Yükleniyor...

Yazı Hakkında

Yayınlanma Tarihi 29 Mayıs 2015 - 14:18
Son Düzenlenme Tarihi 30 Mart 2017 - 17:00
ATATÜRK VE AZERBAYCAN POLİTİKASI

ATATÜRK VE AZERBAYCAN POLİTİKASI

Mustafa Kemal ve Türk milleti için milli mücadele başlarken ve verilirken bir idealdi. Fakat emperyalist itilaf devletleri yenildikten ve vatan kurtarıldıktan sonra milli mücadele ideal olmaktan çıkmıştır. Mustafa Kemal ve Anadolu halkını emperyalistlere karşı kazanmış oldukları zafer haklı olarak onlara ciddi bir özgüven veriyordu. Böylesine yüksek bir öz güvenin hakim olduğu günlerde, liderliğini Mustafa Kemal'in yaptığı Türk Milletinin yeni ve ulvi bir idealinin olmaması tabii ki düşünülemezdi. Mustafa Kemal'in bu ulvi idealine ilişkin bilgileri, Mustafa Kemal'in vefatından bir ay sonra "Aralık 1938" Yücel Dergisinde yayınlanan Osman Nebi'nin makalesinin vermesi bakımından, yazının konumuz ile alakalı kısımlarına aşağıda yer vereceğiz.

"Yazık, o daha büyük işler yapmak istiyordu, yapamadan gitti. O büyük milletin Anadolu'ya sıkışmış küçük bir parçasının başına geçmişti; fakat daima büyük Türklüğün hüsranının acısını kalbinde taşıdı. O, Asya'nın uzak ve feyizli ufuklarına doğru uzanan milletini ayağa kaldırmak için vakit bekliyordu. O büyük milletinin kollarına vurulmuş zinciri, o, büyük milletin sırtında şaklıyan kamçıyı kırmak istiyordu. Ve ondan sonra beşeriyete yeni ve muazzam eserler kazandıracak, beşeriyet sulhlar ve sükunetler ile dolu baharlar hazırlayacaktı. Yazık; o bize Türk milletinin kendi vicdanında sakladığı gayeleri açıkça söyleyemiyordu bile... ve söyleyemeden gitti. Fakat onun tohumlarını saçtı: tarih kitabına Türklüğün Anadolu’ya sıkışmış küçük bir kitleden ibaret olmadığını ve fakat Asya'nın uzaklarına, gerilerine doğru uzanan büyük ve feyizli kitlelerden mürekkep olduğunu yazdırdı. O, bütün bunların bir kandan geldiğini söyledi ve bir gün hepsinin bir kalp olarak çarpacağını söylemek istedi. O, dil meseleleriyle uğraşırken bütün Türklüğün birbirlerini anlamasını ve birbirleriyle anlaşmalarını istiyordu. Kendi maarif vekiline (İstanbul'da çıkan bir gazeteyi Kaşgar'daki Türk'te anlayacaktır) dedirtti. Bu cümle büyük bir bilmecedir ve bu bilmeceyi çözmeye çalışan bazı milletler endişe etmeye başladılar. O, bu bilmecedeki sırların açılmasını bizlere ve ilerki nesillere bıraktı.

Daha birçok misaller sayabilirim:

O Türk milleti büyük devlerin karşısında, kendine yakışan şereflerle ayakta durabilmesi için, 15-20 milyonları azımsıyordu. Türk milleti yalnız Türk'lerden ibaret olarak yetmiş milyon olmalıydı. Bunun içine evvela Anadolu’yu kurtarmak, Anadolu’daki kısmı kuvvetlendirmek, sonra da büyük gayelere doğru adımlar atmak istiyordu. Ta istiklal mücadeleleri sırasında şunu söylemişti: "Anadolu'yu kurtarmak için şimdilik..... feda etmeye mecburuz." Bu cümlenin içinde de o büyük adamın vicdanında saklayarak beraber götürdüğü, milletin büyük gayeleri gizlidir. Artık garptan gözleri çevirmek (Türk ordularına Viyana'ları göstermek ve oralarda mevud topraklar aratmamak) lazımdı. Türk milletinin feyizli beşiklerine doğru gitmek; ideal bu olmalıydı. Balkanlarda kalan Türkler için "onlar evlerine dönsünler artık..." dedi ve onları Anadolu'ya getirmeye başladı. Nüfus ne kadar azdı. Vekilleri ona: "şarktan İran'dan Türkistan'dan Anadolu'ya Türk kabileleri getirelim" dediler. "Hayır dedi onları yerlerinde bırakın" ve bir gün Japon büyük elçisine o, veda ederken şöyle söylemişti, sizinle bir gün Çin’de karşılaşacağız..."

