Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 14 Ağustos 2017 - 18:11
Son Düzenlenme Tarihi 14 Ağustos 2017 - 18:11
ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR?

ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR?

FALİH RIFKI ATAY

Atatürk bir diktacı mı, bir hürriyetçi mi idi? Bir akşamüstü birlikte Sarayburnu parkına gitmiştik. Bir aralık ; “Kimde bir küçük defter var?” dedi. Sanırım garsonlardan biri kendine bir küçük cep defteri uzattı. Bir şeyler yazdığını görüyorduk. Biraz sonra: “Bunları sana okutacağım, Gözden geçir!” diye karaladığı sayfaları bana verdi. Baktım, yazı benim Ankara’daki komisyondan getirdiğim yeni Latin Alfabesi ile! Binlerce kişiye Atatürk’ün Türk yazısını temelden değiştiren sözlerini okudum. Coşkunca bir alkış koptu. İki gün sonra da Anadolu yolculuğuna çıkarak halka yeni yazı öğretmenliği etti. Bu tepeden inme bir olup bitti idi. Büyük Milet Meclisinin haberi bile yoktu. Metodun diktatörce olduğuna şüphe edilemez.

O devrin Teşkilat-ı Esasiye Kanununda ise rejimin “Kayıtsız ve şartsız milli hakimiyet” olduğu ve milleti de ancak Meclisin temsil ettiği yazılı idi. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Atatürk’ün devamlı kontrolü altında meydana gelmiştir. Bu da tam bir demokrasi demektir. Bir aralık Cumhurbaşkanına veto ve fesih hakları verilmesi meselesi çıktı. Herhangi bir krize karşı Atatürk bu iki hakla silahlanması gerektiği inancında idi. Mecliste tartışmalar günlerce sürüp gitti. Veto ve fesih haklarına karşı koyanlardan ikisi; Şükrü Saraçoğlu ve Mahmut Esat Bozkurt’tu. Bir akşam Atatürk: “Çağırınız
onları buraya!” dedi. Geldiler. Sabaha kadar kendileri ile tartıştı. Ve sabahleyin veto ve fesih haklarından vazgeçti. Ama hiç bir kırgınlığı kalmadığı sonradan ikisini de bakan yapmasından kolayca anlaşılabilir. Bu davranış diktatörce değildi. Bir ana devrim kanunları konuşulduğu sırada komisyon üyelerine: “ Efendiler siz reddetseniz de bu kararları önleyemezsiniz. Olsa olsa bir çok kan dökülür!” yollu baskıda bulunan Atatürk ile o tartışma sabahının Atatürk’ü aynı
adamdır.

Ben ömrümde onun kadar tartışmaya katlanan devlet ve hükümet adamına rastlamadım. Pek genç yaşımda devamlı olarak yanında idim. Hiç bir fikrimi saklamak ihtiyacını duyduğumu hatırlamıyorum. Dalkavukluğu meslek edinmeyenlerin hepsi de öyle idi. Atatürk’le tartışmak için yiğitliğe lüzum yoktu. Diktatör sözünden tiksindiğini hep bilirdik. Devrinin diktatörleri, Mussolini ve Hitler, demokrasiye karşı idiler. Doktrinleri bu idi. Atatürk karakterce demokrat, inanç bakımından hürriyet rejimcisi idi.

