –la- morfeminin katılması gibi özelliklere de raslanmaktadır: Divandaki kaşga: kaşgalak isimleri gibi Latincede porcu-s: porculu-s vardır.

Bütün bu morfologi karşılaşmalarının elbette bir önemi vd. bir manası vardır.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 187)

KÜÇÜLTMELİK MORFEMLERİ

Bu morfemler sayıca çoktur ve birkaçı her iki dil ailesinde ortaktır. Bunların başında –ka ve variantları gelir. Bu morfem Türkçede ancak bazı hısımlık isimlerinde görülür; anlamın başlangıç noktası benzetmektir; mesela, amca, büyük kardeş, yaşlı ve sayın kişiler baba gibi sayılarak onlara abaka abaga (Çağ.) ubaka (Yak.) denilmiştir. Ata’dan gelen eteke (ŞT. Çağ.) lakaya verilen bir isimdir; şekilde “küçük baba,, demektir, lalayı baba yerine koymak kavramiyle gelişmiştir; ana’dan gelen benzeşi eneke de dadıya, sütnineye verilen bir isimdir. Bu morfemin –kıya şekli de vardır. Vokalın y’li şekilde olması en eski bir fonotik olgudur; ılan: yılan, ılık: yılıg gibi baştaki vokalde bulunması çoktur; burada hecenin ortasında vakı olmuştur. Divanda oğulkıya “=oğulcağız,, kızkıya “=kızcağaz,, erkiye “= erceğiz,, yirkiye “=yerceğiz,, .... vardır.

Hint-Avrupa dillerinde de –ko- morfemi küçültmelik ve okşamalıktır: skr. Maryaka- “küçük adam,, aşvaka- “küçük at,, bizim abaka, etege, eneke gibidir.

Sanskritçede bazı sıfatların da küçültmelik şekilleri görülür: tanu-: tanuka- gibi ki her iki şekliyle ince demektir. Türkçede dahi ince ve inçke şeklinde bir sıfat vardır; bugün diyelek ayrımiyle her iki şekli ince demektir. Eskiden her ikisinin anlamı incecik olmak gerektir.

BU MORFEMİN-AK ŞEKLİ

Küçültme ile benzetme aynı kavram deyresine girer. Mesela baş’tan gelen başak isminin anlamı küçükbaş veya başa benzer bir şeydir. Tıl: tılak “bızır,, çiftinde de aynı anlam nispeti vardır: dilcik veya dile benzer bir şey demektir.

Hint-Avrupa dillerinde morfemin bu şekli de vardır: Grekçe bom-os: bomak-s “küçük tapınak,, Latince senek-s “ihtiyarcık,, bu şekilde küçültmeliklerdir.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 188)

MORFEMİN-İK ŞEKLİ

Divanda kosık “fındık,, ismine raslamaktayız; kos “ceviz,, isminde türemiştir: küçük cevize benzer şey demek olur. Aynı kavram Fransızca noix: noisette çiftinde de vardır. Divanda topık isim hem oyun topu hem topa benziyen kemiğe, diz kapagına verilmiştir. Bugün topuk dediğimiz kemik de topa benzer bir şeydir. Suvık/sıvık “mayi,, ismi aynı türem üzeredir, ve sabit bir sıfat anlamını almıştır.

Eski Almancada alt: altih böyle bir türem gösterir. Grekçede ise hem laigk-s “küçük taş,, gibi küçülmelikler hem füsik-on “tabii,, laik-on “budunsal,, gibi sıfatlar vardır’ik morfeminin sıfat gibi kullanılmasını yadırgayanlara Divanda görülen kosık, tobık, suvık/sıvık gibi misalleri sunarız, bunların, mesela fr. Physique (gr. fükik-on) fr. Laique (gr. laikon) dan farksız olduğu aşikardır.

MORFEMİN-İSKO ŞEKLİ

Divanda avaçga “ihtiyar,, Çağataycada abuşka “koca kişi: kadının kocası,, ismi vardır. Bu-ışka şeklinde hayvan ve bitki isimlerine de raslıyoruz: yarınçka (Div) “yonca,, dünüşke (Div.) “b. t. Hardal,, yumuşka (Div.) “muşmula,, komursga (Çağ.) “küçük karınca,, vb. gibi.

Hint-Avrupa dillerinde de morfemin – isko şekliyle türemiş birçok isimler vardır: neanisko-s “delikanlı,, aspidiske “küçük kalkan,,; Rusça babuşka, batuşka “annecik, babacık,, gibi.

