Karşı Devrim 1945-1950 – Çetin Yetkin

0
923

ÖNCE MAL, SONRA MİSSURİ

Kesim I

TÜRKİYE: AMERİKAN PAZARI

ABD, II.Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte, İngiltere’nin de bu savaştan bitik çıkmasından yararlanarak tüm dünya pazarlarını ele geçirmek için harekete geçmişti. Türkiye’yi yönetenler ise, ne pahasına olursa olsun ABD’nin sempatisini kazanmak, onun desteğim elde etmek istediklerinden ABD ile ticaretin olabildiğince geliştirilmesini başlıca amaç edinmişlerdi. Türkiye’ye gelen her Amerikan malı, sevinçle karşılanıyor, sanki Türk halkına yapılan bir iyilik gibi görülüyor ve gösteriliyordu. Örneğin; daha 1945 yılının başında Cumhuriyet gazetesinde “Amerika memleketimize ihracatı serbest bıraktı” başlığı alanda yer alan bir haber şöyleydi:

“Japonya ile siyasî ve iktisadî münasebetlerin kesilmesi üzerine, Amerika’dan geniş ölçüde ithalât yapılması için bazı teklifler vaki olmuştur.

Amerika hükümeti evvelce verdiği bir kararla harb maksatlarına hizmet eden 10 maddenin ihracını yasak etmişti. Bu listede kamyon, bazı makinalar ve demir malzeme gibi maddeler bulunmaktadır. Son vaziyete göre bu liste dışındaki maddeler serbest bırakıldığından, Türkiye’ye ihtiyaç nispetinde ve hiçbir kayda tâbi tutulmadan, ihracat yapılacaktır. Amerika hükümeti, ihracı memnu olan malzemenin de muayyen şartlar dahilinde gönderilmesini temin edecektir.”1

Bu gibi gelişmeler ve haberler iktidar ve iş çevrelerinde sevinç uyandırıyordu. Oysa, ABD Başkanı Truman, Amerikan Kongresi’nde 22 Ocak 1945’de yaptığı bir konuşmada, çok açık bir biçimde, “Birleşik Amerika’nın iktisadî sahadaki dış siyaseti, kendi refahını ve aynı zamanda dünya pazarlarının yeniden kurulmasını ve genişlemesini sağlamak” olduğunu söylüyor ve bu sözler Türkiye basınında da yer alıyordu.2

Olayların nasıl geliştiğini, Türkiye’nin Amerikan mallan için nasıl bir Pazar durumuna sokulduğunu ve bu durumun nasıl mutlulukla karşılandığını, belgesel bir nitelik de taşıdığı söylenebilecek olan bir başka gazete haberinden izleyelim:

“Bir ajans telgrafı Amerikan Ortaşark kumpanyasının bir şubesi olmak üzere ithalat ve ihracat işleri işe meşgul olacak bir Türk Ortaşark şirketinin kurulduğunu ve bu şirketin başına da tütün tüccarlarından îhsah Duruk’un getirildiğini bildiriyordu.”

Ortaşarkı bir Amerikan pazarı haline getirmek ve hattâ uzun zamanlı krediler açmak gayesi ile kurulan bu şirket hakkındaki haber dün piyasada büyük bir alâka uyandırmıştır. Dün piyasada yaptığımız araştırmalarda bazı yeni malûmat elde ettik Bu malûmata göre The Middle East Company’nin Romanya, Yugoslavya mümessillikleri Türkiye’de kurulan Ortaşark Türk Ticaret Şirketine bağlanmıştır.

Bu şirket, Amerikan ortaşark kumpanyasının temsil ettiği 160 Amerikan fabrikasının bütün mamullerini en ucuz şekilde yukarıda isimlerini verdiğimiz memleketlerde satmaya ve aynı zamanda bu memleketlerin ihraç mallarını sevketmeye salahiyetli bulunmaktadır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu mallar memleketimize, göndereceğimiz mal mukabilinde ithal edeceği gibi uzun vadeli krediler de açacak ve bu suretle bu memleketler kredi ile bir Amerikan pazarı haline getirilecek, bütün ihtiyaçlar karşılanacaktır.3

Açıkça görülüyor ki, Türkiye’de iş çevreleri Amerika ile iş yapmak için can atıyorlardı. Bu “iş”ten çok para kazanacaklarını düşünüyorlardı ve bu düşünceleri gerçekleşecekti de. Ve işte, bu ortamda ve Sovyet tehdidi sürerken Amerikalılar’in Missuri adlı savaş gemisi 6 Nisan 1946’da İstanbul Limanı’na gelecekti. Missruri’nin gelmesi, Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin Türkiye’nin yanında olduğu biçiminde yorumlandığından ilgililer rahat bir nefes almış olmalılar. Üstelik, 7 Ocak 1946’da DP de kurulmuş olduğuna göre, Türkiye de artık demokrasiler cephesi içinde değil miydi? Ne var ki, Missuri’nin İstanbul Limanı’da vardığı gün, Amerikan Ordu Günü nedeniyle Truman’ın Amerika’da yaptığı konuşma bile Türkiye’de genelde hayranlıkla karşılanıyordu. Ama bu konuşmasında Truman, ABD’nin Türkiye ile neden ilgilenmeye başladığını açık sözlülükle dile getiriyordu:

“… Bu bölgede [Orta Doğu’da] muazzam tabiî kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yollan bu bölgeden geçmektedir. Binnetice bu bölgenin büyük iktisadî ve stratejik önemi vardır….. Biz sulhu kuvvetlendirecek ve muhafaza edecek bir dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz. Milletlerarası münasebetleri zehirleyen ve ifâ harb arası devrede hayat seviyesini bozan dar iktisadî milliyetçiliğe dönmek istemiyoruz.”4

Trumanın bu konuşmasındaki “iktisadî milliyetçik” sözlerinin altına aynca çizmek gerekir. ABD, ekonomide ulusalcılığa karşı olduğunu söylerken ve Türk devlet ve iş adamları Truman’ın bu konuşmasını mutlulukla karşılarken, CHP’nin temel ilkelerinden birinin de “millî iktisat” olduğunu hiç kimse anımsamak istemiyordu.

Truman’ın bu konuşmasından hemen önce de ABD’nin önde gelen yazar ve siyasa yorumcularından Walter Lippman’ın Herald Tribüne gazetesinde yazdıkları da Türk basınında da yer alıyor ama bunlar da “Aman ne güzel yazmış!” gibilerden karşılanıyordu. Söz gelimi, Lippman’ın şu sözleri CHP’nin yayın organı Ulus’ta bu anlayışla yer almıştı:

“ Missuri’nin Akdeniz’e seyahati, Amerika’nın bu .çevredeki menfaatlerinin yalnız bir prensip meselesi ve nazariye olmadığını gösterir. Missuri’nin seyahati Amerika’nın Akdeniz’de yardımcı bir devlet değil, müstakil bir devlet olarak tanınması hususunda tarafımızdan bir nevi ısrarı tazammun eder [içerir]5

Bu başlangıcın sonunun nereye vardığını o günleri yaşayanlar anımsayacaklardır: Amerika’dan yalnız sanayi ürünleri vb.mallar Türkiye’de çarşı pazarda dolup taşmayacaktı!. Amerikalılar’ın kullandıkları eski kap kaçakları da, ayakkabıları da, giyecekleri .de, eski kilotlarına varıncaya değin kimileri için en gözde ve aranılır şeyler olacaktır. Türkiye, Sovyet tehdidinden kurtulayım derken ülkemiz Amerikan askerleriyle, üsleriyle dolup taşacaktır.

MİSSURİ, İSTANBUL’DA

I- Zırhlı’nın Karşılanışı Ve Amerikalı Denizcilerin Ağırlanılan

Atatürk, antiemperyalist ulusalcılık düşüncesinin önderidir. Antiemperyalist ulusalcılığın üç temeli bulunduğu bilinir. Birincisi, bağımsızlıktır. İkincisi, ülkeyi azgelişmişlikten kurtarmak ve kalkınmış bir duruma getirmektir. Üçüncüsü ise, halka ulusal kimlik, kişilik, ulusal bilinç kazandırmaktır. Çok kısaca formüle edersek, bence Atatürkçülük; bağımsız vatan topraklarında, bir ulus olma bilinciyle, başı dik, onurlu, sırtı pek, karnı tok “insan” olmak demektir. 1945-1950-sürecinde ise, bu üç temel de ağır bir biçimde yaralanmış bulunduğu gibi; onur sahibi olanların onurlan kırılmış, başlan öne eğilmiştir. Doğru, gerçi kimilerinin de sırtı daha kalınmış, göbekleri daha şışmiştir ama CHP’nin 6 Ok’unun “Cumhuriyetçilik” dışındakiler kırılıp bir yana atılmıştır. Özellikle de “Milliyetçilik” oku! O, kırılmakla da kalmamış, anlamı da kaydırılıp saptırılmıştır. Milliyetçi olmak, Amerikancı olmak ve Amenka’nın karşı çıktığı her şeye karşı çıkmak, tuttuğu her şeyi tutmakla eş anlamlı bir duruma getirilmiştir. Missuri’nin ülkemize gelmesi ise, bu gidişin tetiğinin çekilmesi anlamını taşıyordu.

Gemi ve tayfaları askerî törenle karşılanmıştı. Bu doğaldı ve gelenek gereği idi. Ama, “konuklar”ı ağırlamak ve onurlandırmak için yapılanlar da işin ölçüsü adam akıl kaçırılmış bululuyordu. Bunlardan birkaçı şöyleydi:

1. Armağan olarak gümüş bir levha verildi

2. Hereke’de özel olarak bir halı yaptırıldı, bu halı geniş bir salonu kaplayacak büyüklükteydi, halının üzerine İstanbul’un bir haritası kabartma olarak işlenmişti.

3. Dolmabahçe’de Amerikalılar’ın dolarlarını Türk parasına çevirmek üzere özel bir büro açılmıştı

4. Tekel, özel olarak yaptırdığı ve 50’şer adetlik, üzerinde “Missuri” yazan kutular içindeki sigaraları satışa çıkardı. Bukutuların üzerine Türk ve , Amerikan bayrakları konulmuş ve İngilizce olarak da “Hoş geldin Missuri” yazılmıştı. Aynca kutunun üzerinde bir de Missuri’nin resmi vardı.

5. PTT, bir “Missuri Serisi” pul çıkarmıştı.

6. Amerikalı denizceler için özel olarak Türk şekerleri hazırlanmıştı.

7. İstanbul Belediyesi Amerikalı denizciler için gece yansından sonra Dolmabahçe-Taksim arasında gidip gelebilmeleri için 12 otobüs ayırmış bulunuyordu.

8. Bununla da yetinilmemiş tüm taşıtlar Amerikalılar’ın emrine verilmişti ve bunlara hiçbir ücret ödemeden binebiliyorlardı.

9. Sinemanın balkonlarındaki ve tiyatrolardaki 80 kişilik yer ücretsiz olarak Amerikalılar için ayrılmıştı.6

Öte yandan, geminin İstanbul’a gelmesinden günler önce kentin sokakları temizlenmeye başlanmış, duvarlar, dükkânlar ve hattâ genelevin duvarları boyanmıştı. Bu durum karşısında , bir gazetecinin, “İnanmayın, sakın inanmayın. Bu şehrin sokakları normal olarak pistir. Size şirin gözüksün diye temizlediler…. size şirin gözüksün diye bir gecede boyatıldı….. Bu şehrin kadınları bile böyle değildir. Size şirin gözüksün diye takıp takıştırıp sokağa çıkarıldılar.”7 diye yazması üzerine, ertesi gün hemen hemen tüm basm bu gazeteciyi vatan hainliği ile suçlamakta birleş i vereceklerdi.

İstanbul’da öyle bir hava estirilmişti ki bir başka gazeteci şunları gazetesinin sayfalarına geçirmekte hiçbir sakınca görmeyecekti:

“Konuşuyor, gülüşüyorduk, bir bahriyeli uzaktan bana işaretler yaparak:

– Benim şikâyetim var, dedi, buradaki annelerden şikâyetçiyim. Kızlarını çok sıkıyorlar. Saat 6’dan sonra eve gitmek mecburiyeti var. Halbuki ben ancak dörtte beşte karaya çıkıyorum, Ahbap olduğum kızlarla sadece iki saatçik görüşebiliyorum…”89

İşte, şimdi bu Türk gazetecisi bu yakınmaları gazetesi aracılığı ile Türk annelerine duyuruyor ve böylece de kızlarını gece geç vakitlere kadar Amerikalılar’la birlikte olmalarına olanak tanımalarını bildirmiş oluyordu!

Şunu da ekleyeyim: Missuri’yi limana girerken görebilmek için, İstanbul halkının kıyılara üşüştüğü, limana gören evlerin balkon ve pencerelerinin insanlarla dolu olduğu o günün gazetelerinin haberleri arasında yer almaktaydı.10

Ahmet Emin Yalman, İstanbul halkının Amerikalı denizcilere nasıl davrandığını anlatırken der ki:

“Bugün bütün İstanbul ve bütün Türkiye, Missuri’den ve diğer iki Amerikan gemisinden bahsediyor. Bu gemiler etrafında ayak üstünde efsanevî kahramanlık fıkraları yaratılıyor ve bunlar kulaktan kulağa dolaşıyor. Herkes mübalağası üzerinde hiç durmadan her şeye seve seve inanıyor.

Bir tarafta bir gemici görübe derhal etrafında mütecessislerden değil, seven dostlardan ve nazik ev sahiplerinden mürekkep bir halka peyda oluyor. Misafirlere yardım etmekte ye yol göstermekte herkes birbiriyle yarışıyor. Bütün İstanbul dükkâncıları ve esnaf, sözbirliği etmiş gibi, misafirlere karşı tok gözlü kesilmiştir. Bir yabancıyı boğuntuya getirmek için fırsattan is/ifadeye çalışmak şöyle dursun, herkes malını insaflı fiyatlara, bazen değerinden aşağıya satıyor. Fırsat düştükçe ikram ediyor. Dünyanın her limanında görüldüğü gibi sokak çocukları misafirlerin arkasından koşarak bir şey koparmaya çalışmıyorlar, dilenciler bile vekarlı olmak lüzumunu duyuyorlar.11

Öteki verilen göz önüne alınca, ben kendi adıma Yalman’ın bu yazdıklarının gerçeği yansıttığına inanıyorum inanmasına da, dilencilerin bile vekarlı olmak gereğini duyarak, yani “vakur” bir biçimde Amerikalılar’dan nasıl dilendiklerini anlayamadım doğrusu!…”

Bir Amerikancıya Ve Bir “Atatürkçü” Ye Göre Mîssuri

Bu günlük gazete haberleri dışında yazarlar, düşün adamları Missuri’nin İstanbul’a gelişim nasıl değerlendirmişler ve kamuoyunu da hangi yönde oluşturmaya çalışmışlardı? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda karşıdevrimin ideolojik temellerinin birinin, ama çok güçlü birinin de nasıl atıldığını gösterecektir.

Lippman, “…Missuri’nin seyahati Amerika’nın Akdeniz’de yardımcı bir devlet değil, müstakil bir devlet olarak tanınması” anlamına geldiğini belirtmişti ya, Mümtaz Faik Fenik de Missuri ile ilgili bir yazısının başlığını hemen “Amerika’nın Hududu Akdeniz’dedir” koyacaktır.12 Ancak, Missuri ve iki savaş gemisinin İstanbul’a gelişine en çok sevinen koyu bir Amerikan yanlısı olan Ahmet Emin Yalman’dı.Ve Yalman “Çelikten Bir Barış Elçisi” başlıklı yazısında önce diyecekti ki:

“Daha, on ay evvel San Francesko Konferansı sona erdiği sıralarda bu bakımdan Amerika tamamiyle hazırlıksızdı. Mançu, Habeş gibi tecavüzleri vakit ve zamanı ile önlememenin İkinci Cihan Harbim doğurduğunu herkes söylemeyi biliyordu. Fakat sözün mânasını duyabilen kulak, yeni yeni istidatları ona göre kıyas ve tefsir etmek zahmetine katlanan dimağ çok mahduttu. O zaman birçok Amerikalılar:’Sovyet Rusya İran’dan, Türkiye’den yer alırsa. Doğu Avrupa’da Kuisling hükümetleri kurup Nazi usulü bir hayat sahası yaratmak isterse bundan bana ne?’ diye düşünebiliyorlardı.