Mustafa Kemal Atatürk'ün yapmayı planladığı çok şey vardı. Henüz milli mücadele cephelerde devam ederken, birçok cephede Mustafa Kemal'e eşlik eden Azerbaycan elçisi İbrahim Ebilov'un temsil ettiği Azerbaycan Türklerini ya da aynı günlerde Anadolu'yu yalnız bırakmayarak bir temsil heyeti gönderen Türkistanlı kardeşlerimizi düşünmemesi, onlar için bir şey yapmaması söz konusu olamazdı. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından bir ay sonra kaleme alınan yukarıda yer verdiğimiz yazıda da anlaşılıyor ki, Atatürk'ün bu ulvi, kendi deyimiyle devletlerin derin fikirlerinden bir kısım çevrelerin yurt içinde haberdar olduğudur. Ülkemizde bu amaç bir dönem var ya da yok arasında değerlendirilmiş daha sonra ise hiç yokmuş gibi davranılmıştır. Ta ki Sovyetler Birliği dağılıp da ortaya beş yeni Türk Cumhuriyeti çıkana kadar. Fakat Mustafa Kemal'in kendi döneminde icraatları ile etki alanına almak istediği İran ve Orta Asya'yı, işgali altında tutan Sovyet Rusya'da, Atatürk’ün amaçları çok açık okunabilmiştir.

Bu bağlamda İran Şahı, Şah Rıza Pehlevi'nin Tahran Askeri Ateşesi Binbaşı Hüsamettin (Tuğaç)'e biraz zor konuştuğu Azerbaycan Türkçesi ile söylediği sözler, İran şahının, Mustafa Kemal'in yapmak istediklerinden ne kadar haberdar olduğunu ortaya koymaktadır:

"...Öyle zannediyorum ki Türkiye'nin İran Azerbaycan'ında gözü vardır. Burasını almak ister. Evet, Azerbaycan halkı Türk'tür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa, şimdi Türkiye böyle bir politika gütmüyor, Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine eski ittihat terakki hükumetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demir yolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan'a doğru yönelmiştir. Gerektir ki Türkiye er geç Azerbaycan'ı alsın. İran Şah'ı bir vesileyle Mustafa Kemal'in Azerbaycan'a yönelik düşüncelerinin olduğunu ve bunların neler olduğunu dile getiriyordu. Mustafa Kemal'in bir diğer etki alanı olan Sovyet Rusya da durum çok farklı değildi, tüm gelişmeler yakından takip ediliyor ve bunlara bir şekilde karşı koyuluyordu. Sovyetler Birliğinin, Mustafa Kemal'in Azerbaycan ve Türkistan'a yönelik eylem ve fikirlerine karşı ne kadar hassas olduklarını yansıtması bakımından Afgan-İran sınır anlaşmazlığında hakem olmak için Afgan-İran sınırına gönderilen Fahrettin (Altay) Paşa'nın "Altay" soyadını alışının Sovyet Rusya'da nasıl karşılandığı çok manidardır:

Fahrettin Paşa, İran-Afgan sınırında bulunduğu sırada Gazi Mustafa Kemal'in Atatürk soyadını aldığını öğrenir. Hemen telsizle Atayı kutlar. Derhal şu cevabı alır:

"Siz de "Altay" oldunuz! Sonra Paşa sınırdaki çalışmalarını bitirip Rusya yoluyla yurda dönerken Moskova'da, eskiden tanıdığı Mareşal Voroşilov'u ziyaret eder. Voroşilov, odasında ayakta ve elleri arkasında kaşları çatık bir halde kendisini karşılayınca ilk sözü: "Bu Altay adı da nereden çıktı" olur. Paşa, Rus’un kendisini Turancılıkla itham etmek istediğini anlar, derhal kendisini toparlayıp "arz edeyim" diye ayak üstü bir hikaye uydurur: Ben de sizin gibi bunun sebebini düşündüm. Bu ismi İran-Afgan sınırında bulunduğum sırada Atatürk verdi. Gazi Hazretleri sevdiği insanlara espri yapmaktan hoşlanır. Ben Türk generalleri arasında en uzun boylu olduğum için yakın bulunduğum Altay dağına beni benzetmek istedi ile bu ismi verdiğine kani oldum. Fahrettin Paşa Ankara'ya döndüğünde Atatürk’e seyahati hakkında rapor verdikten sonra Voroşilov'un Altay soyadından nasıl kuşkulandığını da nakleder. Atatürk: “Vay canına, demek ki buluttan nem kapıyorlar..." öyle değil ama iyi söylemişsin..."