Ömrü hürriyet şartlarını hazırlamakla geçti. Kuvay-ı Milliye Meclisinde çok sıkıntı çekmiştir. Mecliste bir hayli bozguncu, hele alabildiğine gerici olduğunu hatırlarız. Bu meclisin maarifi dört yüze yakın medrese açmıştır. Resim dersini çizgi dersine çevirmiştir. Men-i Müskirat Kanunu (İçki Yasağı Kanunu) bir şeriat kanunu olarak çıkmıştır. Umulmayacak kadar sabırlı ve katlanışlı idi. Tam vakti gelmedikçe ve ortamını yaratmadıkça içini açmamıştır. Çok
defa kendisine: “ Yollayın bir bölük asker, dağıtın bu Meclisi!” diyen yakın arkadaşları olmuştur. Hiç bir gün Meclissiz kalmayı hatırına getirmemiştir. Bir Fransız sözü vardır: “En kötü Chambre (meclis) en iyi Antichambre’dan (meclissizlik) daha iyidir.” Atatürk emir kulları ile, bütün dediklerine evet diyenlerle, millet’sizlik içinde yalnız kalma korkusundan hiç kurtulmamıştır. Pek sıkıldığı vakit politika arkadaşlarına: “Hepinizi bırakıp millete giderim.” derdi.
Sarayburnu’nda halka yeni yazı nutkunu okuduktan sonra, bir motorla Büyükada Yat Kulübüne gitmiştik, Bir balo gecesi idi. Bahçeye çıktığımızda tuvaletli hanımlarla fraklı smokinli beylerin bize doğru geldiklerini görünce bana döndü: “ Çocuk, bilir misin, Sarayburnu’nda yaptığımızı burada yapamazdık! ‘” dedi. Şapkayı da adını açıkça söyleyerek İnebolu’da kara külahlı ve poturlu, kara çarşaflı ve peçeli Karadeniz halkı karşısında giymiştir. Bu da Millet Meclisine karşı bir olup bitti idi.

Atatürk yurt kurtarıcılığının bütün şan ve şerefini ortaya sürerek bir biri ardınca devrimlerini gerçekleştirmiştir. Meclis çoğunluğunun bu devrimlere inanmamış olduğunu biz yakından biliriz. Atatürk’ün tezi ne idi? Tanzimatın yapamadığı yapılmadıkça, medreseden yetişme şeriatçıların vicdanlar üzerindeki egemenliği yıkılıp laik bir devlet sisteminde dünya işlerini yalnız akıl yolu ile çözüme çevirmedikçe, dini sadece Tanrı ile kulu arasında bir vicdan işi olarak bırakmadıkça, baştaki istibdat yıkılsa bile, Tanrı adına toplumu hükmü altında tutan geri medrese şeriatçılığının
yarattığı yığın despotluğu önlenmedikçe, insan laik ve müspet ilimlere dayanan eğitimle değiştirilmedikçe, toplumu değiştirmeye, ilerlemeye, kalkındırmaya, vicdan ve kafa hürriyeti yolundan siyasi hürriyete kavuşturmaya, rejimi devamlı ve kararlı bir hürriyet rejimi yapmaya imkan yoktu. “Kayıtsız ve şartsız milli hakimiyet” Atatürk devrimciliğinin tek amacı idi. O günlerin gerçeği değildi. 1923 ve 1924 de devrimleri önlemek ve Osmanlı düzenini geri getirmek isteyenlerin tezi demokrasi idi: “ Efendim, rejim kayıtsız ve şartsız hakimiyet-i milliye rejimi değil midir? Onun gereklerini yerine getirelim,” davasını gütmekte idiler.

Terakkiperver Fırka kurulduğu vakit programının başına “hissiyat-ı diniyyeye hürmet” sözü konmuştu. Ne demekti bu? Camiler açıktı, ramazanda isteyenler oruçlu idi, ilmihal basılmakta idi. Şimdiki medreseler gibi dünya adamı değil, sadece din adamı yetiştirmek için İmam-Hatip okulları da açılmıştı. “Hissiyyat-ı diniyyeye hürmet” bir parola, devrimciliğe karşı yurdun dört köşesine fesatçılık eden gericileri toplamak yolu idi. Ayaklanmalar olunca ve sonunda İzmir suikastı da çıkınca bu parti kapanmıştır.

Hayli zaman geçti. CHP’ de iki eğilim belirdiğini görüyorduk. Fethi Okyar’ın temsilcisi olduğu takım ekonomi bakımından tam on dokuzuncu yüzyıl liberali ve devletçiliğe karşı idi. Atatürk, Fethi arkadaşımdır, onun fikrinde olanlar da yakınlarımdır, parti içindeki tartışmayı partiler arası bir tartışmaya çevirsek, gericiliği sömürmeyerek, sadece ekonomik ve sosyal bakımdan birbirleri ile savaşan iki partili rejim denemesine girsek, normal demokrasiyi
kurabilir miyiz, düşüncesi ile ve samimi olarak harekete geçti. Ben dışarıda bir yolculuktan döndüğümde iki partili bir akşam toplantısında bulunmuştum. Denemenin başarılamayacağı fikrini söylemekten çekinmedim. Bu davranışımın hoşa gitmediğini de görüp, ertesi günü çektim, Ankara’ya gittim.

Serbest Fırka için tutulacak yol ne olmalı idi? İktidarı yakalamak için eski ve kolay “Hissiyyat-ı diniyye” demagojisine düşmeksizin, halk yığınlarının büyük kısmı Afrika, Yemen, Irak gibi yerlerden göçme gerici ve Tevrat şeriatçısı İsrail politikacılarının yaptığı gibi, ekonomik ve sosyal kalkınma davaları üzerinde kalmaktı. Halbuki
daha ilk günlerde Atatürk’ün eski bir hocası, pek sevdiği ve saydığı biri, Kütahya’da tekkeleri açacakları müjdesi ile nutuklar çekti. Atatürk’ün pek yakınlarından biri Yalova köylerinde, onu benim kadar mı bilirsiniz, namaz kılmaz, diye köy propagandacılığı yaptı. Bütün devrimleri silip süpürmek isteyenler fırsat budur dediler. Çerkez Etemci Arif Oruç başlıca gazetecilerindendi. Eğer bir seçim olsaydı Atatürk partisinin kaybedeceğine şüphe yoktu. Bu deneme de sırf din sömürücülüğü ve gelenekçilik yüzünden geri kalmıştır.

İstanbul’a gelecekti. Adayları tespit eden heyet üç kişi idi: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve parti umum katibi. İnönü ve
Recep Peker uğurlamak için trene geldikten sonra Etimesgut istasyonuna kadar birlikte seçim işlerini görüştüler. Peker, Halil Bey ne ise, fakat Sırrı’nın yeniden Meclise gelmesine karşı idi: “Bize kök söktürmüştür!” diyordu. Atatürk: “Canım yaptığınız işleri tenkitçilere karşı savunamaz mısınız? Ben savunurum.İki muhaliften çekinmekte neden?” demişti. Sonunda, madem ki azınlıktayım, Sırrı’yı tutmazsınız, dedi. İstanbul’a gelince Refet Paşa’ın (Refet Bele) bağımsız adaylık koyacağını duyunca sevindi: “ Tutalım Refet’i dedi, Sırrı’yı istemezler ha, Meclis’e beteri gelsin de görürler!” Refet Paşa seçildi, fakat ilk işi Dolmabahçe sarayına gelip, “ Bana nereden yardım edildiğini
biliyorum, teşekkür etmek için uğradım,” dedikten başka Mecliste de ağzını açmadı.

Bir Avrupa yolculuğundan dönen Recep Peker, Atatürk’e tam bir faşist partisi tüzüğü taslağı vermişti. Atatürk: “Peker bunu İnönü’ye okutmadan vermiş olmalı. Beylerim millete diktatörlük edecekler. Kimin adına ve ne hakla?” diye öfkelenerek bir yana attı. Atatürk devrim prensiplerini ilgilendiren meseleler dışında, Millet Meclisi çalışmalarına karışmamıştır. Tartışmalar serbestti. Hele salı günkü parti toplantılarında yapılmadık tenkit kalmazdı. Atatürk devrinde bir çok bakanlar, onun yakınları da içinde olmak üzere, grup toplantılarında yıpranarak düşmüşlerdir. Bu bir tek parti devri iken yolsuzluk yüzünden bakanlar yalnız o devirde yüce divana verilmiştir. Nüfuz zenginleri olmamış değildir.
Fakat 27 yılın bütün zenginleri 1950 sonrası çok partili devrin nüfuz tüccarları sayısı yanında hemen hemen sıfır sayılabilir. Eski Hidiv’den yardım istedikleri kendine anlatılınca Atatürk başyaverini de, umum katibini de hemen yanından atmıştı. Bakanların yolsuzluğu için ispat: hakkı kullanılmak çok partili devirde yasak edilmiştir. Seçmenler çoğunluğu çaldıkları açıkça bilinen nüfuz tüccarlarını hacı hoca etkisi altında, tekrar tekrar seçmiştir.

Bir tarihte Mecliste iki bağımsız milletvekili vardı: Manisa Milletvekili Halil Bey, İzmit Milletvekili Sırrı Bey. Seçimler olmak üzere iken Atatürk umum katibine: “Sırrı’ya mektup verilmez. Ona ağızdan söylersiniz. Halil Bey’e
yazarsınız. İkisinin de yeniden bağımsız olarak Meclise gelmelerini isteriz”, dedi.

İstanbul’a gelecekti. Adayları tespit eden heyet üç kişi idi: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve parti umum katibi. İnönü ve
Recep Peker uğurlamak için trene geldikten sonra Etimesgut istasyonuna kadar birlikte seçim işlerini görüştüler. Peker, Halil Bey ne ise, fakat Sırrı’nın yeniden Meclise gelmesine karşı idi: “Bize kök söktürmüştür!” diyordu. Atatürk: “Canım yaptığınız işleri tenkitçilere karşı savunamaz mısınız? Ben savunurum.İki muhaliften çekinmekte neden?” demişti. Sonunda, madem ki azınlıktayım, Sırrı’yı tutmazsınız, dedi. İstanbul’a gelince Refet Paşa’ın (Refet Bele) bağımsız adaylık koyacağını duyunca sevindi: “ Tutalım Refet’i dedi, Sırrı’yı istemezler ha, Meclis’e beteri gelsin de görürler!” Refet Paşa seçildi, fakat ilk işi Dolmabahçe sarayına gelip, “ Bana nereden yardım edildiğini
biliyorum, teşekkür etmek için uğradım,” dedikten başka Mecliste de ağzını açmadı.

Bir Avrupa yolculuğundan dönen Recep Peker, Atatürk’e tam bir faşist partisi tüzüğü taslağı vermişti. Atatürk: “Peker bunu İnönü’ye okutmadan vermiş olmalı. Beylerim millete diktatörlük edecekler. Kimin adına ve ne hakla?” diye öfkelenerek bir yana attı. Atatürk devrim prensiplerini ilgilendiren meseleler dışında, Millet Meclisi çalışmalarına karışmamıştır. Tartışmalar serbestti. Hele salı günkü parti toplantılarında yapılmadık tenkit kalmazdı. Atatürk devrinde bir çok bakanlar, onun yakınları da içinde olmak üzere, grup toplantılarında yıpranarak düşmüşlerdir. Bu bir tek parti devri iken yolsuzluk yüzünden bakanlar yalnız o devirde yüce divana verilmiştir. Nüfuz zenginleri olmamış değildir.
Fakat 27 yılın bütün zenginleri 1950 sonrası çok partili devrin nüfuz tüccarları sayısı yanında hemen hemen sıfır sayılabilir. Eski Hidiv’den yardım istedikleri kendine anlatılınca Atatürk başyaverini de, umum katibini de hemen yanından atmıştı. Bakanların yolsuzluğu için ispat: hakkı kullanılmak çok partili devirde yasak edilmiştir.
Seçmenler çoğunluğu çaldıkları açıkça bilinen nüfuz tüccarlarını hacı hoca etkisi altında, tekrar tekrar seçmiştir.

İngiliz tarihçisi Wells’in sözünü yazmıştım: “Modern devletin bir niteliği eğitimciliktir. Bir topluma danışılma hakkı
tanınmadan önce onu eğitmek gerektir. Oy kulübelerinden önce okullar kurulmalıdır. Bilmeyenin elinde oy pusulası yalnız faydasız değil, tehlikelidir de!” Bilmeyenin İngiliz’i, Almanı, Türk’ü, Arabı olmaz. Peki bir Fransız hukukçusu niçin: “Geri bir toplumu ilerletecek en uygun demokrasi sistemini Atatürk bulmuştur.” der? Bir Fransız hukukçusu dalkavukluk etmez.

Bir soru daha: İsrail’de göçmen yığınlarının çoğunluğu Tevrat şeriatçısı ve gerici iken orada demokrasi nasıl kalkındırıcı ve ilerletici bir rejim olmuştur?

Denememi bu iki soruya cevap vermek ve bizim demokrasi rejiminin tek yaşama şartının ne olduğunu, kendimce anlatmak için yazdım.

Atatürk’ün tek partisi belli altı prensip disiplini altında idi. Partiye her giren ve parti adına adaylık koyan bu prensipleri benimsemiş demekti. Onlara dokunmayarak her türlü tartışmada serbestti. Din adamları bu prensiplere karşı ağız açamazlardı. Başta bulunanların görevi, eğitim birliği temeline dayanarak, Atatürk devrimciliğini köylere kadar yaymak ve din adamlarını da bu disiplin altında yetiştirmekti. Atatürk sonrası bu görevi yerine getirmemiş,
tek partiyi de Cumhuriyet devrinde yetişen aydın kuşaklara mal etmemiş ve bir çıkmaza saplanmıştır. Bu çıkmazdan kurtulma yolunu da tek derece seçimli ve çok partili demokraside aramıştır. Bulmuş mudur? Hayır!

İlk muhalifler, tıpkı serbest fırkacılar gibi, din sömürücülüğü ile ortaya atılmışlardır. Yirminci yüzyılda ortaçağ papaz sınıfı gibi, vicdan sömürücülüğü üzerine egemenlik kurmak isteyen menfaatçi ve ikbalci politikacılık devleti ele geçirmişti. Laisizm ve eğitim birliği ki, akıl hürriyeti savaşının temel davaları idi, daha önce Atatürk partisi tarafından da zedelenmişti.

Elimizde bir Anayasa yok mu? Var. Biz bu Anayasa ile seçimlere girmiyor muyuz? Giriyoruz. Meclis kürsüsünden bu Anayasaya yemin ederken, hani tarihte bir Karaman Beyi gömleğinin altına güvercin saklayarak, bu can bu tende durdukça ... diye yemin etmiştir, herhalde böyle bir sahtekarlık yapmıyoruz.

Anayasa laiktir.
Anayasa eğitim birlikçisidir.
Anayasa din ve şeriatı temelinden ayırmıştır.

Yok Ayasofya’dır, yok Arap harflerini meşru tanımaktır. Yok ilkokul görmeyen Türk çocuğuna Kur’an kursu bahanesi ile yabancı yazı öğretmektir, yok İmam- Hatip okullarında çağdaş ilim anlayışı ile uzlaşmayıcı öğretim yapmaktır, Alevi’yi Sünni’den ayırmaktır. Hepsi hepsi Atatürkçülüğe ve ona dayanan Anayasaya ihanet etmektir. “Yeminde hanis” olmaktır. Akan su geri gidip yeniden akmaz. Okur yazarı azınlıkta bulunan bir topluma demokrasi rejimini ilerletici ve kalkındırıcı kılma şartları vardır. Partiler bu şartları gerçekleştirirlerse demokrasi yürür.

Yoksa krizler üstünden iki yüz yıl geçse de, Fransa’da olduğu gibi, partiler dışı otoriter rejimlere yol açar. Sayı çoğunluğu, çok defa, değerini kolayca kaybeder: 1908 de Osmanlı İmparatorluğu Müslümanlarının, Arnavut, Boşnak, Kürt, Türk, Arap, Çerkez, yüzde doksanı, eğer bir plebisit yapılsa, Sultan Hamid’e oy verirdi. Nitekim 1909 31 Mart’ındaki ayaklanmada 1908 ihtilalinin sembolü olan mektepli subaylar öldürülmüştür. Sultan Hamid rejiminin memleketi batmaya doğru götürdüğünü halk yığınları değil, aydınlar görmüşlerdi. Ve ihtilali onlar yapmışlardı.
Menderes İktidarı da, sayı çoğunluğu bakımından, “meşru” olarak iş başında idi. Son seçimlerde de çoğunluk 27 Mayıs’ta yıkmış olanlara değil, yıkılmış olanlara oy vermiştir.

Falih Rıfkı ATAY, Atatürkçülük Nedir?, Ak Yayınları , Baha Matbaası, İstanbul, 1966, S.34-42

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+7
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.