Yükleniyor...

Tarihçi

Bot/Robot

Yazı Hakkında

Yazı Kategorileri
Yayınlanma Tarihi 10 Eylül 2018 - 13:22
Son Düzenlenme Tarihi 10 Eylül 2018 - 13:22
AFŞIN’A MEKTUPLAR 4 - NEJDET SANÇAR

AFŞIN’A MEKTUPLAR 4 - NEJDET SANÇAR

Sevgili Afşın,

Bu sıkıntılı günler içinde, sen, bir karyola ile bir arabaya sahip olmuştun. Karyola bir arkadaşların, araba bir akrabala­rın idi. Her ikisinin içinde de ikişer yavru yatmış, gezdirilmiş ve büyümüştü. İkisi de üniversite bitirmiş bir anneyle bir ba­banın tek yavruları, ancak, bu şekilde karyola ve arabaya sa­hip olabilmişti. Sen, o eski karyolada yatar kalkar ve o eski araba ile Zonguldak sokaklarında dolaşırken, hiçbir şeyin
farkında değildin. Fakat biz, sonu gelmeyecek gibi gözüken bu kahırları bağrımıza basıyor, o kemirici acılara dayanmaya çalışıyorduk.

Bu hava içinde günler geçiyordu. Yavaş yavaş büyüyor ve büyüdükçe de daha tatlı oluyordun. Fakat bebeklikten be­ri devam edegelen yemek yememek huyun bir türlü geçmi­yordu.' Midene bir kaşık yemek indirebilmek için ne hokkabaz­lıklar yapardık. Yememek için çok defa ağzını sımsıkı kapar­dın. Bunun çaresini, iki parmağımızla burnunu tutup nefes almak için ağzını açtırmakta bulmuştuk. Ağzın açılır açılmaz kaşıktakini boşaltırdık. Fakat bazan, bu şekilde ağzına dol­durulan mamaları yutmayıp suratımıza püskürttüğün de olur­du. Bu püskürmeler artınca biz de taktiği değiştirmek zorun­da kalmıştık. Yeni taktik masaldı. Sana, uydurma, fakat be­bek ruhunu okşayan masallar anlatırdım. Kendini anlattık­larıma öylesine verirdin ki, uzatılan kaşıkları ağzına rahatça alır, rahatça yutardın. Yemek yediğinin farkında bile olmaz­dın.

1946 yılının yazında, oturmakta olduğumuz eski evin bir kaç yüz metre uzağında yeni yapılmış bir apartımanın üçüncü katına taşındık. Eşyalarımızı kendimiz taşımak zorunda ol­duğumuz için nakil işi birkaç gün sürmüştü. Çünkü geceleri ve el ayak çekildikten sonra harekete geçebiliyorduk. Bir ge­cede birkaç sefer yapabildiğimiz için de nakil uzamıştı. Bu arada sen de kendine ait ufak tefek şeyleri taşıyordun. Yalnız son geceki nakli sensiz yaptık. Çünkü sona kalanlar ancak sırtta taşınabilecek eşyalardı. Onları gece yarısından sonra taşımayı uygun bulmuştuk. Sen, o saatlara kadar uykusuz ka­lamayacağın için de, bu faslı sensiz yapmıştık.

Bu apartıman dairesi, öteki evle kıyaslanamayacak kadar rahat ve güzeldi. 1951 de Edirne’ye sürülünceye kadar olan yıllarımızı hep bu dairede geçirdik. O eve ait hâtıralar, kesik bir sinema şeridi gibi, hayalimde canlanıyor : şimdi Radyoda harmandalı çalarken, masa üzerinde dizini yere vurarak oynayışın.. Annen, karnında taşıdığı ıstıraplı gün­lerde seni iyi besleyememişti ama, damarlarındaki temiz Yö­rük kanım elbette ki sana devretmişti. Senin, üç yaşlarında bir bebek iken, harmandalını duyar duymaz coşman ve bir yetişkin efe ciddiyetiyle oynamanda, bunun rolü olduğu mu­hakkaktı.

