UMUMİ VE HUSUSİ TÜRKÇE: ABDULLAH TUKAYEF VE LİSANI

0
340

Ömer SEYFETTİN

Her Milletin bir lisanı vardır. Türklerin lisanı da konuştukları Türkçedir. Lakin, İstanbul’dan ta Çin hudutlarına kadar konuşulan Türkçe bir midir? Hayır… Türkçede şive itibarıyla az çok değişmiştir. Hatta Turan’ı bir tarafa bırakalım; İstanbul’daki Türklerin dillerinden nereli olduklarını anlayabiliriz.

Mesela Manastırlı ve Ohrili bir Türk, şivesiyle Rumelili olduğunu haykırır. Kastamonuluların, Diyarbakırlıların Erzurumluların, Kerküklülerin şiveleri başka başkadır. Bunlara “Mahallî Türkçe” denir. Bununla beraber birbirlerinden çok uzak olan yerlerin Türkleri kendi aralarında anlaşıp konuşabilirler. İstanbul’da kim vardır ki bir Kastamonulu’nun, bir Manastırlı’nın, bir Erzurumlu’nun söylediğini anlamasın? Hatta Kaşgar’dan, Taşkent’ten, Buhara’dan, gelen Türk hacılarıyla biz tercümansız konuşabiliriz. Farklar ehemmiyetsiz ve şiveye aittir. Tarif
sîgaları hemen hemen birdir. Yalnız şimal kardeşlerimiz ve Tatarlar arasında Eski Türkçe’nin (ġ)ları hâlâ yaşıyor. Mahallî bir Türkçe’den başka bir şey olmayan Tatarca onun için ayrı bir lisan addolunuyor.

Her millet gibi Türklerin de lisanı mahallî şivelerle konuşulur. Bunlar ayrı ayrıdır. Bir olan edebiyat lisanıdır ki o da İstanbul’da konuşulan nazik ve güzel Türkçedir. Nitekim Kırım’daki Tercüman Gazetesi İstanbul Türkçesiyle neşrolunur. Kafkasya gazeteleri de öyle…

Rusya’daki Türk kardeşlerimiz bizim gibi hâkim ya’nî mesèûd olmadıklarından, aralarında çok şâ’ir yetişmemiştir. Geçen sene vefat eden merhum Abdullah Tukayef onların hemen biricik millî şâ’irleridir. Ahmediyye, Muhammmediyye, Envârü’l Âşıkın gibi eski eserleri çok okuduğundan hep o bozuk ve fakat sade olan lisanı kullanmıştır. Eğer İstanbul Türkçesi’yle şi’rler, romanlar, destanlar yazsaydı şüphesiz o da o kadar sevdiği
milletinin edebî lisanıyla terennüm edecekti.

Bizim ediplerimiz, şâ’irlerimiz, konuştuğumuz güzel İstanbul Türkçesi’ni ihmal ederek Arapça, Acemce terkipler yapmayı bir ma’rifet zannettiklerinden nasıl Türkiye’deki Türkler eserlerini okumamışlarsa bütün
Turan halkı da okumamıştır.

Abdullah, Tukayef de onların lisanını beğenmemiş ve ne yazık ki İstanbullu olmadığından güzel Türkçe ile de şi’rlerini yazamamıştır. Bununla beraber hemen hiç terkip kullanmamış ve konuşulan Şimal Türkçesiyle yazmıştır. Hâlbuki Şimal Türkçesi Türklerin edebî lisanı değildir. Ancak Türkçenin mahallî bir şivesidir. Şimal halkı eserlerini seve seve okur; fakat bütün Türkler okuyamaz. Bütün Türklerin seve seve okuyacağı edebî lisan olan İstanbul Türkçesidir. Terkipsiz ve tabî’î İstanbul Türkçesini yazmak yalnız Türkiye’deki Türk şâèirlerinin vazifesi değildir. Millî vatanın, ya’ni bütün Turan’ın şâ’irlari İstanbul Türkçesi’ni öğrenmeye gayret etmeli, millî Türk sarfının tamamiyet ve hâkimiyetini te’mine çalışmalıdırlar.

Milliyet demek “lisan ve millî ma’ârif” demektir. Müşterek edebî bir lisanı olmayan bir millet rabıtasız sürüler sayılır. Lisan en kavi bir bağdır. Bu bağı örmek bütün Turan ediplerinin en mukaddes bir vazifesidir. Abdullah Tukayef ihtimal bu hakikati anladığı için İstanbul Türkçesine mümkün olduğu kadar yaklaşıyordu. Fakat yazık ki gayrimillî aruz vezinlerini Türkçe zannediyordu. O vakit bu gayrimillî aruzunun Türkçe’yi harap eden yabancı ve ecnebi bir usul olduğunu Türkiye’dekiler bile bilmiyorlardı. Eğer o, millî aruzumuz olan hece vezinleriyle yazmış olsaydı şüphesiz yazıları daha kusursuz olacaktı.

Gayrimillî aruz vezinlerini kullandığım için birçok Türkçe kelimelerin şivesini bozmuştur. Milletini seven ve onun diliyle yazmak isteyenler şive ilminin bu inceliklerini tetkik etmelidirler. Yazı yazmak ma’nâsız lakırdı söylemek değildir. Muharrirlerin de büyük vazifeleri vardır. Manevi vatan olan lisanın müdafileri, askerleri, kahramanları onlardır. Ve lisan öyle bir vatandır ki bozulursa artık ne millet kalır, ne devlet…

TÜRK SÖZÜ, YIL : 1 SAYI: 3, 24 NİSAN 1330 PERŞEMBE

Avatar

Leave a reply