Yukarıda yer verdiğimiz iki örnekle İran ve Rusya'nın Atatürk’ün Azerbaycan ve Orta Asya konusundaki eylem ve fikirlerine ne kadar hakim olduklarını, hatta ne kadar hassas olduklarını gördük. Mustafa Kemal'in Anadolu dışındaki Türkler için bir siyasi birliktelik değil en dar manasıyla kültür birliği arzuladığını ve buna yönelik kurduğu T.T.K. ve T.D.K. ile v.b. kurumlar ile bu kültür birliğinin zeminini hazırladığını biliyoruz. Günümüze kadar değişmeyen cumhuriyet politikası, -zaman zaman verilmiş ödünlere rağmen budur! Bu politikanın altyapısında politik bir amaç beslenmektedir;Türk dilini konuşan, Türk kültürünü yaşayan, Türk tarihini oluşturan, Orta Asya’da yaşayan Türk'lerin bütünleşmesi. Bu hedefi sağlamak için yapılmış hareketleri Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşları bile sezinleyememiş, bu yüzden Gazi'nin yaptığı bazı davranışları, kendi aralarında eleştirmişlerdir. Yusuf Kemal Tengirşek, bu konuda kendisiyle konuşan bu satırların yazarına 1947 yılında şunları söylemektedir:

Atatürk'ün bizlerden farklı bir kafa yapısı olduğu kesindir. Nitekim bazı hareketleri, gününde anlaşılamamıştır ama, aradan zaman geçince, maksadı ortaya çıkmıştır. Fakat aradan elli yıl geçmiş olmasına rağmen; enflasyon yüzde iki yüz elli iken, bütçe yüzde kırk açık vermekteyken iki yüz bin lira gibi bir parayı Türkiyat Enstitüsü kurmak için Köprülünün savurganlığına vermesini hala çözebilmiş değilim. Şunu söyleyeyim çözebilene de rastlamadım. Eminim Köprülü de bilmiyordu!"

Mustafa Kemal'in düşünce ve eylemlerini etki alanındaki, belki de en son bilmesi gereken kurum ve kişiler anlarken, bu fikirleri herkesten önce anlaması ve bilmesi gereken Mustafa Kemal’in yakınındakiler anlamakta zorlanmıştırlar. Bu, anlamada çekilen zorluk, ilerleyen zaman içerisinde, amaçların yok sayılması noktasına getirmiştir. Bunun devamında ise Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte, Türkiye siyasetinin kurmayları Türk milletinin gözünün içine baka baka ve de bütün dünyaya "Sovyetler Birliğinin dağılışına hazırlıksız yakalandık" diyorlardı.

Sovyetler Birliği'nin dağılışına hazırlıksız yakalandık! İfadesini ciddi manada ele alacak olursak, burada Atatürk tarafından ortaya konmuş büyük bir politikanın yok sayılmasının bir şekilde tezahürü olduğu ortaya çıkacaktır. Bu ifade ile, Sovyetler Birliğinin dağılacağını sanki birileri tarafından bildirilecekti ve hazırlıksız olanlar hazırlık yapacaklardı gibi bir anlayış ortaya çıkmaktadır. Atatürk Sovyetler Birliğinin dağılacağını, Sovyetlerin kuruluşunun on üçüncü yılında ifade etmiş ve beklenen dağılmaya o günlerde herkesten önce ve ciddi bir şekilde hazırlık yapmıştır. Yapmış olduğu hazırlıkları devam ettirecek kurumlar kurmuş ve siyasi adımlar atmıştır.