LA MORFEMİ VE VARİANTLARI

Türkçenin küçültmelik ve okşamalık rolünde 1 ile vasıflanmış bir sıra morfemleri vardır:

  • la şekliyle: abla “ilkel anlam: anacık,, almla (Div.) zelma,, çağda: çağla “bir şeyin küçüğü,, vb.

  • lak şekliyle: koz “ceviz,, den kozalak, kız’dan kızlak (Div.) “bir kuş,, kızalak (Ş. T.) “lale,, kaşga: kaşgalak (Div.) “aklı karalı (koyun, ördekten küçük bir su kuşu),, çıçalak (Div.) “serçe parmak,, tekerlek, dünbelek vb.

  • al şekliyle; bu şekilde Divanda birçok sıfatlar vardır: beçel “sünnet veya iğdiş edilmiş,, sükel “hasta,, hevel (at) “yürüyüşlü,, kıval (burun) “çekme, düzgün,, tükel “tam,, vb.

  • İl şekliyle: yaşıl “yeşil,, kızıl, başıl (Div.) “başında akı olan,, böğrül (Div.) “böğüründe akı olan,, vb.

  • gıl şekliyle: (Divandan) kırgıl (er) “kırçıl,, kızgıl (at) “kır ile doru arasında,, targıl “sırtı aklı karalı, vb.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 189)

  • tal şekliyle: (Divandan) kartal (koy) “aklı karalı (koyun),; kartal kuşuna da rengiyle isim verilmiş görünüyor.

  • sal, -sıl şekliyel: Divanda arsal arsıl (saç “kızıla çalan), sıfatı vardır; kök ar yine Divanda kızıl anlamiyledir; sırtlana ar böri “kızıl kurt, denilmiştir; arsal’ın ar’dan –sal ile türemiş olduğu aşikardır; arsıl şekli de gösterilmiştir. Yine Divanda sarsal “sarsar cinsinden bir küçük hayvan,, vardır, bu ismin de renge göre verildiği ve –sal morfeminin okşamalık rölü oynadığı anlaşılmaktadır. Türkçede –sal morfeminin varlığını inkar edenlere bu eski tanıkları ve öteden beri kullandığımız yoksul, uysal sıfatlarını sunarız.

Hint-Avrupa dillerinde bu morfemlerin varlığı herkesçe malumdur; vakit darlığından misal vermeğe lüzum görmüyoruz. Brugmann’dan istenildiği kadar misal alınabilir.

Huzurunuzda türem morfemlerimizden s, ş, ç, g, k, 1 ile vasıflanmış olanları üzerine kısa bir karşılaştırma yürüttük, aynı morfemlerin ve bunlara dokunan nice özelliklerin Hint-Avrupa dillerinde de bulunduğunu eski tanıklarla örnekledik. Bunlar gibi n, m, t, d ile vasıflanmış diğer türem morfemlerinin de her iki dil ailesinde karşılaştığı gösterecek tanıklar bol bol vardır; “İsim temelleri, adı altında basılmakta olan broşürde toplanılmıştır; burada vakit darlığı yüzünden bu karşılaştırmayı kesmek zorunda kalıyorum. Yalnız bükün morfemlerinden birkaçı üzerine de kısa bir karşılaştırma yapmama zaman vermenizi rica ediyorum.

ÇOĞUL BELGESİ

Bu belgi bütün bilginlerce ve gramer yazmış olanlarca –ler olarak kabul olunmaktadır. Halbuki dilimizin tarihini aydınlatmak üzere yürüttüğümüz araştırma bu –ler belgisinin eski bir –es morfeminden çıkmış olduğunu meydana koymakta ve iki aileyi bu bükün morfeminde de birleştirmektedir. Burada kısa söyliyeceğim, irdem Türk Dilinin ikinci serisinde çıkmıştır.

1-) Bugünkü Türkçenin ayrı ayrı dillerinde, diyeleklerinde eski s fonemini saklamış veya z’ye çevirmiş yerler şunlardır:

  1. a) biz (bis), siz (sis) zamirleri.

  2. b) ikiz (igis) kelimesi.