Çok şükür ki Amerika bugün artık böyle düşünmüyor, en uzak bir ihtilaf kıvılcımından kopacak yangının garp yarım küresini de sarabileceğim anlamaya başlıyor ve fena istidatları azim ve cesaretle önlemek lâzım geldiğini takdir ediyor.13

Yine Yalmanın “Missuri’den İntibalar” başlıklı yazısında şu görüş öne sürülüyordu:

“Missuri, Amerikan milletinin malıdır. En evvel onun huzuru, emniyeti düşünülerek yapılmıştır. Fakat emin ve anlayışlı ellerde bulunduğu için buna bütün dünyanın güvenine ait müşterek bir silâh gözü ile bakmak caizdir. Bu koca dövüş gemisi; bütün insanlara ferahlık ve güven telkin edecek bir barış bayrağıdır, çünkü insanlığa karşı cinayet işleyebilmek şöyle dursun, başlıca vazifesi cinayetleri iptidadan [ilk andan / başlangıçtan] önlemekten ve dünyanın asayişini korumaktan ibarettir.14

Yalman’ın Türkiye’nin güvenliğini ABD’ye ihale etmesi olağan karşılanabilirdi. Çünkü, daha önce de geçtiği gibi, Yalman koyu bir Amerikan yanlısı idi. Bu nedenle de, CHP’nin yayın organı Ulus’ un yazarı ve o günlerde İnönü’ ye yakınlığı ile tanınan Falih Rıflu At ay, Yalman’ı çok ağır bir dille eleştirip suçlamaktan geri kalmıyordu. Örneğin; bir keresinde Ulus’ta. Yalman için şunları yazmıştı:

“. …Beyaz Enternasyonalin ajan ve simsarının 20 küsur yıllık hayatı, Amerika firmaları hesabına devlet^ kapısında komisyonculuk etmediği zamanlar, bu memlekette Türkler’in egemenliğini kuran inkılâpçılara ve milliyetçilere karşı demogoji oyunlarıyla baltalama yapmaktan ibarettir….. Ahmet Emin Yalman rejime küfürler, şahıslara tecavüzler ve hattâ Türk milletine tehditler savurarak güya bir demokrasi savaşma girmiştir…..”15

Ne ki şimdi, aynı Atay, ABD’ne övgü düzmekte Yalman’ı geride bırakacaktır. “Türklük**, “milliyetçilik” sözcüklerini yazılarından hiç eksik etmeyen Atay, “Missuri” başlıklı yazısında, inanması güç gelecek ama bakın neler demiş:

“Amerika nın ne istediğini biliyoruz: hür, eşit ve egemen milletlerin ortaklaşa güvenliğine dayanan, harpsiz, saldırışsız sadece ahlâk ve kanun, bağlaşma ve anlaşmaların hüküm sürdüğü bir dünya! Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes A-merikan bayrağında kendi talih yıldızını görür… .”16

Atatürk’ün sofrasında bulunan, Atatürkçülüğüne toz kondurmayan Atay’ın, Amerikan bayrağındaki yıldızlardan birinin de Türk ulusunun kendi talih yıldızı olduğunu yazabilmiş olması, ülkemizde karşıdevrimin daha başlangıç yıllarında ne boyutlara ulaşmış olduğunu kanıtlaması bakımından önemlidir, Önemli olduğu ölçüde de acıdır!…

Atay, bu yazısının geri kalan bölümünde de diyor ki:“Missuri ile gelen amerikan gazetecilerinin, bu hür memleket halkının gerçek temayülleri hakkında tam’ bir kanaat edineceklerine, gerek yazı gerek sözle bütün dünyaya anlatmak istediklerimizin ne kadar doğru ve samimî olduğunu yakından görüp vatandaşlarını da aydınlatacaklarına şüphe etmiyoruz. Missuri zırhlısı ve yanındaki harb gemileri ile İstanbul’a gelen amiral, subay ve erler bu sabahtan beri Türk milletinin aramızda bulunuşları her yuvaya sevinç ve şenlik veren misafirleridir. Onlar karaya çıktıklarından ayrılacakları ana kadar, Amerika’nın sevildiğini gözlerin bakışında ve yüzlerin neşesinde görecekler. Türk fikrinin ve ülküsünün Amerikan insaniyetçiligi prensiplerinden ne kadar farksız olduğunu görüştüklerinin her sözünden anlayacaklardır.’’

Atay, hızını alamayarak, yukarıda Amerikan Ordu Günü nedeniyle Truman’ın verdiği söylevi ele alıp 2 gün sonra da şunları yazacaktır:

“Mr.Truman yalnız Amerika’nın değil, dünyanın da yolunu gösteren bir nutuk söylemiştir. Bu nutuktaki prensipler, Amerika’ya has ve Amerikan menfaatlerinden doğma değil, bütün dünya insaniyetçiliğine has ve Birleşmiş Milletler topluluğunu vücuda getiren milletlerden hepsinin, egoist ihtirasları dışındaki ortaklaşa menfaatlerinden doğmaktadır. Onun için gerçekleşmelerine kuvvetle bel bağlıyabiliriz.”17

İşte, İnönü’nün Sovyet tehdidi karşısında ABD’nin desteğini sağlayabilmenin bir yolu çok partili düzene geçmek, biryolu da Amerikalılara şirin gözükmekti. Ama iş, çok partili düzene geçmekle ve şirinleşmekle bitmiyordu. Atay’ın övdüğü o söylevinde Truman’ın “ Bu Bölgede muazzam tabiî kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yollan bu bölgeden geçmektedir. Binnetice bu bölgenin büyük iktisadî ve stratejik önemi vardır….’” sözlerinin anlamı da görmezlikten, bilmezlikten geliniyordu, öte yandan, bundan böyle Amerika’nın düşman olacağı her şey, her kişi, her düşünce, Türkiye’yi yönetenlerin de düşmanı sayılacaktı.

Ve CHP de, DP de Türkiye’yi ABD’hin yörüngesine sokmakta tam bir görüş birliği içindeydiler. DP’yi destekleyen Yalman ile CHP’li Atay’ı Amerika’yı övmekte birbirleriyle yarıştıran neden de buydu.

Çok partili düzene geçilmiş ama solun bir siyasal parti olarak örgütlenmesinin önü kesilmişti, Toprak Reformu rafa kaldırılıyordu, Köy Enstitüleri artık zararlı kuruluşlardı, vatan topraklan Amerikalılara pazar olarak sunuluyordu, üstelik Missuri de İstanbul’a gelmişti,.. Sonraları Ceyhun Atuf Kansu’nun yazacağı “Bağımsızlık Gülü” şiirinin son iki kıtasını burada anmadan geçmek olmayacak:

(Çetin Yetkin, Karşı Devrim 1945-1950, s.271, Otopsi Yayınları, 2. Basım)

Hoyrat ellerden alıp o gülü

Hangi etlerden ?

Uzak Teksash çobanların

Bilmediği, uğrunda can vermediği

Türkiyeli o çileler gülü.

Yerme koymak, kutsamak o gülü,

Hangi yerine?

Mustafa Kemal’in bahçesine

Bir ulusun suladığı beslediği

Yetti veren bağımsızlık gülü!

AMERİKAN YARDIMININ İÇYÜZÜ

İlk yardım antlaşmaları

Dönemin siyasetçilerinin ve yazarlarının böylesine övdüğü bu Amerikan yardımının nasıl bir şey olduğuna kısaca bir göz atalım.

1945-1950 arası dönemde ABD ile imzalanan ilk yardım antlaşması. ABDnin ödünç Verme Ve Kiralama Kanunu çerçevesinde savaş içerisinde Türkiye’ye verilen silâh ve savaş araç ve gereçleri ile ilgiliydi ve 23 Şubat 1945’te imzalanmıştı. Antlaşmanın 5.maddesine göre; ABD Başkanı, antlaşma yapıldığı sıradaki savaş durumu sona erdiğinde, gerekli gördüğünde bu malzemeden elde kalanları geri isteyebilecekti. Başka bir deyişle, bu silâhlar, araç ve gereçler Türkiye’nin malı olmuyordu. Ama asıl önemli olan madde, 2. maddeydi ve şöyleydi: “TC Hükümeti sağlayabilmek vazifesinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, kolaylıkları veya bilgileri ABD’ne temin edecektir.” Madde, çok açık. Bu savaş malzemesi sizin olmuyor, ama siz ödünç aldığınız bu malzeme karşılığında Amerika’ya “hizmetleri, kolaylıkları veya bilgileri temin” edeceksiniz! Haydar Tunçkanat’a göre; bu maddedeki’kolaylıklar’ sözü, Türkiye’nin hava meydanlariyle, limanları ve yollarının Amerikalılar tarafından kullanılmasından, Türkiye’de Amerikalılar m üs ve tesisler kurmalarına varıncaya kadar çok değişik anlamlar taşır. Bu madde ile Türk Hükümeti, nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan çok geniş bir yükümlülük altına girmiş bulunmaktadır….. Türkiye ise hiçbir sınır ve karşı şart koymadan Amerikan şartlarını aynen kabul etmiştir. Türkiye’nin bu tutum ve davranışından çok iyi bir şekilde yararlanmasını bilen Amerika’nın bu anlaşmayı basamak yaparak, bundan sonraki anlaşmalarda daha fazla imtiyazlar, haklar ve tavizler kopardığı….. görülecektir.”18

Bunu izleyen yardım antlaşması yine H.Dünya Savaşı’ndan arta kalan aynı silâh ve savaş araç ve gereçleriyle ilgiliydi. 27 Şubat 1946’da TBMM’nce onaylanan bu antlaşma uyarınca, ABD, Türkiye’ye 10 milyon dolarlık. 10 yıl vadeli, 10 eşit taksitte ödenmek üzere kredi açıyordu. Bu para, Türkiye’nin söz konusu malzemeden satın almak istedikleri için kullanılacaktı. ABD, dilerse, taksitler dolar karşılığı Türk lirası olarak ödenecekti, Gerçekte, ABD’nin bu antlaşma ile Türkiye’ye para vermesi söz konusu değildi. Zaten Türkiye’nin elinde bulunan, savaş artığı malzeme için ABD’ye 10 milyon dolar ödenecekti ve bu nedenle de ABD’den Türkiye’ye dolar girmesi/gelmesi diye bir şey yoktu ortada. Antlaşmanın en ilginç yanı ise, 3.maddede belirtilen Türk lirası ile ödeme yapılması durumunda ABD’nin bu parayı Türkiye’de kullanacak olmasıydı. Ülkemizde bulunan kendi görevlilerinin giderler. bu parayla karşılanacak ve ayrıca “harsî, terbiyevî ve insani gayelerle” yine Türkiye’de kullanılacaktı. “Harsı”, “kültürel’ anlamına geliyor;’terbiyevî” ise “eğitimsel” anlamına gelmiş olmalı. “İnsanî” amaçla kullanılması ne demekti acaba? Bu konuda yine Tunçkanat şöyle diyor. “Görülüyor ki, Amerika kendi ülkesinden bir kuruşluk döviz dahi çıkarmadan, Türkiye’deki masraflarım, Türk parası ile ödeyebilecektir. Harsı, insanî ve terbiyevî gayelerin Türkiye ve Amerika için ayrı veya eşit anlam mı taşıdığı, bu maksatlar için kimlere veya hangi teşekküllere yılda ne miktar Türk parası verilebileceği de anlaşmada tespit edilmediği için, Türkiye’de bu parayı Amerikan Hükümeti adına kullanacak kişi diğer elçilerden farklı olarak büyük bir güç ve önem kazanmakta ayrıca Türk Hükümeti üzerinde de bir siyasal baskı aracı elde etmiş olmaktadır.”19

12 Temmuz 1947 Antlaşması

Soğuk Savaş’in giderek yeğinleşmesi sonucunda ABD’nin Sovyetler’in önüne kesmesi bakımından Yunanistan ve Türkiye önem kazanmıştı. Bu ortamda ABD Başkanı Truman 12 Mart 1947’de Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senato ortak toplantısında bir konuşma yapacak ve Yunanistan için diyecekti ki:

“Yunanistan’daki Amerikan İktisadî Heyeti ile Amerikan Büyükelçisinden gelen ilk raporlar Yunanistan özgür bir ulus olarak hayatta kalacaksa, yardımın gerekli olduğuna dair Yunan Hükümeti’nin görüşünü desteklemektedir.,., İnsanî ihtiyaçlar ve sefaleti istismar eden militan bir azınlık, ekonomik gelişmeyi bugüne kadar imkânsız kılmış olan siyasal karışıklığı yaratmayı başarmıştır….. Yunan devletinin varlığı bile, kuzey sınırları başta olmak üzere, hükümet otoritesine bir çok noktalarda karşı gelen komünistlerin önderliğindeki birkaç bin silâhlı kişinin terörist çalışmaları ile, artık tehlikeye düşmüştür. Bu arada, Yunan Hükümeti duruma egemen olamamaktadır… Yunanistan kendine yeterli ve saygı duyulan bir demokrasi olacaksa, yardım görmelidir…..”2021

Truman, Yunanistan’dan sonra sözü Türkiye’ye getirerek bu kere şunları söyleyecekti:

“Yunanistan’ın komşusu Türkiye dahi dikkatimizi gerektirmektedir. Türkiye nin bağımsız ve iktisaden sıhhatli bir devlet olarak bekası, barışa bağlı bütün dünya milletleri için Yunanistan’dan daha az ehemmiyetli olmadığı aşikârdır.22

Truman, konuşmasında ayrıca Kongre’den bu iki ülkeye yapılacak malî yardım ve verilecek araç gerecin nasıl kullanıldığını gözetleyip denetlenmesi ve Türk ve Yunan personelinin Amerika’da eğitilmesi amacı ile yetki isteyecekti.

Türkiye’deki yönetim ve Amerika’yı zaten göklere çıkarmış olan çevreler, bu konuşmadan olabildiğince mutlu olmuşlardı Örneğin; Başbakan Recep Peker, Associated Press ve New York Times muhabirlerine verdiği demeçte, “Başkan Truman, tam realist ve tam insanî bir görüşten mülhem olmuştur.” diyordu.23

Ancak, daha önce de değinildiği gibi, Amerikan Kongresi’nde, hâlâ Türkiye’nin “demokratik” bir ülke olmadığı kanısında olanlar bulunuyordu ve bunlar Türkiye’ye yardım yapılmasına karşıydılar. Burada bir ayraç açmak ve Türkiye’nin çok partili düzene geçmesinde dış etkinin önemini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Önce, şunu belirteyim: Amerikan Senatosu, “Truman Doktrini” olarak anılan Truman in bu önerisini, 22 Nisan 1947’de 23’e karşı 67; Temsilciler Meclisi ise 9 Mayıs 1947’de 107’ye karşı 287 oyla kabul edecek, ancak bu arada Türkiye’ye karşı konuşmalar yapılacaktı. İşte, tam bu sıralarda, DP listesinden bağımsız milletvekili seçilmiş olan Adnan Adıvar Amerika’da bulunuyordu. Dönüşünde İnönü’yü ziyaret edecek ve orada Türkiye’de demokrasi bulunmadığına ilişkin yaygın bir kanı olduğunu söyleyecekti İnönü, Adıvar’ın bu sözlerine çok sert bir tepki gösterecek ve ona çıkışarak bağıracaktır.24İnönü, 9 Mayıs Cuma günü [1947] bu olay için defterine şunları yazmış bulunuyor:

Adnan Adıvar’ın ziyareti. Kavga.

Demokrasiye kimse inanmıyormuş.

İşbaşında (okunamadı) Gazetelerin kapanması vb.

Bunun Üzerine kavga, sonra özür diledim.25

Tnıman Doktrini, 12 Temmuz 1947’de Türkiye adına Dışişleri Bakam Hasan Saka ve ABD adına da Ankara Büyükelçisi Edwin C. VVilson arasında imzalanan bir antlaşma ile uygulamaya konuldu.

Anımsayacaksınız: Bu tarih, aynı zamanda İnönü’nün 12 Temmuz 1947 Bildirisi’nin de tarihi! Bunun salt bir rastlantı olduğunu söyleyebilir misiniz?

Antlaşma’nın hükümlerine gelince; Türkiye’nin yazgısını değiştiren bir antlaşma olduğu için biraz ayrıntıya inerek görelim:

“Başlangıç” bölümünde antlaşmanın neden imzalandığı şu sözlerle açıklanmıştı:

“Türkiye Hükümeti; Türkiye’nin hürriyetini ve,bağımsızlığım korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomik istikrarını muhafazaya devam maksadıyla, Birleşik Devlet Hükümetinin yardımım istediğinden, ve

Birleşik Devletler Kongresi, 22 Mayıs 1947’de tasdikedilen kanun ile, Birleşik Devletler Başkanına, Türkiye’ye,her iki memleketin egemen ve bağımsızlığına ve güvenliğineuygun şartlar dairesinde, böyle bir yardımda bulunmak yetkisini verdiğinden26

Bu başlangıçtan sonra, 1.maddede yardımın Amerikan Yardım Kanunu gereğince yapılacağı ve Türkiye’nin de bu antlaşmada belirtilen koşullar içinde bunu kullanacağı öngörülüyordu. 2.maddede ise Türkiye’de yardımın kullanılmasını denetleyecek, koşullarını belirleyecek ve Amerikalılar’dan oluşan bir kurulun görev yapacağı, kurul başkanına “Misyon Şefi” denileceği, Türk Hükümetinin bu kurula her türlü kolaylığı sağlayacağı belirtiliyordu.

Bu madde, doğrudan doğruya Türkiye’nin içişlerine karışmak demekti. Ne la, o günlerde Türkiye’yi yönetenler ve onların görüşlerini dile getirenler hiç de böyle düşünmüyorlardı Örneğin; CHP Urfa milletvekili ve yazar Esat Tekeli’ye göre. “İster ikraz ister bağışlama şeklinde olsun verilecek paranın nereye harcanacağını öğrenmek istemek, fazla bir istek sayılmaz ve hele Avrupa’nın kalkınmasına gönülleri razı olmayanların iddia ettiği gibi böyle bir talebe, memleketin içişlerine müdahale mahiyeti atfedilemez.”27

Şimdi şu 3.maddeyi dikkatle okuyalım:

“ iki memleketin güvenliği ile- kabil-i telif olduğu n is bette:

1- Birleşik Devletler basın ve radyo temsilcilerine, bu yardımın kullanılışını serbestçe müşahede etmelerine ve bu müşahedelerini tam olarak bildirmelerine müsaade edilecektir.

2- Türkiye Hükümeti, bu yardımın amacı, kaynağı.mahiyeti, genişliği, miktarı ve ilerleyişi hakkında Türkiye’de tam ve devamlı yayın yapacaktır.”

1. fıkra, yalnız Amerikalı gazetecilere tanınmış bir çeşit “kapitülasyon”dan başka bir şey değildi. Ama 2.fıkra, Amerika’nın propagandasını yapmayı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir görev durumuna getiriyordu. Açıkçası, devletimiz, bundan böyle Amerika’nın propagandasını yapmakla yükümlüydü!…

Bu maddeyi yazısına böylece olduğu gibi alan Hasan Refik Ertuğ, bakın nasıl yorumlayıp değerlendirmiş:

“Bu üçüncü maddedeki şu hükümler, bugün memleketimizde yerli ve yabancı basın temsilcilerine zaten ve en geniş esaslar dairesinde tanınmış ve ifade edilmekte olan hakların ve imkânların tekrarından başka bir şey değildir.”28

Bu yorum, gerçekte l.fıkra için. Ya 2.fıkra? Kim nasıl .avunabilirdi ki! O sıralarda günümüzün AB’cileri de henüz ortalıkta yoktu…

Gelelim Antlaşmanın en can alıcı maddesine… 4. maddeye…

Bu madde şöyledir:

Türk Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş bulu**nduğu gayeler uğrunda kullanacaktır Türkiye Hükümeti, Birleşik Devletler Hükümeti’nin muvaffakati olmadan, bu neviden hiçbir madde ve malûmatın mülkiyet ve zilyedliğini devredemeyeceği gibi, aynı muvaffakat olmadan Türk Hükümeti’nin subay, memur veya ajan sıfatını haiz- ulunmayan bir kimseye açıklanmasına ve maddeler ve malumatın verildikleri gayeden başka bir gayede kullanılmasına müsaade etmeyecektir.”**

Amerika’yı göklere çıkaranlar, öve öve bitiremeyenler, maddenin ne anlama geldiğini 1964 yılında yaşayarak öğ-dil. İşin en acı ve “ironik” yönü de, İnönü’nün de yapılan ?u antlaşmanın ne anlama geldiğini bu tarihte öğrenecek olmadı. Çünkü, İnönü’nün başbakan olduğu 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumlar, Türklere karşı soykırım denebilecek bir saldırıya geçmişlerdi. Oysa, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmalara göre Türkiye, Yunanistan ve İngiltere “garantör” devletlerdi. Böyle bir durumda 3’ü birden, olmazsa her biri Ada’da düzeni sağlamak ve kurulan devleti yaşatmak hak ve yetkisine sahiptiler. Türkiye hem Yunanistan’a be hem de İngiltere’ye Ada’daki “kanlı olaylara birlikte son verme çağrısında bulundu. Her ikisi, de yanaşmadı. ABD’den aynı amaçla yardım istendi. ABD, üstü kapalı bir biçimde de olsa Rumlardan yana bir tutum takınarak edilgin kaldı. Bunun üzerine Türkiye için olaylara, yaptığı uluslararası antlaşmalara uygun olarak, tek başına bir son vermese bunun için de bir askerî harekât yapmasından başka çözüm yolu kalmamıştı geriye. İşte Türkiye, Kıbrıs’da bir çıkarma eylem. yapmak üzere iken ABD Başkanı Lyndon Johnson’un 3 Haziran 1964 tarihli ve uzun süre kamuoyundan gizli tutulan mektubu geldi. Mektup oldukça kaba bir dille yazılmıştı ve ABD’ın 2 NATO üyesi (Türkiye ve Yunanistan) arasında bir çatışma istemediğini, Amerika’nın bir askerî müdahaleden yana olmadı L-ve eğer bu yüzden Türkiye bir Sovyet tehdidi ile karşılaşıra NATO’nun (ve doğal olarak ABD’nin) Türkiye’yi savunma\a-b il ecelden belirtiliyor ve deniyordu ki:

“Türkiye ile mevcut Temmuz 1947 tarihli anlaşmanın IV Maddesi gereğince, askerî yardımın, veriliş amaçlarından ayn gayelerle kullanılması için ABD’nin muvafakatinin alınması gerekmektedir,,.,. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından sağlanmış olan askerî malzemenin kullanılmasına ABD muvaffakat etmemektedir.”29

Açıkçası, 1947 Antlaşması ile sağlanan askerî yardım, ancak SSCB’ne karşı ve o da ABD’nin izin vermesi koşuluyla kullanılabilecekti. Bunun dışında, Türkiye’nin ulusal güvenliğine nereden tehdit gelirse gelsin, öyle eli kolu bağlı duracaktı Yeter ki, bu silâhlan kullanmak için ABD izin versin! İşte, Kıbrıs sorununda vermiyordu. Bu nedenle de Kıbrıs’a müdahale edebilmek için daha 10 yıl beklenmek zorunda kalınacaktır.

Asım Us, Hatıra Notları’ında. 10 Mart 1947’de şöyle yazmış:

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılacak yardım ile Amerika •t İngiltere kendi medeniyetlerini müdafaa ediyorlar demektir.”30

Çok doğru söylemiş. Amaç Türkiye’nin savunulması değildi. Amaç, Türkiye’nin ileri bir karakol gibi, bir fedaî birliği gibi SSCB’nin önüne sürülmesiydi. Oral Sander’in çok doğru olarak belirttiği üzere, 12 Temmuz 1947 Antlaşması bir “ittifak” antlaşması değildi, tek taraflı bir yardım uygulamasıydı. ABD, Türkiye’nin SSCB’ye karşı savunulması için hiçbir yükümlülük altına girmemişti. Yalnıza, silah, malzeme ve para yardımında bulunuyordu.31 Buna karşılık, Türkiye., Amerikan askerî varlığına Türkiye’nin kapılarını açıyor,32 onlara ülke yönetiminin belli dallarında karar verme yetkisini tanıyor, Amerika’nın propagandası devlet eliyle yapılmasını üstleniyordu. Ancak, ABD bile Truman Doktrinin bu ülkelerin içişleri üzerinde denetim kurmak amacını taşıdığını belirtenler varken33 bizde düğün bayram yapılıyordu. Oysa, “Görüldüğü gibi. Truman Doktrini Yunanistan ve Türkiye’ye yardım’ amacıyla ortaya atılmamıştır. Uzun bir geçmişi olan Amerikan emperyalizmin.’, yeni koşullara uygun bir açıklamasıdır. İngilizler’in Orta Doğ» ve Akdeniz’de emperyalizmin bir numaralı bekçiliğini artık yapamayacak durumda olmasıyla, bu rolü atom tekelini elinde bulunduran ve savaştan en büyük kapitalist ülke olarak çıkan Amerika’ya bırakmasının bir sonucudur. 3435

Truman Doktrini’nin ilk uygulaması da şöyle olacaktı:

22 Mayıs 1947’de General L.E.OIiver başkanlığında 20 kişilik bir askerî yadım kurulu Türkiye’de geldi.36 Bu kurulun onuruna Ankara Palas’ta bir kokteyl verildi. İnönü de bu kokteyle geldi ve General Oliver ile yanyana resim çektirdi. Bu resim Ulus gazetesinin 1. sayfasından yayınlandı.37 İnönü’nün damadı Metin Toker’in belirttiğine göre, bu. İnönü için hiç de alışılmış bir durum değildi.3839 İlk görüşmelerden sonra bu kurul üyeleri guruplara bölünerek ülke içinde inceleme gezilerine çıktılar.40 24 Mayıs 1947’de Kara Kuvvetleri subay üniformaları, Amerikan subaylarınki model alınarak değiştirildi.41 Ağustos ayı sonunda bir gurup subay ABD’ye eğitim görmek üzere gönderildi.42 5 Ekim 1947’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak başkanlığında general, amiral ve subaylardan oluşan bir kurul Amerika’ya gitti.43 Bu arada, Amerika’dan ilk parti yardım malzemesi yüklü olarak yola çıkan gemilerin 15 Ekim’de İskenderun Limanı’na ulaşacakları, bu malzemenin yol yapımında kullanılacak iş makineleri olduğu, kullanacak teknisyenlerin de aynı gemilerle gelmekte oldukları haberi basında yer aldı.44

Truman Doktrini ile başlayan bu Amerikan “yardım”ı ülkemizin yazgısını değiştirecektir. Çünkü, her şeyden önce. Türkiye gerek askerî yönden, gerek dış siyasa yönünden, gerek ülke içinde özellikle emekçi kesimlere ve aydınlara karşı izlenen tutum açısından ve gerekse kültürel yönden Amerikan emperyalizminin dilediği biçimde, onların gönlünce yeniden yapılandırılacaktır. Bu ise, 1923-1938 Türkiyesi’nde ne yapılmışsa ters yüz edilmesi demekti.

Şimdi gelin 1956 yılında Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesince hazırlanan bir raporda yer alan şu satırları okuyalım:

[Amerikan yardımı] bir hükümet girişimi olarak, başkalarının çıkarı için yapılan bir şey değildir. ABD ne sadaka veren bir kuruluş ve ne de ekonomik yardım Amerikan halkının cömert ruhunun dışarıya akmasıdır…. Teknik yardım, ABD’nin dış politikasını yürütmek ve ulusal çıkar**larını dışarıda geliştirmek için mevcut araçlardan bir tanesidir.”**45

Bir de aynı komitede 1962’de Dış Yardım Kanunu tartışılırken ABD Savunma Bakanı McNamara’nın şu sözlerini dinleyelim:

“Gelecek yıl Amerikan askerî okullarında yabancı uluslardan 18.000 kişi eğitim görüyor olacaktır. Bu kişilerden her biri demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğreneceklerdir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır.”46

Önce, McNamara’nın bu söylediklerini yakınlaştırarak yinelersek, “Bu subaylar bizim iktidar alternatifimiz olacaklardır” gibi bir anlatımla karşılaşırız. 12 Eylül 1980 darbesini duyan ABD Başkanının “0wr boys did it” [“Bizim çocuklar / oğlanlar yaptı /başardı”] demiş olması durumu yeterince gözler önüne serer.

Dış yardım, bir dış siyasa aracıdır. Dış yardım almayı kabul eden ülke, yardımı yapan ülkenin denetimine girer. Yardımı yapan ülkenin isteklerini yerine getirmediğinde bu yardım kesilir. Yardıma bağımlı duruma gelmiş ülke için bu durum çok sakıncalı sonuçlar doğurur. O nedenle, yardımın kesilmemesi için istenilenler yapılır. (Bir süredir yaşadığımız IMF ve Dünya Bankası olayı, bu konuda başkaca bir açıklamayı gerektirmiyor). Kaldı ki, ABD Başkanı John F. Kennedy, Aralık 1962’de New York’ta Ekonomi Kulübü’nde yaptığı konuşmada gerçeği içtenlikle ortaya koymuş bulunuyor:” Dış yardım Birleşik Devletler’in dünya üzerimde etki ve kontrol elde etmesini… sağlayan bir metodtur. “

Şunu eklemeden geçmeyelim: Dış yardım her zaman alınabilir. Kurtuluş Savaşımız sırasında Atatürk de Sovyetler’den hem silâh ve hem de para olarak yardım almıştı. Ama Türkiye, ne Sovyet uydusu oldu ve ne de komünist. Bağımsızlığını koruyarak dış yardım alabiliyorsan alırsın. Kaldı ki, soğuk savaş ¦başladığında Türkiye’yi SSCB’ne karşı güçlendirmek, ABD’nin kendi ulusal çıkan gereği idi. Türkiye’nin o günkü yöneticileri ise, Amerikan yardımını bir lütuf gibi karşıladılar. Kafalarında yarattıkları o Amerika düşü de bu yanlış değerlendirmeye eklenince, sonuç, Türkiye’nin giderek bağımsızlığını yitirmesi ve sömürgeleşme sürecine girmesi oldu.

Bu daha başlangıçtı. Gerisi gelecek.

Bağımsızlığın yitirilmesine karşı yükselen bir ses

Türkiye’de herkes bu aymazlık içinde değildi, uyurgezer bir durumda Amerika düşü görmüyordu. Sayıları az da olsa kimi yurtseverler gerçeği görüyor ve kamuoyunu aydınlatmak için çabalıyorlardı. Tıpkı bugün öne sürülen koşullara ve ulusal onurumuzun kırılmasına, ulusça itilip kakılıp durulmamıza, ülkeyi giderek parçalamak pahasına Avrupa Birliği’ne girmek için her türlü şeyi yapıp edenlere karşı kimi yurtseverlerin seslerini yükseltip, ellerindeki olanaklarla halkı aydınlatmaya çalıştıkları gibi…

İşte o zaman bu yurtseverlerden, ulusalcılardan biri de Doç.Dr.Mehmet Ali Aybar’dı. Aybar, daha Truman Doktrini ilân edilir edilmez, Zincirli Hürriyette 5 Nisan 1947’de “Her Şeyden Evvel Ve Her Şeyin Üstünde İstiklâl” başlıklı yazısı ile, bu dış yardımın ne anlama geleceğini çok açık bir biçimde açıklamıştı. Bunu aynı konuda başka yazılan da izlemiş bulunuyor.47 Ben, 5 Nisan 1947 günlü yazıyı önce kitabın sonunda ek olarak koyayım diye düşünmüştüm. Ama, bir kere, biliyorum ki, birçok okur kitapların sonunda yer alan ekleri ya okumaz ya da şöyle bir göz atıp geçer. Ancak, konuya akademik açıdan yaklaşanlar için ekler bir kaynak işlevi görür. Hem sonra, şimdi okuyacağınız bu yazı her şeyi gün ışığına çıkaran bir yazı. O nedenlerle, Aybar’ın bu yazısını bu altbaşlık altında kitabın a-kışı içinde sizlere sunmak istedim. Ama bir “alıntı” olarak değil. Benim 55 yıl sonra şimdi anlatmak istediklerimi o, o zaman öylesine izdüşümü gibi ortaya koymuş ki, kitabın bir parçası o-larak buraya aldım- O nedenle de, öteki alıntılarda olduğu gibi italik harfler de kullanmadım. Şimdi, bundan sonraki IV. Altbaşlığa, yani Marshall Planı’na değin okuyacağınız bölüm Mehmet Ali Aybar’ın kaleminden çıkmış olan yazıdır:

Tarihimizin en kritik anlarından birini yaşıyoruz: İstiklâlimiz tehlikededir. Ve işin korkunç taralı şudur ki, istiklâlimize kasdedenler bu sefer ordularla değil de, bir yardım teklifinin yaldızlı paravanası arkasına gizlenerek üzerimize yürüdükleri için, Türk milleti kuşkulanmıyor. Ve mahirane, mahir olduğu kadar hainane bir propaganda bu kuşkusuzluğu arttırmağa, hattâ istiklâlimize kasdedenleri bir kurtarıcı gibi göstermeğe çalışıyor. Bu gibi hallerde hakikati gören namuslu her Türk’e mukaddes bir vazife düşer: Her ne pahasına olursa olsun hakikatleri haykırmak…

Bilmeliyiz ki, Amerikan yardımı söylendiği gibi bir altın halka değildir. O, bedelini ergeç kanımızla ödeyeceğimiz bir e-saret zinciridir. Amerika yüz elli milyon dolar mukabilinde biliyor musunuz bizden ne istiyor? Üçüncü Dünya Savası’nda Polonya’nın bu savaştaki rolünü oynamamızı ve bunun için de şimdiden Amerika’ya teslim olmamızı…

Hayret etmeyiniz! Evet, istediği budur. Zaten Amerikan çevreleri bunu gizlemiyorlar. Akıl hocaları ve yan resmî sözcüleri sayılan Walter Lipman bundan yedi sekiz ay önce şöyle yazıyordu: On yıla kadar Sovyetler’e karşı savaşa gireceğiz. Bu savaşın sıklet merkezlerinden biri, belki en mühimi Yakın Şark ve Boğazlar Bölgesi olacaktır. Sovyetler, Boğazlar hakkındaki istekleri ile, en hassas noktaların burası olduğunu açıkça vurgulamışlardır. Binaenaleyh yarınki savaşta Amerikan kuvvetleri buradan hücuma geçmelidir.” Aynı zat dün de şunları yazdı: “Amerika’nın kendi kuvvetleriyle Sovyet Rusya’yı bir çember içine almaya kalkışması bir çılgınlıktır. Buna ne malî kudreti yeter, ne de halkı razı olur. Fakat aynı şeyi başka.yol-dan yapmak da pekâlâ mümkündür, Amerika dünyanın şu üç stratejik noktasını nüfuzu altında bulundurmakla yetinmelidir, Bu noktalar Türkiye, Almanya ve Japonya’dır. Sovyetler’e karşı girişilecek bir savaşta bu noktalar sıçrama tahtası olacaktır”

Hadi diyelim ki, şöhreti ne olursa olsun Lipman nihayet bir gazetecidir; ve sözleri Amerika’yı bağlamaz. Fakat aynı fikirleri resmî ağızlar da tekrarlayacak olursa, öyle zannediyorum ki, Amerikan yardımının gerçek anlamı hakkında artık tereddüt ve şüpheye yer olmaz.

Amerikan kongresindeki tartışmalar, hele dışişleri müsteşarı Cleiton’un yardım vesilesiyle sarf ettiği sözler, Walter Lipman in kendi nam ve hesabına konuşmadığım gösteriyor. Bilmem dikkat ettiniz mi idi? Yapılan yardımın askerî maksatlara tahsis ve sarf edilmesi halinde, bunun borç sayılmamasını isteyen Cleiton şunları söylemiştir: “Askerî gayelerle yapılacak bir yardım bizim kendi emniyetimiz bakımından zarurî olduğu cihetle geri vermeyi gerektirmez.”

Anlaşılıyor ki, Amerikan menfaatlerinin ileri karakolluğunu yapmak vazifesi bize düşüyor. Sovyetlerle çıkacak savaşta, ilk ağızda biz harcanacağız, bizim topraklanınız çiğnenecek, bizim kanımız dökülecektir. Tıpkı bu savaştaki Polonya gibi…

Diyeceksiniz ki, başka ne yapabiliriz? Sovyetler istiklâlimize göz dikmiştir: Şark illerimizi istiyorlar; Boğazlarımızı istiyorlar. Muhtemel bir Sovyet tecavüzüne karşı Amerika ile işbirliği yapmamız zaruri değil mi?

Eğer Amerikan yardımı, peşinden malûm şartları sürüklememiş olsaydı, bu nokta münakaşa edilebilirdi. Fakat Amerika ile işbirliği, bugünkü şekli ile, asırlar boyunca zebunu olduğumuz, ve pençesinden kurtulmak için bir istiklâl savaşı yaptığımız kapitülasyonlar belâsının bir başka yoldan, hem de katmerli şekilde geri gelmesi demektir. Şartlan biliyorsunuz. Yardımın yerinde kullanılıp kullanılmadığını kontrol bahanesiyle, Amerika Cumhurbaşkanından başlayarak, derece derece basın ve radyo mensuplarına varıncaya kadar bir takım yabancıların iç ve dış işlerimiz üzerinde göz ve söz hakkına malik olmaları… Devletler Hukuku kitaplarında bu duruma düşen zavallı milletlere hatır için “yarı müstakil” ismi verilir. Amerikan yardımı bizi bu derekeye düşürecek mahiyette olduğuna göre yarın Sovyetler’e karşı istiklâlimizi korumak için, şimdiden köle olmayı hiçbir Türk kabul edemez.

Peki o halde ne yapalım? Sovyetler’e tek başımıza karşı koymaya kalkışmak, çok riskli bir siyaset olacağı için, Sovyetler’e düşman diğer bir büyüğün himayesine sığınmaktan başka çare var mıdır?

Bu suallere verilecek cevap pek basit olduğu kadar, içinde bulunduğumuz realitelerin de bir icabıdır. Coğrafî bakımdan muhataralı, fakat müstesna bir durumumuz vardır. Bir taraftan, asırlardır bize düşman bir siyaset takip etmiş ve asırlar boyunca kavgalaştığımız bir devlet, en yakın komşumuzdur. Ve bugün her zamankinden daha kuvvetlidir. Öte yandan, iki büyük imparatorluğun, İngiliz ve Amerikan imparatorluklarının da komşusuyuz. Bu durum bizler için bulunmaz bir talihtir. Osmanlı İmparatorluğu çok zaman buna benzer durumları iyi kullanmasını bilmiştir. Bizim bugün Osmanlı İmparatorluğu hükümetlerinden daha beceriksiz çıkmamız için bir sebep yoktur.

Bir kere şunu iyice bilmeliyiz ki, Sovyet Rusya haksız toprak ve üs taleplerini gerçekleştirecek durumda değildir. Asgarî daha beş yıl Sovyetler bir dünya savaşını göze alamazlar. Malî ve iktisadî kanunların az buçuk âşinâları bunun böyle olduğunda şüphe etmezler. Sovyetlerin bize saldırması ise, mutlaka üçüncü bir dünya savaşma başlangıç olur. Fakat bir an için farz edelim ki, Sovyetler bugün üçüncü bir dünya savaşını göze alacak durumdadırlar; ve bize saldırıyorlar. Bu vaziyet karşısında Amerika ve İngiltere ne yapacaklardır? Derhal Türkiye’nin yardımına koşacaklardır. Elâ gözlerimiz için değil tabiî; menfaatleri bunu gerektirdiği için… Şu halde Sovyetler’in muhtemel bir tecavüzüne karşı tedbir almış olmak için, kendimizi şimdiden Amerika’ya teslim etmemize hiç lüzum yoktur.

Bize tarihî ve coğrafî şartların, hatta sadece sağduyunun emrettiği politika, iki taraflı dostluk politikasıdır. Sahte bir dostluk değil, hakikî ve samimî bir dostluk. Biz hem Amerikalılar’ın ve İngilizler’in, hem de Sovyetler’in dostu olmaya mecburuz. Sovyetler’in hakikî menfaatleri, hatta, dünyaya banş getirmek istiyorlarsa, Amerikalılar’ın ve İngilizler’in de menfaatleri bunu emreder. Bu anlayış ve bu samimiyetle biz, bîr taraftan Amerika ve İngiltere ile, Sovyetler’e karşı yönelmeyen bir ittifak yaparken, bir taraftan da Amerika ve İngiltere’ye karşı olmayan bir Sovyet ittifakı akdedebiliriz. Bizim bugün yürüyeceğimiz yol işte bu yoldur. Tek tarafa bağlanmalar Türkiye için hiçbir zaman hayırlı olmamıştır… Hele bu tek taraflı bağlanış, Amerikan yardımı şeklinde olursa…

(Çetin Yetkin, Karşı Devrim 1945-1950, s.365, Otopsi Yayınları, 2. Basım)

Marshall Planı

E. Dünya Savaşı boyunca Avrupa ülkelerinin birer yıkıntı durumuna gelmesi, ekonomilerinin altüst olması; özellikle savaş öncesinde ABD için çok önemli bir pazar olan bu ülke insanlarının satın alma gücünü de ortadan kaldırdığından Amerika çok önemli bir pazarını yitirmiş bulunuyordu. Üstelik bu Avrupa ülkelerinin çoğunun denizaşırı topraklan, sömürgeleri vardı, onların bu ekonomik çöküntüsü de Batı dünyası için büyük sakıncalar yaratabilecekti. İşte Avrupa’daki ve dünyadaki genel durum bu iken ABD Dışişleri Bakanı General Marshall Harvard Üniversitesi’nde 5 Haziran 1947’de yaptığı bir konuşmada, hükümetinin Avrupa’nın kalkınması için öngörülen planı açıklayacaktı. Bu plana “Marshall Planı” (ya da bazan “Marshall Yardımı”) denildi.

Marshall, şöyle konuşmuştu;

“ABD’nin dünyada düzgülü ekonomik dengenin yeniden kurulması için elinden gelen her yardımı yapması ki bu denge kurulmadan siyasal birlik ve sağlam bir barış gerçekleşemez-sağduyulu bir davranış olur. Politikamız herhangi bir ülkeye ya da politikaya karşı değil, yalnızca, açlık, yoksulluk, ümitsizlik ve kargaşaya karşıdır. Amacımız, dünyada ekonomik yaşamın canlandırılması, böylelikle özgür kurumların oluşmasına siyasal ve sosyal koşulların ortaya çıkmasına yol açmak olmalıdır. Bu gibi yardımların, çeşitli bunalımlar ortaya çıktıkça, parça-parça yapılmasının doğru olmadığına inanıyorum. Hükümetimizin ilerde yapabileceği yardım, geçiştirici olmaktan çok, çözüm getirici nitelikte olmalıdır. Kalkınma çabasına yardımcı olmağa istekli devletler ABD hükümetinin lam bir işbirliğine güvenebilirler. Ülkelerinin kalkınmasını engelleyici davranışta bulunan hükümetler ise bizden yardım beklememelidir. Hele, insanların yoksulluğunu sürdürerek siyasal ya da başka türlü çıkar sağlamağa çalışan hükümetler, siyasal partiler ya da guruplar ABD’nin direnciyle karşılaşacaklardır.48

Marshall’ın bu konuşmasında Avrupalılar’ın bu amaçla kendi aralarında örgütlenip bir program yapmaları gerektiğini, ABD’nin bu örgüt ve programa destek vermesinin daha doğru olacağını söylediğini görüyoruz.

Bu konuşmadan çıkan ilk sonuç, liberal kapitalist sistemle bütünleşecek olan ülkelere yardım yapılacak olmasıdır, ikincisi, bu ülkelerdeki açlık ve yoksulluk yüzünden komünizmin yayılması önlemek amaçlanmaktadır.Ama Marshall Planının a-sil amacı, Amerikan mallarına pazar bulmaktı. Bu o denli açık bir gerçekti ki, örneğin 1950’de Ankara’da yayınlanan ve Marshall Planını tanıtmayı amaçlayan bir propaganda broşüründe bile hiçbir sakınca görülmeden deniliyordu ki:

“Amerika’nın Avrupa’daki menfaati iktisadî olduğu kadar siyasîdir. Avrupa memleketleri en iyi ananevi müşterilerimiz olup dünya ticaretinin gelişmesinde mühim bir rol oynamaktadırlar. Şayet Avrupa’daki durum bozulmaya devam etseydi, bütün Amerikan ticareti bundan mutazarrır olurdu [zarar görürdü]. İhracatımız, millî ekonomimizin belkemiğini teşkil etmektedir. Bu sebeptendir ki, Amerikan malları için daha büyük pazar olabilecek kuvvetli ve sağlam bir Avrupa meydana getirmenin menfaatimiz icabı olduğu pek aşikârdır.”49

Türkiye’ye ABD’nin ne gözle baktığı da şu sözlerle belirtilmişti:

“Toprağı zengin ve iklimi müsait olan Türkiye, tabiî kaynaklar bakımından da aynı derecede zengindir.”50 “Türkiye’nin daima, mamul eşya ihtiyacını temin ettiği Avrupa ve Birleşik Devletler ile olan ticaretinin kesilmiş olmasına rağmen, şimdi Marş al Planı sayesinde tekrar açılmış ve genişlemiştir.”51

Adamlar açık sözlü. Bizlere hiç sözü dolandırmadan demişler ki ülkenizi hammadde deposu ve sanayi ürünlerimiz için bir pazar olarak görüyoruz!

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan yararlanması için Türkiye Cumhuriyeti İle Amerika Birleşik Devletleri Arasında Ekonomik İşbirliği Antlaşması” 4 Temmuz 1948’de imzalandı ve TBMM’nce 8 Temmuz’da 5253 sayılı yasayla onaylandı52

Antlaşmanın giriş bölümünde “ferdî hürriyet prensipleri, hür müesseseler” den söz edilmiş bulunuyordu ki, bunun Türkiye’deki “demokratikleşme” ile bağlantısını kurmak güç olmasa gerektir. Antlaşmanın 2.maddesinin son bendi ise, devletçilik ilkesine ve uygulamasına sınır getirici nitelikteydi ve şöyleydi: “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hususî ve resmi ticarî teşebbüsler arasında, rekabeti takyit, piyasalara iştiraki tahdit veya inhisarcı kontrolları teşvik edici beynelmilel ticarete tesir eden ticarî usul ve tertiplere -işbu usul veya tertipler netice itibariyle Müşterek Avrupa Kalkınma Programının tahakkukuna müdahele eyledikleri takdirde- mani olmak üzere münasip gördüğü tedbirleri ittihaz edecek ve diğer katılan memleketler ile işbirliği yapacaktır.” Öte yandan, yine bu maddeye göre; Türkiye “Tasarrufunda bulunan bilumum kaynaklarının müşahadesi ve tetkiki”ne olanak tanıyacaktı!

8.madde ise, Türkiye’nin egemenliğine, bağımsızlığına indirilen bir başka maddeydi. Madde aynen şöyle:

“1. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletler Hükümeti’nin bu antlaşma gereğince deruhte ettiği vecibeleri Türkiye Cumhuriyeti dahilinde ifa edecek olan bir Hususî İktisadî İşbirliği Misyonunu kabul etmeye muvaffaka! eder.

  1. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti nezdindeki Amerika Birleşik Devletleri Büyük Elçisinin gereği veçhiyle ihbarı üzerine, Hususî Misyon ve Hususî Misyon Personeli ve Avrupa’daki Birleşik Devletler Heyet Temsilcisini, Türkiye Cumhuriyeti nezdindeki Amerika Birleşik Devletleri Büyük Elçiliğine ve bu elçiliğin mümasilrütbeli personeline bahşedilen imtiyazlardan ve muafiyetlerden faydalanma itibariyle, mezkûr Büyükelçiliğin bir cüzü sayacaktır. Bundan başka, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin Haricî İktisadî İşbirliği Müşterek Komitesi üyelerine ve memurlarına münasip cemilekâr muameleler yapacak ve onlara vazifelerinin tesirli surette ifası için lâzım gelen kolaylıkları ve yardımı bahşedecekir.

  2. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, doğrudan doğruya ve Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilatındaki temsilcileri vasıtası ile, Hususî Misyon’», Avrupa’daki Birleşik Devletler Hususî Temsilcisi ile maiyetine ve Müşterek Komite Üyeleri ile memurlarına tam işbirliği sağlayacaktır. Bu kabil işbirliği, bu Antlaşma gereğince yapılan yardımın ne suretle kullanıldığı dahil olmak üzere bu Antlaşma’nın tatbikîni müşahede ve tetkik için lâzım gelen bütün malûmatın ve kolaylıkların sağlanmasını temin etmektir.”

Adam, sizin satın alma gücünüzü yükselterek ülkenize mal satmaya, ülkenizi pazar durumuna getirmeye kalkmış ama, bu arada Türkiye’nin tüm ekonomik kaynaklarını saptamak, denetlemek hakkını elde etmiş, bu işe görevli personeli de tam bir diplomatik ayrıcalıktan ve dokunulmazlıktan yararlanacak duruma getirilmiş. Üstelik, Türkiye’ye gelip denetleme filan yaptıklarında devletimiz onlara cemileler gösterecekmiş!…

Öte yandan, aynı Truman doktrini olayında olduğu gibi. Antlaşmanın 7.maddesinde de Türkiye’ye Marshall yardımının propagandasını yapmak yükümlülüğü yüklenmiş bulunuyordu.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısında 18 Eylül 1947’de SSCB adına söz alan Vişinski’nin, daha sonra yapılacak bu antlaşmanın hükümlerine bakınca, doğrusu önemli bir gerçeği dile getirdiğini kabul etmek gerekir:

“Marshall Planı ve Truman Doktrini Birleşik Amerika’nın milletlerarası işbirliği ve Birleşmiş Milletler’in müşterek hareketler prensibini terk etmekte olduğunu ifade eder Marshall Planı başka bir siyasî silâhtır. Bu, Truman Doktrinin Avrupa’ya tatbik edilmiş şeklidir. Marshall Planı’nın hakikî mânası, Avrupa’nın iktisaden Birleşik Amerika’nın tahakkümü altına girmesi ve Avrupa memleketlerine Birleşik Amerika’nın siyaseten müdahalesidir.”53

Ancak, Türkiye’de Marshal yardımını yetersiz bulanlar ve amacını pek de anlayamayanlar da vardı. Örneğin, Peyami Safa, şöyle diyecekti:

“İstiyor ve bekliyoruz: Kahramanca fedakârlığımızla gördüğümüz yardım arasındaki nisbetsizlik ortadan kalkmalıdır. Marshall Planı’nın üvey çocukları olmaktan kurtulmalıyız. İstediğimiz şey bir iane, beklediğimiz şey bir mürüvvet değildir. Soğuk harbin en büyük fedakârlığına katlanan ve bu yüzden ihtiyaçları en çok olan bir millet olarak, Marshall Planı’na dahil memleketler arasındaki durumumuzun en doğru Ölçüsüyle bilinmesini ve ona göre hareket edilmesini istiyor ve bekliyoruz.”54

Demek ki, Peyami Safa’ya göre; Marshall Yardımı, Türkiye’nin Amerika’nın ileri karakolu olmasının bir karşılıydı ama hak ettiğimizden az yardım alıyorduk bunun için!…

İşin ilginç yanı başbakanlığa atanan Şemsettin Gûnaltay, hükümet programında Marshall yardımından yarar-anmak için neler yapacaklarına pek de uzun boylu değinmezken55 bütçe görüşmeleri sırasında muhalefet adına konuşan Fuat Köprülü’nün sanki hükümet sözcüsü imiş gibi nutuk almasıydı;

“…..son zamanlarda demirperde arkasındaki memleketlerde, Rus emperyalizminin âleti olan matbuat ve radyo neşriyatını takip edenler bilirler ki bunlar âdeta kendilerini Türk istiklâlinin en büyük davacısı ve müdafii şeklinde göstermektedirler. Bunlar, memleketimize yapılan ve bizim daima ve daima büyük şükranla karşıladığımız ve karşılayacağımız Amerikan yardımım, âdeta, Türk istiklâlini ihlâl eden bir hareket olmak üzere tasvir ediyorlar; memleketin vatanperver insanlarım Amerikan dolarlarına satılmış kimseler olarak göstermek istiyorlar. Bilirsiniz, daha Truman Doktrini’nin ilk ilânında Moskova radyosu bir parola verdi: Türkiye’nin istiklâlim yüz milyon dolara sattılar dedi. Ve bunu, maalesef, bu memleket içinde bir takım zavallıların, hakikî vaziyeti idraktin âciz gafillerin ağızlarından da dinledik,,,,, Ruslar’ın hüsnüniyetine belki Amerika bir müddet için aldandı ve işte bunun neticesi olarak önce Truman Doktrini sonra da Marshall yadımı imdada yetişti. Bunlar dünya tarihinde ismi nâmesbuk [benzen görülmemiş] insanî hareketlerdir; ve Amerika milleti bu hareketi ifa suretiyle insanlık tarihinde en büyük ve şerefli rolü oynamış oldu. “56

Dikkat edilirse, ne ilk antlaşmalar, ne Truman Doktrini ve ne de Marshall yardımı, birer savunma antlaşmaları ya da askerî ittifaklar değildi. Olsa olsa, Türkiye’nin biraz daha güçlü duruma getirilmesini amaçlayan tek yanlı girişimlerdi. Ne h, biraz daha güçlü olmak belki SSCB’ne karşı idi, fakat ABD karşısında her antlaşma ona olan bağımlılığı ve bu devletin Türkiye üzerindeki denetimini arttırıyordu Başka bir deyişle. Türkiye her geçen gün Amerika’nın güdümüne giriyordu ama bir Sovyet saldırısı karşısında Amerika’nın Türkiye’ye askeri yönden arka çıkıp çıkmaması bütünüyle onun gönlünün bileceği bir şeydi. Şu duruma göre, o günün yöneticileri ülkemizin çıkarları üzerinden gösterdikleri bu özveriyi yalnızca ve yalnızca yardım almak için yapmış oluyorlardı. Doğal olarak, burada sorulması gereken som, U.Dünya Savaşı sonunda 245 milyon dolarlık bir döviz ve altın stokuna sahip olan Türkiye’nin bu dış yardım olmaksızın da, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi kalkınmayı sağlayıp sağlayamayacağı idi. Fakat, ne çeşitten olursa olsun Amerikan’ın Türkiye’ye ilgisi, hele ekonomik ve askerî yardımı o günlerde Sovyetler’e karşı bir güvence gibi görülmüş ve gösterilmişti. Daha önce de değinildiği üzere, bu yardımlardan ve özellikle de ABD’nin özel sektörün geliştirilmesini yardım koşullan arasında saymasından, bu ülke ile ticarî ilişkiler içinde olan işadamları ayrıcalıklı olarak yararlandıkları için, bu gelişmelerin baş destekçisi de onlardı. Ama egemenliğine ve bağımsızlığına bu arada ipotek konuluyormuş, kimin umurunda! O yüzden NATO’ya girebilmek için çaba gösterilecektir ya!…

Tüm bu süreçte. ABD, Türkiye’yi Batı kapitalist dünyasının bir parçası, bir pazan, bir hammadde kaynağı olarak tüm kurumlanyla yeniden yapılandınyordu. Bu yeniden yapılanmanın ne yönde olduğu İnönü un özel kalem müdürü olan Haldun Derin’in kaleminden çıkan şu satırların aralarında görülebilir:

“Söylevden sonra [1 Kasım 1949 TBMM yeni dönem toplantı yılını açış söylevi] İnönü meclisteki Cumhurbaşkanlığı Salonu’da geçti. Amerika’nın yardım yapmakta olduğu ülkelerde yardımın sonuç ve yararlarını yerinde incelemek üzere dolaşarak Ankara’ya gelen Jenner, Ferguson ve Green’den kurulu bir senatör gurubunu, Amerika Büyükelçisi Wadsworth ve İktisadi İşbirliği Temsilcisi Dorr’la birlikte kabul etti….. Konuşma uzunca sürdü. Kapitülasyonlar, devletçilik, özel girişim gibi konulara değinildi.57

AMERİKA’NIN MİLLÎ EĞİTİME EL ATMASI

Bir devletin eğitim siyasası, o devletin can damarlarındandır. Bugünün çocukları, yarının yöneticileri, meslek sahipleri, dahası seçme ve seçilme hakkına sahip vatandaşlarıdır. Onları nasıl eğitirseniz, onlar da öyle insanlar olacaklardır. Onlarda nasıl bir kafa yapısı oluşturursanız, yarın onlar da o kafa yapılarına göre davranacaklardır.58 Bu nedenledir ki, eğitim konusu, Atatürk’ün en önem verdiği konuların başında geliyordu. O denli ki, Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşımız’ın ortasında bir eğitim şurası toplamıştı! Kurtuluş’tan sonra Türkiye’de tam bir eğitim seferberliği yaşandığını hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet’e, devrim ilkelerine gönülden bağlı, özverili yeni bir kuşak yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Ama bu kuşak aydınlanma düşüncesiyle ve bilimsel temele dayalı bir öğretim sonucunda oluşturuluyordu. Ulusalcı olmak, vazgeçilemez nitelikleriydi. Uzun söze gerek yok: Eğitimin bir toplumun yaşamında ne denli önemli olduğunu, bugün İmam-Hatip Okulları’nı bitirenlerin yapıp ettiklerinden açıkça anlaşılır.

Atatürkçü eğitime ilk darbe, bildiğiniz gibi, Köy Enstitüleri’nin yıkıma uğratılması ile indirildi. Böylece Türkiye gerçeklerine uygun, ülke kalkınmasını amaçlayan, ulusalcı eğitimin bu ana kurumu ortadan kaldırılmış oluyordu. Köy Enstitüleri yıkıma uğratılırken bununla eşzamanlı olarak Amerika’ya öğrenci bir akını başlatıldı. Daha 1946 yılının başında Amerika : 600 dolayında Türk öğrenci bulunuyordu,ve o yıl 100 öğrenci daha Amerika’da okumak için başvurmuştu.59 Burada bir noktanın altını çizmek gerekir: Atatürk döneminde de yabancı ülkelere öğrenci gönderiliyordu. Ancak, bir kere bunda ülke gereksinmesi göz önünde tutulduğu gibi, giden öğrenciler Türkiye’de devrim havası içinde yetişmiş olanlardı. Daha da önemlisi, illâ şu ülkeye öğrenci göndereceğiz diye bir saplantı da yoktu. Örneğin; önceleri bilim ve teknikte Avrupa ülkeleri ileri olduğu için o ülkelere öğrenci gönderilirken, SSCB’nin bilim ve teknikteki başarısı belirgini eş ince ve bu ülke 1929 Dünya Ekonomik Bunalımını belli bir sarsıntıya uğramadan atlatınca Sovyetler Birliği’ne de öğrenci gönderilmeye başlanmıştı. Sümerbank ve Etibank’ın kuruluşlarında görev yapanlar Sovyetlerde eğitim görmüş olan mühendisler olacaklardır.

Ancak, ABD, Türkiye’ye yerleştikçe ve denetimi ele aldıkça, her emperyalist ülke gibi, kendi ideolojisini benimsemiş. Amerika’nın çıkarlarını kendi çıkan imiş gibi özümsemiş ve i-lerde Türkiye’de kilit noktalara gelebilme olasılığı olan gençler. kendi eğitim sistemi içinde yoğurmak yolunu tutacaktı. Kendiliklerinden ve Zekeriya Sertel gibilerin imrenilecek ve ne pahasına olursa olsun gidilmesi gereken bir cennet olarak koşullandırması yüzünden Amerika’ya giden öğrenciler yeterli değildi. Hem bu öğrencileri kendisi de seçmiyordu! İş sıkı tutulmalı ve bir sisteme bağlanmalıydı. Bu nedenle, sonunda Türkiye Ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma 27 Aralık 1949’da imzalandı.60

Antlaşmanın 1. maddesine göre; Türkiye’de bir “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” kuruluyordu. Komisyonun giderleri Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktı. Komisyonun amacı, “eğitim programının idaresini kolaylaştırmak” olacaktı. ABD vatandaşlarınca yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de biz ödeyecektik. Aynı durum, Amerika’da eğitim görecek Türk öğrenciler için de -yol giderlerini de kapsamak üzere- söz konusuydu.

Öteki maddelere göre; bu Komisyon 4’ü Türk, 4’ü Amerikalı 8 üyeden oluşacaktı; başkanı ise ABD Büyükelçisiydi. Oyların eşitliği durumunda Büyükelçinin oyu ile karar alınacaktı. Amerikalı üyeleri, ABD Dışişleri Bakanı atayacaktı. Komisyon doğrudan doğruya ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı ve onun denetiminde olacaktı.

Komisyon’un bir veznedarı olacaktı, ancak bu veznedarın atanmasını ABD Dışişleri Bakanı onaylayacaktı.

Komisyon, yabancıların verecekleri burslar için profesör, araştırmacı ve öğrencileri önerecekti. Eğitim programlan düzenleyecekti. Amerikalılar’in Türk eğitim sistemi içinde nerede nasıl görev yapacağını kararlaştıracaktı.

Bu antlaşmanın TBMM’nce bir yasa ile onanması gerektiğinden, bu yasanın gerekçesinde açıkça şöyle denilecekti:

“Amerika Hükümeti, harbden sonra ordusu elinde kalan fazla malzemenin satışı için müteaddit devletlerle anlaşmalar yapmış ve gerek bu devletleri mezkûr satışların hâsılatını dolar olarak ödemek külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile ile AMERİKAN KÜLTÜRÜNÜ YAYMAK GAYESİYLE, anlaşmalarla tahassül eden alacakların bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür anlaşmaları imzalamıştır.”61

Gerekçede, bu girişimi Amerikan Senato üyelerinden Fulbright başlattığından bu tür antlaşmalara Fulbright Antlaşmaları denildiği belirtiliyordu.

Dışişleri Komisyonu’nun E. 1/731, K, 14 sayılı ve 9 Mart 1950 günkü raporunda da, Antlaşmanın amacının “Türk \t Amerikan kültürlerini birbirlerine tanıtıp yaklaştırmak” olduğu belirtilecekti.62

Haydar Tunçkanat, bu antlaşmayı şöyle değerlendirmiş “…..Amerikan Eğitim Komisyonu’nun Türkiye’de Türk parası ile ve Türk Hükümeti’nin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikan memurlarını uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını sağlamak için getirilmiştir. Sözde karşılıklı olan bu anlaşma ile bağımsız bir devlet olan Türkiye’nin başkentinde Türk eğitimi ile ilgili bir Amerikan Eğitim Komisyonu kuruluyor ve Türk Hükümetine bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmiyor.”63

Ama şunu açıkça kabul etmek de gerek: Doğrusu, adamlar yurt dışına gönderilecekleri iyi saptamışlar ve ABD’de iyi eğitmişler. Ülkemizde ard arda kilit noktalara gelenlere bakınca bu gerçek yadsınamaz oluyor.

EMPERYALİZM, DEVLETÇİLİK VE DEMİRYOLU

Devletçilik: Amerikan emellerinin önündeki engel

Vedat Dicleli, daha 1946 yılının başında diyordu ki: “Demokrasinin hüküm sürdüğü memleketlerde yurttaş geniş siyasî haklara maliktir. Bu kamu hakları arasında ferdin Özlediği şekilde çalışması ve dilediği şekilde kazanması imkânı önemli bir yer tutar. Halbuki devletçilikte ise fertlerin ekonomik alanlardaki bu haklan kayıt altına alınmış, bazı kazanç kaynaklan devlete mal edilmiştir. Bu durum karşısında birçok kimseler devletçi bir memlekette demokrasi olamayacağını veya demokratik bir ülkede devletçilik politikası güdülmeyeceği zanına kapılırlar.64

Ama arkasından hemen eklemiş ve demiş ki Türkiye’de

devletçilik, demokrasinin gelişmesine bir engel değildir; yeter ki, çizilen sınırlan aşmasın! Eklemiş, çünkü henüz 1946 yılında bulunuluyordu. Ne ki, şu ana değin görüşleri ve sözleri üzerinde durduğumuz tüm Amerikalı yetkililer, devletin ekonomiden elini çekmesinin, özel kişilerin ticarî girişimlerinin engellenmemesinin, tersine onlara yardımcı olunması gerektiğinin hep altını çizip duruyorlardı. Bu tutumları son kerte doğaldı. Böyle davranmaları, hem liberal kapitalist ideolojinin ve hem de Türkiye’yi bir pazar durumuna getirmek istemelerinin bir gereğiydi. Amerikan patentli ve destekli demokrasiye geçildiğine göre de çok partili düzende devletçiliğin giderek ortadan kaldırılması gerekiyordu. Başka bir deyişle, 6 Ok’tan biri olan “devletçilik”ten de “demokrasi” uğruna ödün üzerine ödün verilmesi yoluna gidilmeliydi. Truman Doktrinin uygulamaya konulmasından sonra ve MarshalI Planı açıklanınca Türkiye birçok Amerikalı uzmanın akınına uğrayacaktı. Bu uzmanların üzerinde durdukları ilk konu, daha doğrusu Amerikan yardımından yararlanabilmek için gerekli gördükleri ilk koşul, özellikle dış ticarette serbest piyasa koşullan bulunmadığı için bunun sağlanması ve Özel sektörün önünün açılması, devletçilikten dönülmesi olacaktı.65 Öte yandan, savaş zenginleri ve ticaret burjuvazisi de, ki bunlar temelde DP’nin çevresinde toplanmışlardı, devleti kendilerine rakip görüyorlardı. Bu nedenle, CHP iktidarı, devletçilik konusunda, hem dışarıdan ve hem de içeriden yoğun bir baskı altındaydı. Bu arada, 1948 yılının Eylül ayında İstanbul’da bir “Türkiye İktisat Kongresi” toplandı. Bu kongreye katılanların büyük çoğunluğu “özel sektör yeterince güçlendiği için devletçiliğin artık işlevini yitirdiği, devletçi yaklaşımın sürdürülmesinin Türkiye’nin iktisadî çıkarlarını zedeleyeceği”ni öne sürdüler. Bu gelişmeler sonucunda Türkiye’de artık devletçilik çöküyordu.66

Böylece, 1947 yılı başından Tekel’e getirilecek bazı sınırlandırmalarla, örneğin bazı malların Tekel’den çıkarılması ve Tekel’in parekende satış yapmasına son verilmesi ile, başlayan67 devletçilikten geri dönüş, Amerikan destekli, Amerikan mallarını alıp satan, sırtını Amerika’ya dayamış özel sektörün, başka bir deyişle bir azınlığın, hızla gelişmesine neden olacaktır. Bu gelişmenin iç mimarı ise CHP iktidarı idi. Örneğin, TBMM’nde 13 Mart 1950’da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Vekili Cemil Sait Barlas, “devletçiliğe rağmen vereceğim rakamlar, memlekette hususî sermayenin terakümünün [birikiminin / artışının] bariz bir ifadesidir” dedikten sonra şu rakamları övünerek verecektir;68

1924’te bankalardaki mevduat; 13 milyon Türk lirasıdır.

1929’da “ “ : 117 “

1931’de “ “ : 116 “

1935’te “ “ : 139 “

1938’de “ “ : 227 “

1944’te “ “ : 444 “

1948’de “ “ : 813 “

Şemsettin Günaltay Hükümet programında ise şöyle deniyordu:

‘‘Hususî sermayenin iktisadî sahada girişeceği teşebbüsleri teşvik etmek ve kolaylaştırmak hükümetin başlıca şiarı olacaktır.”69

Şimdi, Adnan Menderes’in 1950 Bütçe Kanunu Tasarısı üzerine 13 Şubat 1950’de TBMM’nde yaptığı konuşmadan bir bölüm okuyacaksınız. Bu konuşma, Turgut Özal ile birlikte başlayan ve bugün Avrupa Birliği, IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ile doruğuna ulaşmış bulunan devletçiliğe karşı savların, bürokrasi ile mücadele sloganının, devleti küçültmek düşüncesinin vb.nin sınıfsal temelinin ne olduğunu, ve ayrıca ABD desteği ile yaşamını sürdürdüğünü bildiğimiz ve karşıdevrimciliği tarihçe “tescil” edilmiş olan DP tarafından başlatılmış olduğunu kanıtlayacak:

“Bundan başka 27 milyon liralık bir artışla beraber özlük haklar /aslındaki artış 60 milyon liraya baliğ oluyor ki bunun mânası ve ehemmiyeti üzerinde tekrar dikkatle durmak icap eder. Çünkü her sene arta arda Özlük haklar yekûnu nihayet bugün 656 milyon lira gibi mühim bir yekûna varmıştır. Bu rakam bütçe giderler yekûnunun %44’ünü teşkil etmektedir. Bunun mânası bürokrasi çukuruna gittikçe daha ziyade gömülmekte olmamızdır.

Bürokrasinin bir memlekette umumî hayatı ne kadar güçleştirdiği, bilhassa iktisadî hayatı nasıl ve ne suretlerle kayıtlar altına aldığı malûmdur. Teşebbüs insiyakını baltalayan, her şeyi devletten beklemek meylini doğuran bürokrasi

Bürokrasiye karşı mücadele silâhlarının en tesirlisi devlet hizmetlerinin rasyonalizasyonudur…..

Münevver ve okumuş zümreyi mümkün olduğu kadar geniş ölçüde devlet kapısına bağlamak, şuurlu hesaplı olmasa bile, insiyaki olarak belirmiş bir temayüldür. Bu hal sistemin tabiî neticesidir. Devletçilikte ölçünün kaybedilmiş ve aşırı hudutlara gidilmiş olmasında da bu temayül ve insiyakın tesirlerini aramak yerinde olur. Devlet bu suretle yayıldıkça hususî teşebbüs sahasını daraltmış ve türlü müdahalelerle iş ve istihsal hayatını ağır kayıtlar altına almış, bu da yetişen nesilleri, geçimlerini devlet kapısında aramak yoluna sevk etmiştir.”70

Tarih ve siyaset biliminin ortaya koyduğu gerçeklerden biri de, güçlü bürokrasilere sahip devletlerin kamu düzeninin sağlam ve kendilerinin de çok uzun ömürlü olduklarıdır. Örneğin; eski Mısır, Roma, Çin, Osmanlı Devleti gibi… Buna karşılık, iktidar ne denli güçlü olursa olsun bir devlette doğru dürüst ve güçlü bir bürokrasi yoksa, o devlet, onu geliştirip yaşatan kişinin ölümü üzerine dağılır gider. Eski Türk hakanlıklarının birçoğu bu türdendir. Bu durumun en tipik örneği Büyük Aleksandros’un (İskender’in) kurduğu imparatorluğun onun ölümü ile parçalanmış olmasıdır. Bugün, “süper güç” olarak görülen ABD’nin hem federal devlet olarak ve hem de onu oluşturan federe devletlerin (eyaletlerin) ayrı ayrı ve sayıca çok fazla olan bürokrasileri bulunur. Batılı devletlerin bugün her birinin hem sayıca yüksek ve hem de etkinliği fazla olan güçlü bürokrasileri vardır. ABD’nin “askerî” bürokrasisini bir yana bırakalım, ama uygarlığın bir ölçütü olarak her mahalleye motorize bir polis ekibi düşmesi de öngörülmektedir. Bu nedenle, bürokrasiye saldırmak, o devletin polisine, askerine, savcısına, yargıcına, öğretmenine, tapu memuruna, nüfus müdürüne vb. saldırmak demektir. Oysa örneğin, bugün Türkiye’de halkın yakınma konularının birinin de adlî bürokrasinin sayıca yetersizliği olgusudur. Ancak, “kırtasiyecilik” başka şeydir. “Kırtasiyecilikle mücadele” edilir, bürokrasi ile edilmez. Bu iki kavram bazen cahillikten, bazen da belli yıkıcı amaçlarla birbirine karıştırılmaktadır. Bu benzetme yapmak gerekirse, AB bizden tarımda desteklemeyi kaldırmamızı istemektedir. Gerekçeleri de, desteklemenin serbest piyasa ekonomisine aykırı olduğu savıdır. Ne ki, bizde destekleme %10 dolayında iken bu ülkelerde %30’a kadar çıkmaktadır ve tümünde de vardır!…

Öte yandan, bir devlet için bürokrasinin bu önemi nedeniyle, o devletin zayıflamasını, hattâ yıkılmasını isteyenler, bürokrasiye saldırmalarının yanı sıra, onu soysuzlaştırmak, geleneklerini bozmak, değer yargılarını yıkmak için uğraşırlar. “Benim memurum işini bilir” dediğinizde amaç budur, devlette bir gün bile çalışmamış yabancı uyruklu kişileri “prens” adı altında genel müdür, müsteşar yaparsanız bürokrasinin tüm geleneklerini altüst etmiş olursunuz. Unutmamak gerekir ki, basit bir şirket yönetiminde bile bir “hiyerarşi” bulunur. Ayrıca, memurunuza açlık sınırında yaşayacak ölçüde aylık verirseniz, ondan hem doğru dürüst iş yapmasını bekleyemezsiniz ve hem de evde ekmek bekleyen çocuklarına yiyecek götürmek için yolsuzluk yapmasını da engelleyemezsiniz. Ve işte, Adnan Menderes’ten başlayarak Turgut Ozal’a ve ardıllarına kadar “kırtasiyecilik” kavramı “bürokrasi” kavramı yerine geçirilerek Türkiye bir yerlere sürüklenmek istenmiştir, sürükleniyor da.

İşin gerçeği şu: Bildiğiniz gibi, Ulusal Kurtuluş savaşımız; o zaman sanayi olmadığı için sanayici ve işçi sınıfı bulunmadığından, köylülerde sınıf bilinci ve hele örgütlenme hiç söz konusu olmadığından; bürokrasinin, aydınların ve eşraf ile din adamlarının öncülüğünde yürütülmüş ve kazanılmıştı. Bu nedenle de, kurtuluştan sonra iktidar ve yönetim bu kesimlerin elinde olmuştu Bu konuya değindiğimizi anımsayacaksınız. Laiklik ilkesinin uygulanmaya konulması ile din adamlarının iktidardaki ortaklığı sona ermişti ama Toprak Reformu’nun gecikmesi ve yapılamaması yüzün ağa ve eşrafin iktidar ortaklığı sürüyordu. Bunların büyük bir bölümünün DP’ye geçtiğini de gördük. Ama gelişen ticaret burjuvazisi henüz iktidardaki yerini gönlünce, dış desteğe karşın, sağlayamamıştı. Cumhuriyet’in temel ilkelerinden (6 Ok’tan) biri olan devletçilik, ister istemez bu ticaret kesimini sınırlandırıyordu. Öte yandan devletçilik, yine ister istemez, işleri yürütecek bürokratların varlığını gerektirmişti. İşte, Adnan Menderes’in devletçiliği, bürokrasiyi, aydınlan bir arada ele alarak devletçiliği eleştirmesinin nedeni buydu. Kendi açısından sistematik olarak haklıydı da. Çünkü, bunlardan birini yıkıma uğratmak, ötekilerin de yıkımı ile sonuçlanacaktı. İktidara geçtiklerinde Menderes’in belirli bir ölçüde gerçekleşmesini sağlayabildiği bu üçlü yıkımı, ilerde dışa bağımlı 12 Eylül askerî cuntası en uç noktasına götürecektir.71

Doğrusu, Türkiye’de ticaret burjuvazisini ele aldığımız dönemdeki durumuna getiren de, devletçilik uygulamasının tâ kendisiydi, Vehbi Koç, 25 Ekim 1987 günlü Hürriyet’te bu konuda şöyle demiş:

“Bu ülkede yaşayan herkes ve özel sektör KİT’ler sayesinde bugüne gelmiştir. KİT’ler yani İktisadî Devlet Teşekkülleri olmasaydı 1939-1945 arasındaki Dünya Savaşı yılları bizim için inanılmayacak kadar zor geçerdi. Bu kuruluşlar olmasaydı, neler çekerdik, Allah bilir…72

Ama şimdi sorun artık bürokrasinin “vesayetinden kurtulmak, iktidarda söz sahibi olmaktı. ABD ise, serbest ticaret gerekçesiyle özel sektör üzerindeki tüm kayıtların kaldırılmasını, özünde en azından kuramsal olarak -o tarihte- kamu çıkarını gözeten devletçiliğin kaldırılmasını istiyordu73

Karayolu tuzağı

Atatürk’ün ve arkadaşlarının demiryollarına verdiği ö-nem herkesçe bilinir. O da, her olanakta demiryolunun vatan için önemini vurgulamıştır. Söz gelimi, daha 1 Mart 1923’ de TBMM’nin 4. toplantı yılım açarken konuya uzun uzadıya değinmiş ve önce, Ulusal Kurtuluş Savaşımız’da demiryollarına düşmanın bütün yıkımına ve malzeme eksikliğine karşın, “orduya ve memleketin hayat-ı iktisadîyesine ifa ettikleri ve etmekte oldukları hidematı [hizmeti] şükranla yad eylerim” dedikten sonra demiryollarının “her memleketin hayat damarlarım teşkil” ettiğini açıklamıştı.74 Meclis’i hemen her açış konuşmasında bu gerçeğin üzerinde duran Atatürk için, demiryolları en öncelikli işlerdendi. Cumhuriyet’in demiryolları yapımına verdiği önemin, bu amaçla gösterdiği çabanın “müstakbel Türk nesilleri tarafından şükranla yad olunacağına eminim” diyordu.75 9 Mayıs 1935’te “Akdeniz’i Karadeniz’e demirle bağladık” derken76 nasıl övündüğü görmemek olanaksızdı. Ne ki, Türkiye, Amerikan emperyalizminin denetimine her geçen gün biraz daha girdikçe, demiryolları bir yana bırakılacak, Amerikalı uzmanların planlaması ve gözetiminde hummalı bir karayolu yapımı başlayacaktı.

Önce, “Amerikan Uzmanları Plan Hazırladılar” başlıklı ve 19 Mayıs 1947 günlü Ulus’ta, yer alan haberden, ABD’de, Türkiye’deki karayollarını modem bir duruma getirmek için Amerikalı uzmanlar bir plan hazırladıklarını ve yakında bunu uygulamak üzere Türkiye’ye geleceklerini öğreniyoruz. Demek ki, başka işleri güçleri yokmuş gibi adamlar Amerika’da oturup Türkiye’de nereye nasıl karayolu yapılmalı diye planlar yapmışlar! Ve bu işe fazlasıyla önem verdikleri, işi yerinde kotarmak için ABD Yollar İdaresi Başkan Yardımcısı Hilts, bu amaçla Türkiye’ye gelecektir. Hilts, Ankara’da Amerikan Haberler Merkezi’nde Türk kamuoyuna yaptığı açıklamada yapılacak olan İstanbul-Ankara-İskenderun karayolunun Mısır’a ulaşacağını söyleyecektir.77Hilts’in karayolu yapımı işini İnönü ile de görüştüğünü görüyoruz.78

Amerikalılar nasıl Millî Eğitim Bakanlığı içinde âdeta karargâh kurmuşlarsa, aynı şeyi Bayındırlık Bakanlığı’nda da yapacaklardır. Bu konuda en yetkili kişi, o tarihteki Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’in basına verdiği şu demeç durumu olanca çıplaklığıyla göz önünü seriyor;

“Bildiğiniz gibi yol işlerinde Amerikalı mütehassıslardan mürekkep bir heyet Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışmaktadır.

Amerikalılar yol yapımı, bakımı ve düzeltilmesi sahasında bize çok yenilikler getirmişlerdir. Bunların başında makine gelmektedir, Ayrıca yol güzergâhının tâyininde ve yolların yapılması tarzında da bazı yenilikler olmuştur. Ezcümle memleketimizin bu bakımdan topografik, ekonomik ve askerî mülahazalarla etüdü yapılmaktadır. Hazırlanan plan başarı ile ikmal edildiği takdirde on sene sonra 23.500 kilometre tutarında mükemmel bir yol şebekesine kavuşmuş olacağız. Bu plan üçer senelik üç devrede tahakkuk ettirilecektir.”79

Açıkçası, Türkiye bu konuda da ABD’ye teslim olmuştur.

ABD’nin Türkiye’nin ulaşım siyasasını demiryolundan karayoluna çevirmesinin nedeninin askerî amaç taşıyan yönünün pek de öyle önemli olmadığını yaşadığımız yıllar bize göstermiş bulunuyor. Ama bu arada, demiryollarının kendi başlarına bırakılıp, buna karşılık karayolu yapımına ağırlık verilmesinin sonuçlarını da yaşamış bulunuyoruz. Bir kere, bu karayolları üzerinde gidip gelecek araçtan kendisi üretmeyen bir ülke bunları dışarıdan, o tarihlerde de Amerika’dan alacak demekti. Bu araçların lastiğinden tüm yedek parçasına kadar her şeyi de yine dışarıdan getirtilecekti. Öte yandan, petrolünü dışardan sağlayan bir ülke dövizini her gün artan bir biçimde petrole yatıracaktı ABD, bu açıdan da yeni bir pazar kazanmış oluyordu. Ama her şeyden de önemlisi, ülke ulaşımı bu nedenlerle dışa bağımlı duruma getiriliyordu. 12 Eylül Öncesi son Ecevit hükümeti döneminde baş gösteren petrol krizi yüzünden benzin istasyonları önünde yüzlerce araçtan oluşan kuyrukların nedeni buydu. Tarlada traktörler mazotsuzluktan öylece kalakalmışlardı. Bugün. 2-3 petrol tankerinin zamanında Türkiye’ye ulaşmaması aynı sonucu doğuracaktır. Bu durumun bir yari sonucu da, toplu taşımacılığın ülkemizde gelişememesi olacaktı. Bunun ise, ekonomik maliyetinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. “Trafik canavarı” da bu öngörüsüzlük sonucunda doğmuş bulunuyor.

Sözün kısası, ulaşım siyasasında da Atatürk’ün yolundan ayrılıp ABD’nin çizdiği yola girmek de bu dönemde ona yapılan bir ihanettir.

BARKER RAPORU: EMPERYALİZMİN DÜŞEN MASKESİ

Bugün Dünya Bankası’nın ne olup olmadığını, sokaktaki insan bile bu bArıkanın bir memuru olan Kemal Derviş nedeniyle biliyor. Ama çoğu kişinin bilmediği şey, sanırım, Dünya Bankası’ndan ilk borcun İnönü zamanında istenmiş ve bu bArıkanın görevlilerinin bu yüzden Türkiye’ye gelip tıpkı bugünkü gibi incelemeler yapmış olduktandır. Bakın, o zaman CHP’nin yayın organı Ulus bu olayı nasıl vermiş:

“Plan ve projeleri önceden hazırlanarak Hasan Saka hükümeti zamanında Milletlerarası İmar Ve Kalkınma Bankası’ndan [Dünya Bankası] talep edilen istikraz [borç] hususunda Banka’nın teamülü gereğince incelemeler yapmak M. Stewart Mason, M Harrison Clark’tan ibaret iki kişilik bir heyet dün sabah Ankara’ya gelmiştir.

Heyet, uçak alanında Maliye Bakanlığı Hazine Genel Müdür Yardımcısı Nahit Alpar ile Dışişleri Bakanlığı ve TC Merkez Bankası temsilcileri tarafından karşılanmıştır.

İmar Ve Kalkınma Bankası Uzmanları Türkiye’de tahminen bir ay kalacak ve bu müddet içerisinde Banka’dan talep ettiğimiz kredinin sarf edileceği maden, bayındırlık ve ulaştırma işleri üzerinde tetkikler yapacaklardır.80

Demek ki, Osmanlı’nın dış borçlan için, ki o borcun çok önemli bir kesimini Cumhuriyet yönetimi ödeyecektir, Ziya Paşa’nın dediği, “bu halka-i belâ boğazımıza geçti ve bir daha çıkarmak nasip olmadı81 dediği uluslararası tefecilik kurumlarına dış borçlanma yeniden bu dönemde başlamış ve Kemal Derviş’in Türkiye’ye gelip bakan olmasının ilk adımı da böylece atılmış oluyordu.