Atatürk'ün kurduğu TTK ve TDK gibi kurumlar, kendi sağlığında, kurulduğu amaçlar doğrultusunda çalıştırılmıştır. Fakat Atatürk’ün vefatından sonra bu kurumlar, asli kuruluş amaçlarından bilerek veya bilmeyerek uzaklaştırılmıştır. Bunun en iyi ispatını bize, Sovyetler Birliği dağıldığında Türkistan’da ki soydaşlarımızdan habersiz oluşumuz, bu ayıbımızı da bize yabancıların yaptığı bir belgeselin hatırlatması olmuştur. Eğer yabancıların yaptığı ve TRT'nin gösterdiği İpek Yolu belgeseli olmasaydı çoğumuzun Volga kıyılarında, Tanrı ve (Tienşan) Dağları eteklerinde, Fergana Vadisinde Semerkant, Buhara, Taşkent, Kazan gibi şehirlerde Türklerin yaşadığından haberi bile olmayacaktı. Bugün Orta Asya ile ilişkilerimizi geliştirmekte güçlük çekiyorsak, aynı ırk ve kültüre sahip olmamıza rağmen aramızda bir soğukluk varsa bunu sebeplerini biraz da geçmişte aramak gerekli. Atatürk'ün kurduğu TTK ve TDK v.b. kurumlar kuruldukları amaçlar ve gösterildiği hedefler doğrultusunda çalıştırılabilseydi bugün bu sorunlar çok düşük yoğunlukta yaşanabilirdi.

Adı geçen kurumlar ile alakalı yaptığımız durum değerlendirmesi bu kadar vahim değildir. Kurumlar Atatürk’ün vefatından sonra ciddi manada Osmanlı Tarihi ve Dili üzerinde yoğunlaşmıştır. Kurumlar Osmanlı ile o kadar yoğun ilgilenmiştir ki Osmanlıca bir kısım akademik camiada yabancı dil muamelesi görecek hale gelmiştir.

Biz, kurumlar Osmanlı ile ilgilenmesin demiyoruz, fakat Osmanlı için sarfedilen çabanın yüzde yirmisi Orta Asya'da ki soydaşlarımızın tarihi ve dili için harcana bilirdi. Şayet bu soydaşlarımız yok sayılmayıp ilgi gösterilseydi, bugün yaşadığımız bölgesel sorunlar yaşanmayacaktı.

Atatürk’ün genelde Dış Türkler ve özellikle de Azerbaycan politikası konusunda, kurumlar ve kişilerin Atatürk'ü çarpık bir biçimde ele alışı, tezimiz için kaynak taraması esnasında kendini ortaya koymuştur. Atatürk çağının üzerinde ortaya koyduğu politikasını şu ifadesi ile de netleştirmektedir. "...milliyet davası, bilinçsiz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir dava konusu olmadan önce, bilinçli bir ülkü meselesidir..." Atatürk konuyu bu şekilde ortaya koyarken, bir dönem ülkemizde konu Atatürk'e inat bir şekilde konuyu ele alanlarca mensup oldukları siyasi görüşün içinde değerlendirilmiştir.

Sol camianın mensupları Atatürk'ün Dış Türkler politikasını tamamen yok sayarken kaleme aldıkları eserlerinde de konu inkar edilmiştir. Konunun bu şekilde ele alınmasında Sol camia içerisinde ki bir kısım gurupların bir dönem Sovyetler Birliğinden maddi ve manevi himaye görürken, Atatürk'ün büyük bölümünü Sovyetler Birliği arazisinde yaşayan Dış Türkler politikası, Sovyetler Birliği Toprak bütünlüğünü ihlal ettiği için kasıtlı olarak Sovyet Rusya'nın istek ve telkinleri ile yok sayıldığı netleşmiştir. Burada sol camianın konuyu ele alırken gerçeklikten ziyade mensup oldukları blok'un çıkarlarına hizmet edecek şekilde konuyu ele aldıklarını ve yok saydıklarını görüyoruz.

Sağcı camia ise solcuların tam tersine Atatürk'ün Dış Türkler politikalarını sahiplenirken, bu politikaları olduğunun dışında farklı bir biçimde ele almışlardır.

Konunun özü dışarıda bırakılırken konu ile alakasız gerçek dışı düşünceler Dış Türkler politikasının içine dahil edilmiştir. Halen ve yıllarca Atatürk’ün Dış Türkler ile bir siyasi birlik kurmak amacında olduğu dillendirilmiştir. Atatürk "millet davası siyasi bir konu olmadan önce bilinçli bir ülkü meselesidir" diyerek millet konusunu siyaset malzemesi olmaktan kurtarırken, Atatürk’ten sonra kurulan bir kısım siyasi partiler millet ve milliyetçilik kavramını siyasi arenaya taşımışlardır. Bunu yaparken de Türk dünyasının ortak simge ve değerleri parti simge ve değerleri yapılarak bu değerleri, sadece o partiye inananların benimsedikleri bir değer olarak yayılma alanını ciddi manada daraltmışlardır. Bu da Sovyetler Birliği ve komünizm korkusundan dolayı, Amerika'nın yanında yapılan Amerikan modeli bir milliyetçilik olduğu için bugün gelinen nokta itibari ile bize ve Büyük Türk Dünyasına hiçbir faydası olmamıştır.

Atatürk ve Atatürkçülük bu şekli ile siyasi olarak ele alındığı için, genellikle bilim adamları da Atatürk'ü siyasi düşüncelerini temellendirecek şekilde ele almışlardır. Sağdan ve soldan Atatürk'ü elen alan akademisyenler, Atatürk'ün çeşitli yerlerde söylediği nutuk ve beyanatlarının önünü ve arkasını keserek, kendi siyasi düşüncelerini, Atatürk üzerinden doğruluğunu temellendirmeye çalışmışlardır. Atatürk bu şekilde değerlendirildiği için, tezimize kaynak tararken "Atatürk ve Türk Dünyası", "Atatürk ve Dış Türkler", "Atatürk ve Orta Asya", "Atatürk ve Azerbaycan" gibi başlıklar ile konumuza kaynak temin ettik. Bu yolla elde ettiğimiz yaklaşık yüz yirmi kaynağın sadece yarısına yakınından istifade edebildik. Kaynakların büyük bir kısmı gerçekleri ortaya koymak için değil de, ait oldukları siyasi düşüncenin ispatı için bahsettiğimiz altında konu ele alınmıştır. Bu da bizi, birbirini tekrar eden, ortaya bir bilimsel gerçek koymayan kaynaklara yöneltti. Durumun böyle oluşu bir süre bize acaba Atatürk’ün bir Dış Türkler ve bunun içinde Azerbaycan politikası yok mu? diye sorgulattı.

Konumuzun kültürel boyutunda şu ortaya çıkmıştır. İlmi ve siyasi çevreler Atatürk ismi altında siyasi düşüncelerini kabul ettirebilmek için, kendi siyasi kaygılarına hizmet edebilecek bir yeni, gerçekten uzak Atatürk ortaya koymuşlardır. Bu durumda yanlış, uzun yıllar bir şekilde dayatılmış yada kabule zorlandığı için gerçek unutulmuştur. Böylece her camianın kendine göre yorumlayıp, şekillendirebildiği ve amaçlarına hizmet ettirebildiği yanlışın doğru olduğu Atatürklerimiz meydana gelmiştir. Atatürk ve Atatürkçülüğün kültürel boyutu bu şekilde karmaşık bir hal aldırılırken, konunun siyasi ayağı da göz ardı edilmemiştir.

Atatürk'ün sağlığında komşuluğuna ve ilişkilerine çok önem verdiği İran ve Afganistan, o günlerde üst düzey bir kabul ve ilgi görmüşlerdir. Atatürk'ün İran ve Afganistan'a bu denli ilgisinin iki sebebi vardır. Birincisi, bu iki ülkede de soydaşlarımızın oluşu, ikincisi de, o günlerde Sovyetler Birliği arazisinde hareket edebilme olanaklarının kısıtlı olduğu için, Sovyet coğrafyasını baskı altında tutmanın iki farklı yolu olarak İran ve Afganistan önem kazanmıştır. Ayrıca Atatürk kendine özgü isimlendirmesi ile Afganistan'ı "Güney Türkistan" diye adlandırmıştır. Fakat Atatürk’ün vefatından sonra Türkiye-İran ilişkileri gerilmiş, ilerleyen zamanda da düşük yoğunlukta devam etmiştir. Türkiye'de, yıllarca İran’dan rejim ihraç edileceği korkusuyla ilişkilerimiz ele alınmış ve böyle bir zemin üzerinde şekillendirilmiştir. Bugün büyük resme baktığımızda, korkunun kendisi ve kaynağının Türkiye ve İran'a ait olmadığı, tüm bunlar, Türkiye-İran yakınlaşmasından korkan başta Amerika ve Avrupa'nın kendi korkularını perdelemek için oluşturdukları yapay bir gündem olduğu ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar rejim ihraç edeceği korkusu ile tavır aldığımız komşumuz İran, bu günlerde müttefikimiz Amerika eliyle gündemimize terörist olarak sokulmaya hazırlanıyor. Afganistan ile sınır komşuluğumuz olmadığı için, Afganistan'ı daha kolay yok sayabildik.