İstiklâl Marşına saygın da bu bebeklik yaşlarında baş­lamıştı. Kelimeleri kendine göre değiştirdiğin o yıllarda İstik­lâl Marşı'na da «vâ vâ» derdin. Zannedersem bu «vâ vâ», bes­tenin malûm baş kısmının sende yarattığı tesirin neticesiydi. Türk istiklâlinin sesi olan o besteyi duyunca bir asker gibi saygı duruşuna geçmen, bizi nekadar duygulandırırdı. Radyo, sabahları marşı çalarken karyolandan fırlar, ayağa kalkardın. Kendine gelemediğin için gözlerini açamaz, fakat sol elin ya­nma yapışık, sağ elin başında, marşı öyle dinlerdin. Okula başladıktan sonra, bundan çok faydalanmıştık. Çünkü, sabah uy­kusunu çok sever, kendine gelip yataktan bir türlü çıkamazdin. İstiklâl Marşı, seni o çok sevdiğin sabah uykusundan koparabilen tek kuvvetti. Marşı, uykulu uykulu, lâkin ciddiyet içinde dinledikten sonra, seni yataktan alırdık. Uyku, böylece yenilmiş olurdu.

O bebeklik çağlarında, sana, oyun saatlarınm dışında bir de ciddi zamanlar bulunduğunu kavratabilmiştik. Ciddi za­manın diğer anlardan farkını, «ciddi zamanda gülünmez!» formülüne bağlamıştık Böyle bir anm geldiğini anlaymca o gü­zel yüzünü bir ciddiyet havası sarar, mavi gözlerini bir başka mânâ kaplardı. Ciddi kelimesini birinci «i» y i uzatarak ve tek « d » ile söylerdin. Bir gün, böyle bir ciddi anda, sana seslenir­ken gülen Saime Teyzeni, kaşlarını çatarak ve sesini dikleşti­rerek :

— Cîdîde gülünmez!

diye paylamıştın. Uykuyu çok sevdiğin halde, geceleri bir türlü yatmak is­temezdin. Her gece, uykunun gelip gelmediğini gözlerine sorardık. Annen, maviş gözlerine «menekşe» derdi. Ve sen, göz­lerine :

— Menekşe! Ûku vâ?

diye sorar, birkaç saniye bekledikten sonra :

— Yok diyo!

diye bizi kandırmaya çalışırdın. Bu soru birkaç kere so­rulduktan sonradır ki menekşeler uykunun geldiğini söyler­lerdi. Çok sevdiğin ve seni oyalayan şeyler arasında kalemlekâğıt başta gelirdi. Kaleme «gagişi» derdin. Bazı sıkışık gün­lerde annenle birlikte liseye gitmek zorunda kalınca, o zaman Çelikel Lisesi’nin müdürü bulunan Osman Faruk Bey seni oda­sında misafir eder, bir iki kâğıt ile bir gagişi, bebek Afşin'in uzun zaman oyalanmasını sağlardı. Apartmanımızın karşısındaki küçük bir evde oturan bir ailenin, o zamanlar ilkokul öğrencisi olan Melâhat adlı güzel bir kızı vardı. Bu kız, kapısının önüne çıktığı zamanlar sen de pencereden ayrılmaz, hep ona bakardın. Bebek kalbinde ne­ler duyardın, bilmiyorum, ama :

—Şu Melâhat da nekadar çirkin k ız !

filân gibi yerici bir söz söyleyince kızar, aksini savunur, hattâ bazan ağlardın. Ben, E.K.I. de çalışmaya başlayınca, seni evde bakıcılar eline bırakmaya mecbur kalmıştık. îlk bakıcın, sana her sa­bah süt getiren bir genç kızdı. Bizim dairenin, apartımanm ön cephesini boydan boya kaplayan, fakat parmaklıksız bir bal­konu vardı. Balkonun kapısını asla açmamasını, kıza, sıkı sı­kıya tenbih etmiştik. Fakat bir gün kız, bir şey silkelemek için balkona çıkmış. Kapıyı açık bulunca sen de çıkıp, kız işini bitirinceye kadar o parmaklıksız balkonda dolaşıp durmuşsun. Akşam, bunu komşulardan öğrendiğimiz zaman nasıl üzülmüştük ve günlerce nasıl uykumuz kaçmıştı! İşte, 1950 ye kadar olan yılların sana ait safhasından bir avuç dağınık hâtıra Afşin..