  3. c) Çuvaşçada süreksiz geçmiş dediğimiz zaman kipinde: tere “dedi,,: teres “dediler,, serçe “serdi,, : serçes “serdiler,, vb. gibi.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 190)

Şimdiki zaman kipinde ise, Çuvaşçada bu morfem –se şekline girmektedir. Kilet “geliyor,,: kilesse “geliyorlar,, gibi Emirde, üçüncü şahıs zamirinde, isimlerde –se sonuna genzel bir fonem gelir. Visem “onlar,,: visene “onları,, hersem “kızlar,, hersene “kızları,, kalasam “söyleyiniz,, an kaysam gitmeyiniz vb. gibi.

2-) Bu morfemin uğradığı ilk değişiklik s/z’nin r olmasıdır. Başka birçok yerlerde de s:r değişiminin geçmekte olduğu her türkologça bilinen olğulardandır. Çoğul –es belgisinin r’ye değiştiği yerler:

  1. a) Bugünkü o, bu, şu zamirleri eskiden ol, bul, şol şeklinde idi; çoğul şekilleri bütün eski kaynaklarda olar, bular şolar’dır.

  2. b) Sagaycada siz (sizler anlamiyle) sirer olmuştur.

  3. c) Çuvaşçada biz, siz zamirleri ebir, esir olmuştur.

3-) Üçüncü değişim: -er’den ı önce bir t/d foneminin serpişmesidir. Bu fonetik olgu genildir: n, l, r, s gibi sürekli fonemlerin komşuluğunda t/d sesinin serpiştiği yerler çoktur: gün: gündüz, yul: yulduz gibi; bunların yakutçada benzeşleri künüs, sulus’tur. Başka misaller de vardır: al: alt, ar: art, as-ast, üs: üst isimlerinde de t serpişmesi görülmektedir. Bazı yerlerde cehennem’in cehendem, peynir’in pendir... söylenmesi de bu çeşit fonetik gelişimlerdendir. Bu fonetik olgu çoğul morfemiyle isim sonu arasında dahi geçmiştir. Kırgızcada sen çoğulu sender “siz,, olmuştur. Bunun gibi bir çok diyelekte kol: koldar “kollar, eller,, köl: kölder “göller...,, olmuştur. Daha sonra başka isimler de bunların analogisiyle –ter / der belgisini almışlardır.

4-) Dördüncü değişim: d’nin, lamdaizme ile, l’ye dönmesidir. Bilginler diyeleklerde görülen –der şiklini –ler’den gelişmiş gösteriyorlar; fakat kollar, köller gibi şekiller en eski olsaydı buradan koldar, kölder nasıl olabilirdi? Böyle bir l: d değişimi hiçbir yerde görülmez. Koldar, kölder şeklinin eskiliği aşikardır, burada yan yana gelen –ld- fonemleri benzeşmiştir; onalogie olguyu genel kılmıştır.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 191)

İşte –ler belgisinin gelişim tarihi budur.

Hint-Avrupa dillerinde de eski çoğul –es morfemi değişemlere uğramıştır:

1-) s: r değişimi:

  1. a) Eski İslanda dilinde: ulfar “kurtlar, gibi;

  2. b) Sanskritçede, çoğul üçüncü şahısta: vidur “bilirler,, adadhur “yerler,, gibi;

  3. c) Yine Manskritçede –re şekli vardır: dadire “sevdiler,, gibi.

2-) n komşuluğunda t/d gelişmesi:

Grekçe feron: ferontes “getirenler,, eon: eontes “olanlar,, vb. vb. gibi.

Kırgızca sender ,,siz,, veya kölder “göller,, çoğulu ile Grekçe ferontes, eontes çoğulu arasında aynı nitelikte bir gelişim karşılaşması vardır.

T İLE VASIFLANMIŞ İSİM BELGESİ

Türkçenin isim bükününde belgi rolünü oynamış morfemler arasında t/d ile başlıyanı önemli bir yer tutar; misaller (zeminlerle):

Anda (eskisi anta), andan andın; mende menden/mendin, sende, sendin... (isimlerle): kökte, kökten, yerde, yerden/yerdin...vb.

Bu belgi Homeros’tan başlıyarak eski Grekçede geniş mikyasta kullanılmıştır; burada aspire bir dişsil iledir; zemirlerle: enta, enten “=anda/anta, andan/andın,, meten, seten “=menden, benden,,... isimlerle: “uranoten “gökten,, uranoti “gökte,, eoten “şafaktan,, eoti “şafakta,, İlioten, İlion’dan, oikade “evde,, oikoten “evden,, vb. gibi.