Asıl önemlisi, CHP iktidarı döneminde Dünya Bankası’ndan Türkiye’nin kalkınması için bir rapor istenmiş olmasıdır. Bir uzmanlar kurulu Türkiye’de de incelemelerde bulunduktan sonra, kaleme alman rapor, bu arada iktidar değişikliği olduğu için, DP iktidarına verilecektir. Ancak, 1951 yılında yayınlanan raporun başında bu nokta belirtilmekte İnönü’ye sağladığı kolaylıklardan dolayı teşekkür edilmektedir. Raporu hazırlayan kurul içinde, yukarıda adı geçen Stewart Mason da yer alacaktır. Kurul Başkanı, James M. Barker olduğu İçin, bu rapor “Baker Raporu” olarak anılacaktır.82 İşte bu rapor, bu kadar yardım, kalkınma, serbest piyasa, özel girişimcilik, özgür dünya ticareti sözlerinin gerçekte Türkiye için ne anlama geldiğini, Türkiye biçilen rolün ne olduğunu belgelemektedir.

Raporu kısaca özetleyelim:

“Sanayi Yatırımlarında Öncelikler” başlıklı bölümde, önceliğin sanayiye değil tarıma verilmesi gerektiği belirtildikten sonra sanayinin soba, basit pompa, pulluk, çekiç, testere vb. şeylerin üretilmesinden öteye geçmemesi, bunlarla sınırlı kalması öneriliyor. Bunun yanı sıra, sanayi olarak şunlar da olabilirmiş: Tuğlacılık, camcılık, dericilik, mobilyacılık, basit aşı ve surum yapımcılığı, sabunculuk, çanak çömlekçilik vb… Buna karşılık, özellikle yatırım yapılmaması gereken alanlar da şunlar: Ağır makine ve metal işleme, ağır kimya, selüloz ve kağıt sanayileri.83

Raporda, tekstil sanayinin Türkiye’de ileri gittiği, ancak bunda da aşırılığa kaçılmaması için hükümetin önlemler almasının gerekli olduğu öne sürülüyor. Öte yandan, raporda yatırım yapılabileceği bildirilen sanayi dallan dışında kalan, ancak o güne değin devletin yatırım yaptığı sanayi alanlarından vazgeçilmesi, kaldırılması öneriliyor.84

Bundan sonra 125. sayfadan başlayarak, ABD’nin karayolu yapımı için Türkiye’ye nasıl yardımda bulunduğu, bu arada Bayındırlık Bakanlığı’nda Karayolları Genel Müdürlüğü kurulduğu, bu Genel Müdürlüksün çok iyi çalıştığı, bu nedenlerle demiryollarına yapılan yatırımlardan artık vazgeçilmesi gerektiği bildiriliyor.

Öte yandan, o sıralar uygulamasına geçilmiş bulunan Sarıyer Barajı projesinin bitirilebileceği, fakat bundan sonra böyle çok amaçlı büyük barajların yapılmaması önerilmiş.85

Öteki öneriler de şöyle:

  1. Hükümet, devletin sanayi, madencilik ve ticarete doğrudan ne ölçüde katılacağını çok açık bir biçimde belirtmeliymiş. Başka bir deyişle, böylece katılmaması gerektiği söylenmiş oluyor. Katılacaksa da sınırını iyice çizmeli deniyor.86

  2. İktisadî devlet kuruluşlarının [KİT’lerin] satılarak elden çıkarılması, devletin ekonomik yaşamdan çekilme niyetini kanıtlayacakmış. Ancak, bu gibi satışlar birçok önemli ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunları da birlikte getireceğinden bu konuda çok dikkatli olunmalıymış. Yani, uygun zaman ve zemini kollayın diyor. Bu sorunların neler olduğunu bugün çok iyi anlamış bulunuyoruz.

  3. Şimdiki durumda ise, iktisadî devlet kuruluşlarının yararlandığı ayrıcalıkların kaldırılması öneriliyor.87

Raporun sonlarına doğru ise, yabancı sermayenin önündeki engellerin kaldırılması ve koşulların yabancılar için elverişli ve çekici duruma getirilmesi gerektiği bildirilmiş.

Hemen belirteyim: Bu, ilk rapor değildi. Bundan önce de Amerikalı “uzman” Max Westor Thonburg da hemen hemen aynı çizgide ve basit araç gereçlerin Türkiye’de yapılabileceğini öne süren bir rapor vermiş bulunuyordu.88 Demek ki, ABD için sorun, Türkiye’nin sanayileşmemesi, Amerikan pazarı olarak kalması sanayileşmeyi sağlayan devletçiliğin ortadan kaldırılması idi.

1945-1950 KARŞIDEVRİMCİ DEMOKRASİSİNİN DAHA DA KARANLIK ÖBÜR YÜZÜ

BASINDA YAŞANANLAR

Hayran kalınan Amerikan demokrasinden bir kesit Ve Türkiye’de basına yansıması

ABD’nin Sovyetler Birliği ile aynı cephede savaşmış olması, savaşın bitiminde de önceleri uzlaşmacı bir tutum takınması; başlangıçta Yunanistan’ın içişlerine ABD’nin karışması, Sovyetler’in İran’dan çıkmak istememeleri, özellikle de Orta Doğu’da artık barınamayacak ölçüde güçsüzleşmiş olan İngiltere’nin çıkarlarını ABD aracılığı ile sürdürmek istemesi gibi ve ilk kez Churchill’in kullandığı “demirperde” sözcüğü vb. nedenlerle ve Sovyetler Birliği’nin de karşı önlemler almaya başlamasıyla soğuk savaş başlayacaktı.89 Bu soğuk savaşın en belirgin özelliği, aynı zaman bir ideolojik savaş olmasıydı; Komünizme karşı Kapitalizm90

Bu arada hiç dile getirilmeyen şey, Çarlık Rusyası ile Bolşevik ya da “Komünist” Rusya’nın tarihsel dış siyasalarında bir değişiklik olmadığı gibi İngiltere’nin bölgeye yönelik tutumunda da bir başkalık olmamasıydı. Başkalık, bu kere kapitalist blok İle sosyalist bloğun çatışması ve devreye ABD’nin de girmesiydi. Türkiye, “komünist” Sovyet tehdidine karşı “kapitalist” Batı’nın ama özellikle ABD’nin desteğini sağlamak istediğine göre, “Komünizm her görüldüğü yerde başı ezil m elidir” anlayışına sahip çıkmalıydı. Üstelik, bu arada ABD de. komünizme karşı dini silâh olarak kullanmayı öğütlemekteydi. Bu nedenle, Türkiye’de ne kadar çok “komünist” yakalanır, tutuklanır ve saf dışı bırakılırsa, bu ideolojik savaşta ABD’ye o kadar çok yardımcı olunmuş, daha doğrusu gözüne girilmiş olacaktı.

Ancak, o günkü yöneticilerin çözmeleri gereken 2 önemli sorun vardı:

  1. O dönemde Türkiye’de gerçekten “komünist” olarak nitelendirilebilecek kişi çok azdı.

  2. ABD emperyalist bir devletti ve Türkiye her geçen gün emperyalizmin boyunduruğu altına girmekte, bağımsızlığını yitirmekteydi. Bu durumun bilincinde olan yurtsever aydınlar bu gidişe karşı çıkıyorlardı. Bu durum ABD’yi hiç de mutlu kılmayacaktı.

O dönemde bu iki soruna bulunan çözüm şöyle olacaktı: Önce gözünün üstünde kasnı var diyerek komünist yaratılacak, sonra da anti-emperyalist olanlar, tam bağımsızlığı savunanlar da komünist olarak nitelendirilecekti.

Saçmalık o kerteye varacaktı İd, birazdan göreceğiz, komünist diye işlerinden güçlerinden edilenlere ABD kucak açacaktı!…

Bu durum, giderek iktidarda çok daha fazla söz sahibi olan savaş ve karaborsa zengini, toprak ağası, işbirlikçi ithalatçı-ihracatçının da işine geliyordu. Ya Türkiye’de komünizm gelişip yerleşirse o zaman ne yapacaktı bunlar!

Köy Enstitülüleri’nin başına gelenler bu anlayışın ilk uygulamasıydı. Toprak Reformu tartışmalarında ikide bir dile getirilen “mülkiyet düşmanlığı” bir başka biçimiydi.

Sözün kısası, bu dönem, komünist, sosyalist, solcu ya da düpedüz anti-emperyalist ulusalcılar için tam bir cehennem yaşamı dönemi olacaktı.

İş o denli çığırından çıkacaktı ki, Türkiye’deki solculara kan kusturmak bir yana, ABD’nin emperyalist yayılmacılığına karşı çıkan Amerikalı devlet adamları bile Türkiye’deki yönetimin ve buyruğundaki basının saldırılarından paylarını alacaklardı. Bu önemli bir olaydır. Çünkü bir yandan, o dönemdeki ABD’nin kendi ülkesinde bile “özgürlük” ve “demokrasimden ne anladığını bu olay sayesinde öğrenebildiğimiz gibi, Türkiye’deki Amerikancılar’in Amerikan emperyalizme ve ırkçılığına karşı çıkan Amerikalılar’ı bile komünistlikle suçladıklarını gözler önüne sermektedir. Durum Amerikalıların önde gelen kişileri için bu olunca, varın siz düşünün, Türkiye’deki anti-emperyalist bir yurttaşın başına neler gelmez!

I.Dünya Savaşı sırasında ABD Başkan Yardımcısı olan 1946 yılına gelindiğinde de Ticaret Bakanı olarak görev yapan Henry Wallace, New York’ta 12 Eylül 1946’da yaptığı bir konuşmada, “İngiliz emperyalizminden de söz ederek şöyle demişti:

“ Biz nüfuz sahamızı nasıl demokratlaştırmak istiyorsak Ruslar da kendi nüfuz sahalarını sosyalistleştirmeye çalışıyorlar. İçtimaî ve iktisadî adalet hususunda Rus nüfuzu yeryüzünün üçte birinde hüküm sürecektir. Geri kalan kısmının hemen hemen hepsinde ise bizim kendi serbest teşebbüs ve demokrasi mefhumumuz hüküm sürecektir….”91

Ertesi günkü gazetelerden, Truman’ın bu sözleri dış siyasa açısından onaylamadığını açıkladığım okuyoruz. Ancak, İngiliz basını “İngiliz emperyalizmi” sözüne takmıştı ve Wallece’a karşı bir kampanya başlatacaklar, bunun ve iç baskıların sonucunda 20 Eylül 1946’da Wallace görevinden çekilmek zorunda kalacaktı.92

Bu arada Ahmet Emin Yalman, Wallace ile 2 kez görüştüğünü, kendisini tanıdığını belirttiği yazısında, ABD Ticaret Bakanı’nın bu konuşmasının Ruslarca Amerikan ve İngiliz emperyalizminin tanığı olarak değerlendirildiğini öne süren ve onu eleştiren bir yazı yazacaktı.93

Bir süre sonra, Wallace, ABD’de Manchester’de Amerikan İşçi Sendikaları mitinginde bir konuşma yapacaktı. II.Dünya Savaşı sırasında ABD Başkan Yardımcısı olan sonra da Ticaret Bakanlığı yapan bir Amerikan devlet adamının bu konuşması, birçok Amerikalı’dan onay ve destek görecekti ama Türkiye’deki demokratikleşmeciler bundan hiç mutlu olmayacaklardı. Ulus gazetesi, Anadolu Ajansi’nın geçtiği Wallace’ın bu konuşmasının önemli bölümlerini yayınlamış bulunuyor. Türkiye’deki yöneticilerin gözlerini kapadıkları kimi gerçekleri bakalım Wallace nasıl görmüş ve dile getirmiş:

“Komünizm para ve silâhla durdurulamaz. Kapitalizm komünizm harbe hacet kalmaksızın aralarındaki ihtilafı halledebileceklerine kaniim.

Komünizmin dünyayı tehdit ettiğine ve komünizmin Amerikan silâhlarıyla durdurulması lâzım geldiğine inanan kimseler, bu siyaset sahasında ilk müteredditli adımları, bundan aylarca evvel hükümetin Roosevelt ananesiyle alâkasını kestiği zaman atmışlardır.

Bu temayüle karşı muhalefetimi göstermek için hükümetten ayrıldım.

Tamamıyla siyasî ve askerî bir vasfı taşıyan gayeler Yunanistan ve Türkiye’ye ödünç para verilmesi Amerikalılar’dan istenilmiştir. Bu ödünç paralar “totalitarizme karşı hürriyetin müdafaası’ adına istenilmektedir.

Hürriyet lafzı hangi esasa dayanılarak ileri sürülmektedir? Milleti temsil etmeyen, düşmanla işbirliği yapmış generaller tarafından idare edilen bir hükümetin, bir icra rejiminin yüz kızartıcı suiistimallerine karşı haykıran J 6 yaşındaki çocukları idam etmek için mi hürriyet isteniyor?94Hür işçi sendikaları ile birçok esaslı hürriyetlerin kaldırıldığı bir memlekette, Rus hudutları üzerinde bir milyona yakın mevcudu bulunan bir Türk ordusunu elde tutmak için mi hürriyet isteniyor?

Hürriyet kelimesi hükümetin yeni programını destekliyor. Ama Amerikalılar’ın ağzından çıktığı vakit insana çok ağır geliyor. Bu adamlar buna ‘komünist aleyhtarı program’ ismini vermektedirler.

Bununla beraber komünizmin 400.000.000 dolarlık bir para ile satın alınabileceğine kim inanır?

Amerika Rusya hudutlarına hâkim olmak ve Orta Şark’in petrollerini kontrol edebilmek için tarihin en büyük kararlarından birini vermek üzeredir. Amerikan asırlık siyaseti mantıkî neticesine doğru gitmektedir. Zayıf bir Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve yeni bir Amerikan İmparatorluğu.

Amerikan vatanseveri olmak sıfatıyla ben, bu Amerikan emperyalizm siyasetine tamamı ile muhalifim. Zira bu siyaset in dünyayı Amerika’ya karşı birleştirmek ve bizzat Amerika’yı birbirine zıt ve muarız hiziplere ayırmakla neticelenecektir.

Rusya, diğer memleketler gibi büyük hatalar işlemiş-Fakat Rusya’ya karşı kin ve düşmanlık sahalarına sesimi katmaktan çekinirim. Çünkü kinin barış doğurmayacağına kaniim.”95

Wallace’ın bu sözlerine CHP’nin parti gazetesi Ulus’un başyazarı Nihat Erim, “Wallace’ın Hezeyanları” başlı yazısı ile tepki gösterecek ve diyecekti ki:

“O sıralarda aynı ağızla konuşan Moskova’nın da şimdi Mister Wallace gibi konuşması, bütün komünist ve aşırı solcular gibi, eski başkan yardımcısının da aynı kaynaktan ilham aldığım anlatmaktadır. Hele Türkiye’de demokrasi olmadığını söylerken Mister Wallace büsbütün Rusça konuşmakta ve demokrasiyi komünistlerce kabul edilen mânada kullanmaktadır.”96

Durumu daha iyi kavrayabilmek için Ulus gazetesinin Wallace’in Bir Eşi Daha” küçümseyici anlatım taşıyan başlığı altında verdiği şu haberi de okumamız gerekir:

“İdaho Eyaleti Demokrat ayan üyesi [senatör] Glen Taylor, radyoda yaptığı bir konuşmada harbe son vermeye yegâne muktedir adam olan Birleşik Amerika eski başkan vekili Henry Wallace’a iltihak ettiğini ve kendisiyle üçüncü partinin namzedi olacağını söyleyerek Taft Hartley işçi kanununa, mecburî askerliğe, bugünkü başlayan harbe, fiyatların yükselmesine, ırk bakımından tefrike karşı mücadele girişeceğini haber vermiştir.”97

Açıkça görülüyor ki, soğuk savaşa son verilmesini. haklarının genişletilmesini ve Amerika’da ırkçılığın kaldırılması isteyen Amerikalı bir senatör, Türkiye’de “Wallace’ın bir eşi denilerek alay konusu yapılmaktaydı. Böylece küçümsenen Senatör Taylor, tam bu sırada zencilerin bir toplantısına beyazlan değil de, zencilere ayrılmış kapıdan girince önce tutuklanacak,98 sonra da 6 ay hapse mahkûm edilecek ama cezası ertelenecektir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için dayatan ABD’de bir senatörün zencilere özel kapıdan girmesinin neden suç sayıldığına gelince; mahkemenin kararına göre zenciler zencilere ait, beyazlar beyazlara ait kapılardan girip çıkmazlarsa karışıklık çıkarmış!….99

ABD’den Türkiye’ye esen özgürlük ve demokrasi rüzgârları böyleydi. Ama ABD’yi özgürlükler ülkesi olarak tanımlayıp ve Övüp duranlar bu ülkedeki bu uygulamalardan pek mutlu oluyorlardı. Öyle ya, örnek alınan ülke Amerika’ydı. Ama ne yazık ki bizim zencilerimiz yoktu linç etmeye!… Olsun, anti-emperyalist yurtseverlerimiz vardı, onlar bize yeterdi…

Bir ara bağnaz Amerikalılar Hollyvvood’a takmışlardı. Bu arada da aktör Adolf Menjou’nun bu konuda Kongrede kurulan bir komisyonda ifadesini almışlardı. Bakın bu olay Ulus gazetesinde “HollywoodKomünist Yuvasıdır” başlığı altında nasıl verilmiş:

“Hollywood Amerika’daki komünist faaliyetlerin başlıca merkezlerinden biridir. Moskova’daki şefler maksatlarına varmak için filmi bir propaganda vasıtası olarak kullanmak istiyorlar. Bu maksatlarından biri de Amerikan hükümetini dedirmektir.”100

Ama Peyami Safa, “yiğidi öldür hakkını ver” ilkesine bağlı kalarak ancak modaya uyarak Hollyvvood’u bir iyice benzettikten sonra yazısının sonunu şöyle bağlamış:

“Hayır, Amerika hu değildir. Hollywood’un para tuzağı yalanları yanında, gelişme krizi yaratan Amerikan kültürünün bizi büyük endişemizden kurtaran manevî hamleleri de var ve pek çok.”101

Artık TV kanallarımızda eski Hollywood filmleri sık sık gösteriliyor O nedenle, Hollywood’un o dönemde bir komünist yuvası olup olmadığını kendiniz rahatlıkla değerlendirme olanağına sahipsiniz. Herhalde, bu değerlendirmenizin sonucu, o günlerin Aiherikası’nın ne denli geri kafalı bir ülke olduğu olacaktır. İşte, biz de bu ülkeyi demokrasi adına kendimize ömek almışız. Şunu da anımsatmam gerek, bu dönemde henüz McCarthy’cilik başlamamıştı, ona daha sıra gelmemişti Bir de somut bir örnek vereyim: Ernest Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor? adlı romanı bu dönemde filme alındığında, oyuncuları İngrid Bergman ile Gary Cooper için, bir başka film nedeniyle, soruşturma açılmış bulunuyordu. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? fiîmi Türkiye’ye geldiğinde, bize düşen görev hemen filmin gösterilmesini yasaklamak olmalıydı. Öyle de yapıldı.102 da kitabı okumamış olanlar için söylüyorum; Filmin konusu, seçimle işbaşına gelmiş Cumhuriyetçi hükümeti deviren faşist general Franco’ya karşı girişilen savaşım üzerine kuruluydu. Çok açık ki, faşizme karşı savaşım artık Türkiye’de destek görmek şöyle dursun, hoşgörüyle bile karşılanmayacaktı!…

Çeşitli anlaşmalarla Türk Hükümeti’nden Türkiye’de Amerikan kültürünün yayması için propaganda yapması isteniyordu. İşte, o kültürden bir kesit sundum sizlere. Bizim için bu olayın asıl önemli olan yanı, bu kafa yapısı yaygınlaştıkça gerçek aydınların çekecekleri ıstıraplardır.

1 Cumhuriyet, 5 Ocak 1945.

2 “Truman’ın Amerikan Kongresine Mesajı”; Ulus, 23 Ocak 1946.

3 “Türkiye’ye gelecek Amerikan Mallan”, Vatan, 20 Şubat 1946.

4 Ulus, 7 Nisan 1946.

5 Ulus, 11 Mart 1946.

6 Ulus, 8 Nisan 1946.

7 Tasvir, 7 Nisan 1946.

8 Sinan Körle:’Conilerin Düşünceleri”; Vatan, 9 Nisan 1946

9 19 Ocak 1996 günlü Cumhuriyet’te yayınlanan bir ölüm ilânı bu gazeteciye aitti. Ölüm ilânında Sinan A.Korle’nin Ahmet Eniin Yal-man’ın kayınbiraderi ve TC Dışişleri Bakanlığı Siyasî Danışmanı” olduğu, Gazeteciler Cemiyeti Basın Şeref Kartı sahibi bulunduğu belirtiliyordu.

10 Bu arada, gazeteci Tanju Akkerson’un Missuri’nin İstanbul’a gelişinden esinlenerek yazdığı Savaş Gemisi Missouri adlı bir romanı bulunmaktadır (Boyut Yyn., İstanbul, 1991).

11 Vatan, 8 Nisan 1946.

12 Vatan, 5 Nisan 1946.

13 Vatan, 5 Nisan 1946.

14 Vatan, 6 Nisan 1946

15 Falih Rıfkı Atayı’Vatan’a Cevap’; Ulus, 3 Eylül 1945.

16 Ulus, 6 Nisan 1946.

17 “Amerika Artık Yolunu Bulmuştur”; Ulus, 8 Nisan 1946.

18 Haydar Tunçkanaf İkili Anlaşmaların İçyüzü – İktisadi, Askeri, Siyasî; Ekimyyn., Ankara, 1970, s. 24-26.

19 Aynı yerde, s. 29.

20 Türkkaya Ataöv: Amerika, Nato Ve Türkiye; 2.basım, Aydınlık m, Ankara, 1969, s. 100-101.

21 Gerçekte, Yunanistan’daki durum Truman’ın öne sürdüğünün tümüyle tersi idi. Doğru olan tek yön, ülkenin denetiminin Alman işgaline karşı savaşmış olan komünistlerin elinde olmasıydı. Ne ki, komünistler halkın büyük desteğine sahipti. Bu konuda bkz. Bölüm 1 / Kesim 6 / l’de not 1. Ayrıca, Türkkaya Ataöv de şu saptamayı yapmaktadır:’Yıllar sonra Başkan Lyndon Johnson’un Vietnamlı gerillacıları Ngo Dinh Diem’in’ekonomik mucize’sini engellemekle suçlaması gibi, Harry Truman da 1947’de faşist Alman işgalinden daha yeni çıkmış bir ülkede ekonomik kalkınma olmamasını içteki bir azınlığa ve dış etkilere yoruyordu Doğruluğundan kuşkulanılmaması gereken veriler gibi, Amerika’nın yıllarca kabul ettirdiği efsaneler tarih yorumunu değiştirmiş.insanları yanıltmıştır.” (Aynı yerde, s. 101).

22 Ulus, 13 Mart 1947.

23 Ulus, 14 Mart 1947.

24 İ. İnönü. Defterler; C. I, s. 451’de Ahmet Demirel’in notu.

25 İ. İnönü: Defterler; C.I’s. 451

26 Hasan Refik Ertuğ:’Türk-Amerikan Malî Yardım Anlaşması”; Siyasî İlimler Mecmuası, Temmuz 1947, sayı 196, s.145

27 Esat Tekeli;’Amerikan Yardım”; Ulus, 23 Ekim 1947.

28 H. R-Ertuğ: s. 147.

29 Johnson Mektubu’nun NATO’nun Türkiye’nin güvenliği açısından doğurduğu tartışmalar ve mektup sonrası tepkiler ve gelişmeler için bkz. Çağa Erman:’ABD Ve NA TO İle İlişkiler”; Türk Dış Politikası… Ed.Baskın Oran, 5.basım (2002), s.686-691.

30 s. 703.

31 O.Sander: Türk-Amerikan ; s.29.

32 Bu arada. Türkiye ile ABD arasında 6 Aralık 1946’da yapılan bir antlaşma ile eğer ABD, diplomatik misyonu için yeni elçilik ya da konsolosluk binaları ya da yerleri satın almak, isterse bunları Türk Hükümeti’nin satın alarak tapularını ABD’ye devredeceği, satın alma bedellerinin ise Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan düşüleceği öngörülmüştü. ABD’nin o tarihte elinde yeterli binası ve arazisi olduğu düşünülürse, bu antlaşmadan, çok sayıda personelini Türkiye getirmek niyetinde olduğu, onlara şimdiden yer hazırlamak amacını güttüğü kolaylıkla anlaşılabilir. (HTunçkanat; s.37-42).

33 Senatör Taft. 13 Mart 1947 günlü New York Times’da (T.Ataöv: s. 120).

34 T.Ataöv: s. 117.

35 O günlerde Türkiye’de bu gelişen olayların nasıl görüldüğünü belirtmek bakımından Truman Doktrini Amerikan Kongresi’nde görüşülürken buna karşı çıkan Amerikalı senatör ve temsilcileri Ahmet Şükrü Esmer’in komünist olmakla suçlaması gerçekten ilginç olsa gerektir. Esmer, demiş ki:’Tasarıyı acı tenkitlerinde hedef alan bir zümre meclis üyeleri de solculardır. Bunlar, yardımda kendi siyasî ideolojilerine karşı açılmış bir savaş mânası sezmektedirler. (Ahmet Şükrü Esmer;’Amerikan Kongresinde”; Ulus, 25 Mart 1947

36 Ulus, 23 Mayıs 1947.

37 Ulus, 14 Temmuz 1947.

38 M.Toker: Tek Partiden ; s. 274.

39 Yıllar sonra Süleyman Demirci ABD Başkanı Johnson ile yan yana gözüktüğü bir fotoğrafı seçim propagandası olarak dağıttığında çok eleştirilecektir. Ama anlaşılan, bu işin öncülüğünü İnönü yapmış bulunuyor. Aradaki fark, fotoğraflardaki Amerikalılar’ın rütbe farkı. İnönü, bir generalle yetinmek zorunda kalmış

40 Ulus, 3 Haziran 1947.

41 Ulus, 25 Mayıs 1947.

42 Ulus, 22 Ağustos 1947.

43 Ulus, 6 Brim 1947

44 Ulus, 12 Ekim 1947.

45 O. Sander; Türk-Amerikan ; s. 42-43.

46 David A. Baldwin. Foreign Aid and American Foreıgn Policy-ADocumentary Analysis; Frederick A. Praeger, New York, 1966, s.142.

47 Aynı yerde yayınlanan öteki yazılan şunlardı:’Amerikan Yardımını Bizde Kimler İstiyor?” (12 Nisan 1947),’Yardımın Aleyhinde Bulunmak Her Türk İçin Kutsal Bir Görevdir” (19 Nisan 1947),’Yardım Konusunda Şunları da Bilmeliyiz” (19 Nisan 1947), Mehmet Ali Aybar’ın yazılan Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm – Seçmeler J945-1967 başlığı altında Gerçek Yayınevince, İstanbul’da 1968’de yayınlanmış bulunmaktadır. Şimdi burada söz konusu ettiğimiz yazısı, bu kitabın 97-100. sayfalarında yer almaktadır.

48 İ.Soysal: Türkiye’nin Uluslar arası ; 286.

49 Marşal Planı Ve Siz; Ankara, 1950, s.7.

50 Aynı yerde, s. 18.

51 Aynı yerde, s. 29,

52 Anlaşmanın metni için bkz. Düstur, 3. Tertip, C, XXIX, s. 1278-1286 ; Resmî Gazete, 13 Temmuz 1848.

53 Ulus, 19 Eylül 1947.

54 Peyami Safa:’Marshall Planı’nın Üvey Çocukları”; Ulus, 20 Mart 1949.

55 İ.Arar; Hükümet….,; s. 207

56 TBMM TD, Dönem 8, C. XXIV-II, Toplantı 4, Bileşim 48, 16 Şubat 1950, Oturum 3, s, 730-731.

57 H.Derin: Çankaya….; s. 248.

58 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Yahya Kemal Kaya: İnsan Yetiştirme,..; s. 273 vd.

59 “Amerika’daki Türk Talebeleri”; Vatan, 5 Mayıs 1946.

60 Antlaşmanın metni için bkz. H.Tunçkanat: s. 43-49.

61 TBMM TD, C. XXV7I, Dönem 8, Toplattı 4,, s.220.

62 Aynı yerde, s. 220/4.

63 H.Tunçkanat: s. 5.

64 Vedat Dicleli: “Devletçilik Ve Demokrasi”; Ulus, 6 Ocak 1946.

65 Yalçın Acar: Tarihsel Açıdan Türkiye Ekonomisi Ve İzlenen İktisadî Politikalar, 1923-1963; 5.basım, Vipaş AŞ yyn., Bursa, 1999, s. 55.

66 Erdinç Tokgöz: Türkiye’nin İktisadî Gelişme Tarihi, 1914-1997;4.basım, İmaj yyn., Ankara, 1997, s. 105-112.

67 Ulus, 22 Ağustos 1946

68 TBMM TD, Dönem 8, C. XXV/I, Toplantı 4. Bileşim 63, Oturura 1 s. 312.

69 İ.Arar: s. 207.

70 TBMM TD, Dönem 8, Toplantı 4, C. XXIV/2, Bileşim 45. Oturum L s.500-501.

71 12 EylüTün önde gelen nedenlerinden birinin 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasını sağlamak olduğunu, bu kararların da ne anlama geldiğini artık herkes biliyor. 12 Eylül yönetiminin özel sektörün has adamı Turgut Özal’ı ekonominin başına geçirirken, aydınlar ve bürokrasi üzerinde estirdiği terör, bu nedenle hiç de bir rastlantı değildi.

72 E.Tokgöz: s.lll-112’den.

73 İnönü’nün devletçilik anlayışı kendisinin Kadro dergisine yazdığı bu konudaki yazıda çok açık biçimde ortaya konulmuştur. Örneğin;İnönü’ye göre, “ En serbest zannolunan bir sanat veya ticaret, müreffeh olabilmek için, mutlaka devletin yardımına ve müdahalesine ihtiyaç göstermektedir. Türlü krizlerden dolayı, en serbest nice müesseseleri, senelerden beri, sert fırtınalara karşı tutunduran, DEVLET’tir.Ticaret gibi en serbest sahada, dar vaziyete düşen tüccarları (meselâtütün tüccarlarını) korumak için, hükümet geçen semlerde hususî tedbirler almıştır, İnhisarlar [tekeller], her sene hasat zamanında, piyasaya müdahale ederler Ve, bir sene, devlet inhisarı ve devletçilik aleyhinde hayalât [hayaller] kuran nice müteşebbisler görmüşümdür ki, mevsiminde inhisarların piyasaya müdahale etmesi için bütün idraklerini sarf ederler.” (İsmet İnönü: “Fırkamızın Devletçilik Vasfi”; Kadro, C. n, Teşrinievvel 1933, sayı 22, s. 5).

74 Söylev Ve Demeçler; C. I, s. 284, 285 (Türk İnkılâp Ensyyn.).

75 TBMM 3.Dönem, 4.Toplanma yılını acarken, 1 Kasım 1930; aynı yerde, s. 350.

76 CHP 4. Büyük Kurultayı’nı Açış Söylevi; aynı yerde, s.366.

77 Ulus, 14 Şubat 1948.

78 RDerin: s. 225.

79 Ulus, 13 Temmuz 1948.

80 “Milletlerarası İmar Bankası Heyeti Geldi”; Ulus, 23 Ocak 1949

81 Hürriyet, 23 Teşrinisani 1868.

82 1951 ABD’de John Hopkins Press tarafından yayınlanan raporuntam adı şöyledir: The Economy of Turkey, An Analysis andRecommendations for A Development Program [Türkiye Ekonomisi,Bir Kalhnma Programı İçin Analiz ve öneriler]. Bu başlığın altında Raporun Dünya Bankası sponsorluğunda Türk Hükümetinin işbirliği ile hazırlandığı yazılıdır. Rapor 13 “uzman”ın imzasını taşımaktadır.

83 s. 100-101.

84 s. 107.

85 s.l47.

86 s.167.

87 s. 249.

88 Bkz. Mehmet Altan, Süperler Ve Türkiye – Türkiye’de Amerikan Ve Sovyet Yatırımları; Afö yya, İstanbul, 1986, s. 82.

89 Örneğin, Nihat Erim’e göre: “Artık komünist cihan görüşü ile kapitalist batı demokrasi telâkkisinin çarpışmakta olduğu apaçık söylenmektedir….. Üstelik Bolşeviklerde, kapitalist ve liberal sistemin, komünizmi yıkmak için fırsat kolladığı düşüncesi iyice yer etmiştir” (Nihat Erim: “Çarpışan İdeolojiler Arasında”“: Ulus, 2 Eylül 1946).

90 Ayrıntılı bilgi için bkz. Ayşegül Sever; Soğuk Savaş Kuşatmasında Türkiye, Batı Ve Ortadoğu, 1945-1958; Boyut yyn., İstanbul, 1997.

91 Ulus, 13 Eylül 1946.

92 Ulus, 21 Eylül 1946.

93 Ahmet Emin Yalman: “Gazap Yüzünden Rahmet” Vatan,28 Eylül1946,

94 Wallace bu sözleri ile Yunanistan’daki faşist yönetimi anlatmaktadır.

95 “Wallace’ın Dünkü Sözleri”‘Ulus, 13 Nisan 1947.

96 Ulus, 23 Nisan 1947

97 Ulus, 25 Şubat 1948

98 Ulus, 3 Mayıs 1948.

99 Ulus, 6 Mayıs 1948.

100 Ulus, 23 Ekim 1947.

101 Peyami Safa: “Bir Film Ve Bir Makale”; Ulus, 11 Ocak 1947.

102 Ulus, 27 Mart 1948. Gazeteye göre, filmin yasaklanmasının nedeni, “aşırı sol fikirleri gayet ustaca telkin etmesi” imiş.

(Çetin Yetkin, Karşı Devrim 1945-1950, s.260- 467 sayfalarından alınmıştır, Otopsi Yayınları, 2. Basım)

Avatar

Leave a reply