Atatürk'ün Dış Türkler, bunun içinde Azerbaycan politikasının siyasi ayağı olan Türkiye, İran-Afganistan ilişkileri, Türkiye'nin kendi dinamikleri ve dış politika kaygıları ile şekillenmemiştir. Bu ilişkiler Türkiye üzerinde nüfuz sahibi olan Amerika ve Avrupalı müttefiklerimizin uluslararası çıkarlarına hizmet edecek şekilde, onların telkin ve hakimiyetleri oluşturulmuştur. Komşuluk ilişkilerimizde de Atatürk’ün gösterdiği yoldan çıkarken en büyük hatalardan birini de, düşmanları komşularımızdan, müttefiki Atlantik ötesinden seçerek yapmış olduk. Bu seçimde bize Türkistan'a giden iki önemli yolu kaybettirdi. Atatürk ve onun Dış Türkler politikası yukarıda bahsettiğimiz kültürel ve siyasi yaklaşımlar ile ele alındığı için, Sovyetler Birliği dağıldığında yetkililer birliğin dağılışına hazırlıksız yakalandık diyebilmişlerdir. Atatürk ve politikaları çarpık bir şekilde ele alındığından dolayı, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, beş tane yetim kardeşimiz dünyaya geldi. Bu kardeşlerimizin büyütülüp, geliştirilmesi için harcayacağımız enerji, millet idealsizlik ve hedefsizlik içinde önce sağ, sol davasında, sonraki yıllarda Kıbrıs sorunu ile en sonda günümüze kadar halen devam eden PKK terörünü bitirmek için harcamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından, Sovyetler Birliğinin dağıldığı yıllara kadar yaşanan bu süreç, böylesine yapay ve yurt dışı merkezli gündemler ile doldurulduğu için Sovyetler Birliği dağıldığında yetkililerimiz hiç bir şey yapamama acziyeti içinde durumu özetleyen meşhur "Sovyetler Birliğinin dağılışına hazırlıksız yakalandık" sözünü dile getirmişlerdir. Bu trajikomik ifade belki de dünyada var olan her ülke ve onların yöneticilerinin diyebilme hakkı vardır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onu yönetenlerin dağılmaya hazırlıksız yakalandıklarını bizzat ifade etmeleri bilgisiz ve bilinçsizliklerinin bir göstergesi olmuştur. Çünkü; Mustafa Kemal daha 1933 yılında birliğin dağılacağını ifade etmiş, bununla da yetinmeyerek birliğin dağılışına kendi hesabımıza hazırlık yapacak kurum ve politikaları da inşa etmişti. Bize düşen bu kurum ve politikaların kuruluş amaç ve esaslarına göre işlerliğini devam ettirmekti. Fakat ne Mustafa Kemal'in kurduğu siyasi ilişkileri devam ettirebildik ne de kurduğu kurumları kuruluş amaçları doğrultusunda çalıştırabildik. Hal böyle işleyince, dağılmadan sonra Azerbaycan’da katliamlar yapılırken, Süleyman Demirel, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar" edebiyatından başka bir şey söylemedi. Ermenilerin Azerbaycan topraklarına yaptığı taarruzları önlemeye yardımcı bile olmadı. Turgut Özal; Rus tankları Bakü'ye girip katliam yaptıklarında konuya duyarlı vatandaşlar Taksim'de miting yapıp SSCB Büyükelçiliğine siyah çelenk koyarken "-Bunda üzülecek ne var? Onlar Şii, biz Sünni'yiz" diyebilen cumhurbaşkanına sahip olduk.

Gelinen nokta tesadüf asla olamaz. Bize göre Sovyetler Birliğinin dağılacağı birazcık devlet geleneği ve birikimi olan bütün devletler tarafından biliniyordu. Ankara'nın bu dağılışı önceden görmemiş olması inandırıcı değildir. Bu konuda dış dünyada akademik yayınlar stratejik analizler yapılıyordu. Bizim hariciye memurlarımız bu yayınlardan ve stratejik analizlerden bihaber olduklarını söyleyemezler. Aksi takdirde, kasıtlı olarak görevlerini ihmal ettiklerini ifade etmiş olurlar ki, bu durum en hafif ifade ile "ihanet" olarak adlandırılabilir. Zira bu memurlarımızın varlık sebepleri ve görevleri Türkiye adına dünyayı izlemektir ve siyasi iradeyi bilgilendirmektir. Dolayısıyla, siyasi iradenin mümessillerinin de bu süreçten haberdar olmamaları, malumat sahibi olmamaları mümkün değildir. Bizce, Türkiye siyasetinin orkestra şefleri, dağılmaya giden süreci görmemeyi tercih etmişlerdir. Bu tercihte Türkiye dışı unsurların telkin ve tavsiyeleri belirleyici olmuştur.

Mahir ASLAN

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+134
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.