Rusçanın bazı zarflarında (gde, kuda) ve Latincenin zaman için olan quando (= kanda=) zarfında aynı morfemi buluyoruz. Eski Grekçede ise, verdiğimiz misallerden anlaşıldığı üzere, bütünleyici (suppletif) bir bükün morfemi olarak kullanılırdı.

İsim bükününün diğer belgileri arasındaki karşılaşmaların tafsilini isim Temellerinde bulacaksınız.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 192)

ZAMİRLER VE FİİL BÜKÜNÜ

Zamirler üzerine, bundan önce, bir araştırma yapmıştık, Türk Dilinin ikinci serisinde çıkmıştır; görmemiş olanlar oraya başvurabilirler. Burada yalnız şunu bildirmek isterim ki, zamirlerin fiilde şahıs belgisi olmasını en iyi tanıklıyan dil Türkçedir; yakında, isim temellerinden sonra, basılacak olan irdemler Asya-Avrupa dillerinin gelişim tarihine yeni ışıklar getirecektir. Öyle Türkçe diyelekler vardır ki, fiil tasrifleri Sanskritçeninki ile tam bir paralel üzeredir. Melioranskiy’nin gramerinde şu Kara-Kırgız fiil örneği verilmektedir: (bar-“gitmek,,ten)

Baramın, barasın, baradı, baramas...

“giderim, gidersin, gider, gideriz...,,

Karaçay diyeleği ise 1. ve 2. ş. Tan n’yi de atar:

Barama, barasa, baradı, baramas... der.

Çuvaşça –di belgisini bir –t fonemine endirir:

Tet “diyor,, süret “yürüyor,, akat “ekiyor,, kilet “geliyor,,... gibi.

Bu örneklerle Sanskritçenin bhar- “getir-,, fiilinin şimdiki zamanını karşılaştıralım:

Skr. Baharami, bharası, bharat(i), bharamas... vb.

Bundan daha çarpıcı bir morfolojik karşılaşma olabilir mi?

Bir diller grupunun bir diller ailesinden olduğuna hüküm verilmek için en başta morfolojik ispat istenir; işte biz bu ispatı da dilbilim önüne getirmiş bulunuyoruz. Hüküm vermek evvela Türk dilbilimcilerine düşer. Onlara bir kanış verebilirsek bize yeter; batı bilginleri de er geç bize geleceklerdir.

Türkçenin ve Türkçe ile beraber Asya-Avrupa dillerinin tarihini aydınlatacak olan araştırmaları batı bilginlerinden beklememek öğüdünü Atatürk’ten almıştık; Büyük İnönü’nün duldasında aynı çığırdan yürüyoruz ve bu yolun çın gerçeğe ulaştıracağından emin bulunuyoruz.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 193)

Yukarki tebliğ hakkında yapılan münakaşa:

Profesör Lansberger-yaptığınız müşahedeleri hem tanıyor, hem de takdir ediyorum. Fakat böyle münferit ve mücerret müşabehetler yalnız bu iki büyük dil grupuna münhasır değildir. Bunlardan başka birçok dil gruplarına teşmil edilebilir. Fakat nominativ eki s ve ş rekonstrüksiyon vasıtasiyle elde ettiğiniz Proto tigrit dili Subarca, Kasca ve diğer eski dillerde mevcuttur. Halbuki bu diller arasında bir münasebet kurmak mümkün olamıyor.

Ahmet Cevat Emre – Sayın Profesör Landsberger’in itiraz yollu sözlerini bendeniz, kenid davamızı teyidedici mahiyette görüyorum. Sayın Profesör s/ş foneminin Sumerceden bile daha eski olan Hurice gibi dillerde dahi, bazı ilah isimleri sonunda, nominativ belgisi olduğunu söylediler. Çok güzel; demek ki bizim bulduğumuz morfolojik münasebetlerden biri yalnız Sanskritçe ve Grekçe ile bizim akrabalığımızı değil, daha eski dillerle de menşe birliğimizi ispat eder. O eski dilleri bendeniz bilmediğimden diğer morfolojik karşılaşmalar üzerine araştırmalar yapamam; Sayın Profesörün bu araştırmaları yapmasını temenni ederim.

(Ahmet Cevat Emre, III Türk Tarih Kongresi, 1943, Dil Davamızın Morfolojik ispatı Üzerine:, Sayfa: 194)

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+5
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.