Senin, annenin karnında başlayıp bütün bebeklik yılları­nı da kaplayan sıkıntı ve ıstırapların kaynağı olan şeflik siste­mi, o yılın 14 mayısında yıkıldı. Milletin reyi ile alman bu ne­tice, o zalimlerin ve o insan hakları düşmanlarının hak ettikle­ri cezaların en hafifi idi.
1950, bizim ailemiz için de mühimdi Afşin. Çünkü o yılın sonbaharında sen ilkokula başlıyordun, ben de yeniden öğret­menliğe dönüyordum. 1944 te, Haşan  li’nin, şeflik sistemin­den gelen kuvvetine boyun eğerek beni hocalıktan uzaklaştıranlar, altı yıl sonra bir başka bakanın millî iradeye dayanan kuvveti önünde eski kararlarını kendi elleriyle yırtıyor, yani tükürdüklerini yalıyorlardı. Bunu yapanlar, şeflik sisteminin kalbur üstü adamları idi.

Zonguldak 30 Ağustos İlkokulu’nun, tenffüslerde bahçede ençok koşan öğrencisi şendin. Sınıf öğretmeninle her konuş­ mamızda, senin teneffüs saatlarındaki maceralarını dinlerdik. Fakat sade dinlemekle kalmaz, evde olduğumuz zamanlar, okulunuzun bahçesine bakan kalkonumuzdan, senin bir an durmadan ordan oraya nasıl koştuğunu gözlerimizle de gö­rürdük. Kırmızı golf pantalonun seni, gözlerimizle hemen ya­kalamamıza yardım ederdi. Koşar, koşar, koşardın. İlk günlerde dersler seni pek sarmamıştı. Çünkü, öğret­menin öğretmeye çalıştığı şeyleri biliyor, bildiğin için de ilgi duymuyordun. Yalnız, ilgi duymayışını ifade tarzın iyi değildi. Tahtaya ve öğretmene arkanı dönerek oturuyor, başka şeyler­le meşgul oluyordun. Öğretmenin, niçin arkanı döndüğünüsorunca da :

— Ben onları biliyorum !

diyordun. Fakat haftalar, aylar geçip de bilmediğin konu­larla karşılaşınca, bir daha bu uygunsuzluğu yapmadın. Öğretmenini seviyordun. Bir gün ayakkabısının eskiliği dikkatini çekmiş de bunu evde bize üzülerek söylemiş, hattâ kendisine ayakkabı almamızı istemiştin.
Okuldan döndüğün günlerden birisinde :

— Anneciğim! Bizim öğretmen de amma aptalmış!

demiş ve bizi hayretler içinde bırakan bu hükmün dayan­dığı sebebi anlatmıştın :

— Dün postaya mektup götürmüş. On kuruş vermiş.

Mektup on beş kuruşa gittiği için postacı parayı tamamlama­sını söylemiş. Daha kaç kuruş vereceğini bilmiyor da hep biz­den sorup durdu.
Bunun, size çıkartmayı öğretmek için baş vurulmuş bir oyun olduğunu anlayınca nekadar gülmüştük Ders yılı sonu böyle geldi. Karne aldığın günü, neticeyi bildiğimiz halde, yine de yolunu dört gözle beklemiştik. Ço­cuklar, ellerinde karneler, koşuyor, bağırıyor, çağırıyorlar,
birbirlerinin numaralarına bakıyorladı. Sense o heyecan hava­sının tamamen dışında idin. Sanki o yüzlerce çocuktan biri değilmişsin gibi hiçbir şeyle ilgilenmiyor, okul bahçesinde bü­tün bir yıl koşan çocuk ağır aksak bir tempo ile yürüyor, bir türlü eve gelemiyordun. Hayatının ilk ders yılım böyle bitirmiş ve birinci sınıftan ikinci sınıfa böyle geçmiştin, Afşin..

SANÇAR NEJDET, AFŞIN'A MEKTUPLAR, AFŞIN YAYINLARI NU:1, ORKUN BASIM EVİ - 1963 - ANKARA, S. 20-25

+1 Beğeni ziyaretçilerin beğenme sayısı

Tüm Zamanlar

Tüm zamanlar görüntülenme
+20
İstatistikler 2019 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır.