Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 14 Ağustos 2016 - 19:07
Son Düzenlenme Tarihi 14 Ağustos 2016 - 19:07
"BÜYÜK TÜRK GELMİŞ!"

"BÜYÜK TÜRK GELMİŞ!"

BARBAROS HAYRETTİN PAŞA

Hakanımız Sultan Süleyman Han, 9. sefer-i hümayunlarından İstanbul’a dönerlerken, Karlos Kral da, sahip olduğu Avrupa kıtasının yarısından topladığı kuvvetleri Cezayir’e çıkarmaya hazırlanıyordu. Cezayir’i alırsa, Kuzey Afrika’daki Türk hakimiyetinin temellerinden sarsılacağını biliyordu. Haçlı donanmasında 516 tekne vardı, 274’ü kadırga ve sair cenk teknesiydi. 65 dev galer bilhassa korkunç birer kale gibi derya üzerinde yüzüyordu. Haçlı teknelerine forsalar dışında 12330 denizci ve 23900 kara askeri, cem’an 36230 muharip bindirilmişti. Ayrıca yardımcı sınıflar da vardı. Bizzat Karlos Kral’ın kumandanlık ettiği bu seferin neticesinde Cezayir’in alınacağından şüphe bile edilmiyordu ve Avrupa’nın en tanınmış amiralleri, generalleri, asilzadeleri, krallarının yanında zafere katılabilmek için büyük arzu göstermişlerdi. İspanyol, Alman, İtalyan, Flaman, Maltız asilzadelerinin en büyükleri, Karlos Kral’ın yanındaydı.

Hasan Bey’in 600 Türk levendi ve 2000 Arap gönüllü atlısı vardı. Donanmasını, imha edilmemesi için, Cezayir önlerinden hareket ettirmeye mecbur olmuş, tabiatıyla leventlerin çoğu da teknelerine binip gitmişlerdi. Karlos Kral, Cezayir’e çıktığı gün Hasan Bey’e Türkçe
olarak şöyle bir name gönderdi:

"Bu gördüğün kuvvete karşı koymaya, değil senin, Gran Senyör’ün bile takatı yetmez. Gözün açık ve zerre kadar aklın varsa, kılıcını çıkar, başına mendil bağla, Cezayir kalesinin anahtarlarını bana getir. Huzurumda yer öpüp af dilersen, hayatını bağışlarım. Ben, İspanya’nın, Napoli’nin, Sicilya’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın, Amerika’nın kralı, Almanya’nın imparatoruyum. Senin baban ve efendin olan Barbaros bile Tunus’ta benim önümden pabuçsuz kaçmıştır. Zinhar bana silah çekmek gibi bir çılgınlığa kapılmayasın. Yoksa İsa aşkına, senin her parçanı Cezayir burçlarının birine asarım."

Oğulluğum Kara Hasan Bey, şöyle cevap verdi:

"Kale ve ülke benim değildir ki, sana vereyim. Sultan Süleyman’ın ülkesini sana teslim edip dünya ve ahırette bednam olamam. Senden de zerre kadar pervam yoktur. Hayatın, babam Hayreddin Paşa’dan dayak yemekle geçmiştir. Yüce Tanrı elbette bana da zafer verecektir!"

Karlos, yel götürmez askeriyle kaleye taarruza geçti. Ancak daha ilk gün öyle bir
mukavemet gördü ki, şaşırdı. Akşama doğru yorgun askerini çadırlara sokup, ertesi sabah taarruzunu yenilemek üzere çekildi. Ey mübarek gece! Ne olacaksa bu gece olacaktı. Ağam Oruç’un binlerce Anadolulu ve Rumelili yoldaşıyla şehit olup toprağına karıştığı Cezayir, bizde mi kalacaktı, kafirin eline mi düşecekti? Her şey bu gece belli olacaktı. Kafirler, ertesi gün Cezayir’i alacakları fikriyle gemilerinden yüzlerce fıçı şarap getirdiler. İçip eğlendiler ve sızdılar. Cezayir kalesine sığınmış 600 leventten zerre kadar korkuları
yoktu. Hasan, casuslarını şövalye kılığına bürüyüp, düşman çadırlarına kadar sokmuştu. Bizim leventler içinde İspanyolca’yı ve başka kafir dillerini ana dili gibi konuşanlar çoktu. Hatta içlerinde on yıldan fazla İspanyol gemilerinde forsalık yapmış olanlar vardı. Bunlar vaziyeti hemen Hasan’a bildirdiler. Oğulluğum, anladı ki, birşeyler yapılabilirse, bu gece yapılacaktır. Yoksa yarın sabah, iş yaman olur. Leventlerini ve gönüllülerini dağ yolundan geçirtip kafir
ordugahının arkasına düştü. Ay, bulutların ardına gizlenmişti. Gece kapkaranlıktı. Yağmur başladı ve gittikçe şiddetlendi ve testiden boşalır gibi yağmaya başladı. Nihayet hava fırtınaya çevirdi. Bütün bu alametler, Cenab-ı Hakk’ın, biz mücahit kullarının yanında olduğunu gösteriyordu. Leventlerim, düşmanın burnunun ucuna kadar gelmişti. Fakat düşmanın gözü yalnız gece karanlığından ve fırtınadan dolayı kapalı değildi. Gözlerine Tanrı tarafından gaflet perdesi de çekilmişti. Sarhoş köpekler gibi, çadırlarında sızmışlardı.
Nöbetçileri, fırtınanın şiddetinden nöbet yerlerini bırakıp şuraya buraya sığınmışlardı.

Hey Ulu Tanrı! Nerelere kaadir değilsin! Bir avuç mücahit kulunu, Karlos kafirinin yel götürmez ordusuna ve deryayı kaplayan donanmasına karşı muzaffer eder misin? Bu da senin lütfuna bağlıdır. Tanrı, cemal yüzünü göstermeye başladı. Semadan yumurta büyüklüğünde dolular yağıyordu. Çadırına sığınmayan tek kafir kalmamıştı. Derya cüş-u hurüşa gelmiş, kaynıyordu. Kafir donanmasında, teknelerini sulara gömdürmemek için büyük bir faaliyet başlamıştı. Tam gece yarısı Hasan Bey, düşman ordugahını tarumar etmeye başladı.

"İstanbul’dan Barbaros, belki Büyük Türk gelmiş!"

diye feryat eden kafirlerden üç bini, leventlerin palaları altında can verdi. Kafirler sabaha kadar uyuyamadılar. Bitkin bir halde güneşin doğduğunu gördüler. Ancak yeni gelen gün, haklarında daha hayırlı akıbetler getirmiyordu. Kral Karlos, asabiyet, tereddüt ve korku içindeydi. Her an Donanmay-ı Hümayun ufukta görünür telaşındaydı. Ancak oğulluğum Kara Hasan Bey’in vaziyeti de iyi değildi. Cezayir halkı, birkaç yıl önce Tunus şehri halkının başına gelenleri hatırlıyor, Türkler’i teslime zorlamak istiyordu. Hangi taraf sebat gösterirse, o taraf kazanacaktı. Kral Karlos, bu sebatı gösteremedi. Gittikçe bozan hava, yabancı topraklarda bulunan kafirlere, Tanrı’nın bir gazabı gibi görünüyordu.
Karlos Kral, askerine, donanmaya dönmek ve Doria’ya, donanmayı harekete hazır tutmak emrini verdi. Düşmanın mevzilerinden çıkıp sahile yığınlaştığını ve teknelerine binmek için birbirini çiğnediğini gören Hasan, taarruza geçti. Kafirlerin çekildiğini görüp çılgınlar gibi sevinen Araplar da artık yüreklenmişler, binlercesi, ganimet aşkıyla gönüllü olarak leventlerin arasına karışmıştı. Kafir askeri, aç, susuz ve yorgundu. Karlos Kral’ın bile, ben deryanın hangi tarafından çıkarım, diye korktuğunu hisseden kafirlerin maneviyatı büsbütün bozulmuştu. Düşman, üzerinde bulunduğu araziyi de tanımıyor, birçok hata yapıyordu.

Hasan, fırsatı tam zamanında yakaladı. Düşman armadasının yarısından fazlası
fırtınadan karaya oturmuştu. Leventler, kafirleri teker teker bağlamaya yetişemeyip, birbirlerine bağlayıp Cezayir'e sevk ediyorlardı. Üstelik Karlos Kral’ın bıraktığı bütün topları, cephaneyi ve mühimmatı da onlara taşıttılar.
Bu suretle 20000 kafir ya fırtınada boğuldu, ya leventlerin kılıcı altında can verdi, veya esir düştü. Düşman armadasında 4000 safkan süvari atı vardı. Bunların boğulmayanları, erzakları kaybolan kafirler tarafından kesilip yenildi. Binlerce akçaya alınamaz çok güzel hayvanlardı. Topların hepsi leventlerin eline geçti. Dehşet içinde kalan düşman, kitle halinde gelip teslim oluyordu. Düşmanın barutu ve silahları ıslanmış, ateş almıyordu. Zırhlı İspanyol
kafirleri, yağmurdan batak olan arazide gömülüp kalıyor, adım atamıyorlardı. Cezayir sahilleri, binlerce arşın boyu, gözün alabildiğine kafir cesetleri, hayvan leşleri, parçalanmış gemi enkazı ile doluydu. Haçlılar, en küçük ağırlıklarını bile gemilerine bindiremediler. Hepsi leventlerin eline geçti. Cezayir şehri, bu ganimetten bir kat daha zenginleşti. Generaller, amiraller, dukalar, prensler, kontlar, şövalyeler ve Cezayir’in fethini görmek için gelen Avrupa saraylarının en asil kadın ve kızları, esir düştü. Doria ile Kortez, güçlükle canlarını kurtardılar. Bu Kortez denen zalim, Yeni Dünya’da yüz binlerce insanı ateşte kızartan gayretle melun bir kafirdi. Cezayir’i Yeni Dünya sanıp buraya da musallat olmak istemişti. Vay bir Müslüman ülkesi bu zalimlerin eline geçseydi ne olurdu? Misalini birkaç yıl önce Tunus’ta vermişlerdi.

GAZAVAT-I HAYRETTİN PAŞA

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+1
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.