TÜRKLERİN UNIVERSALIST KOZMOLOJİSİ

0
145

EMEL ESİN

Chou’lardan gelen ve Türklerin de müşterek mirası olan ve Han (M.Ö. 209 – M. 220) devri Çin kaynakları vâsıtası ile bize akseden Universalist kosmoloji, belki ırk, her halde kültür bakımından, birbirine bağlı bulunan bu boylar arasında geçerli idi. Universalist kosmolojiye göre, kâinâtın başlıca iki ilkesi, gök ile yer, Türkçe adı ile «yir-sub» (yer­ yüzü ve oradaki sular) idi. Bu kosmolojiye «iki ilkeli» manâsında Dikotomi de denmekde ve söz konusu iki ilke, cihanşumûl sayıldığı için, Dikotomik Universalism ismi de verilmektedir. İki ilke, birbiri ile değişik nisbette kaynaşarak, ateş, ağaç, su, yer ve maden’den ibâret beş unsuru meydana getiriyor ve beş unsur da, birbiri ile yine muhtelif nisbetlerde
birleşerek, kâinâtm bütün varlık tezâhürlerini vücûda getiriyorlardı. Bu­rada belki Dikotomi ile Dualism arasındaki farka işâret etmek gerekir. Dikotomi’de iki ilke, birbiri ile imtizâc hâlinde, âhengli bir dünyâ vücûda getirmekte tasavvur ediliyordu. Iranda revâcda bulunan ve dualist denen dînlerde de iki ilke mevcûddu, fakat bunların iki düşman ilah olarak, karanlık ve aydınlık timsâlleri ile, birbiri ile âmânsız bir mücâdele içinde olduğuna inanılıyordu. Böylece, Doğuda, iki ilkenin birbirine imtizâcı ve dünyanın merkezinde buluşması ile, merkeziyetçi bir kosmoloji doğmuş­tu. Dikotomik Universalism’in de reddettiği bazı mefhûmlar vardı ve bun­lar dünya nizâmının dışında, âsî ve huzûr bozucu hüviyetler olarak görürlüyordu. Bu fikrin kosmografik ifâdesi şöyle idi : bir yarım-kubbe olarak tasavvur edilen gök, dört-köşe planda sanılan yer üzerine oturunca, köşe­lerin üstü açık kalmakda idi. Gök dîni kanûnlarının ve nizâmının dışında kalan bu köşelerde, merkezî Çin devletine tâbî olmayan ve insanlık ni­zâmı dışı sayılan, «dış devletler» bulunmakta idi.

Aynı kosmolojinin başka vârisleri olan Doğu Huhları ve Türkler ise, bilhassa devletlerinin kuvvet devirlerinde, kâinâtın merkezini Çinde değil, kendi «ordu» larında görmekte idiler (ordu hükümdârlık merkezi demekdi). Türk hükümdârının ordusu, tört «bulurîğ»un (dört yönün) bir­leştiği yer olmakla dünyanın merkezi sayılmakda idi. Dünyanın merkezi, Türkçe «Altun (veya Temür) kazguk (kazık)» denen Kutb yıldızı altında sayılıyordu. Kutb yıldızı erken Çinde insan şeklinde düşünülen gök tan­rısının sarayı sanılırdı11. Türkçe «Yetiken»denen yedi yıldızdan mürekkeb Büyük Ayı manzûmesi, «Altun Kazguk» etrâfında muntazam bir şekilde dönerek yılın takvimini gösterirdi. Göğün zirvesi olan Kutb yıl­dızının tam altında, «yer-su» sâhasında, yüksek bir dağ veya dağ timsâli sed üstünde, dünyâ hükümdârının sûrlu şehrinin ve köşkünün bulunduğu tasavvur edilirdi. Hükümdâr gök tanrısından, gök mabûdları ve semâvî atalardan kut almış ve onların mümessili sayılıyordu. Yer-su sâhasmın dört cihetinden, güney yönü, göğün zirvesine teşmil olunurdu (çünki güneş zirvede olduğu zaman güneyde gözükür). Kâşğarî güneşin bu görünüşüne «Türk kuyaş ödü» demektedir (Güneşin Türklük, yanî kuvvetli vakti). Göğün ve güneşin zirvesi sayılan Güney aynı zamanda öğle saati, yaz, sıcaklık, ateş, parlaklık, tek sayılar ve birinci derecede varlık sayılan hükümdâr ile erkeklik gibi mefhûmlara tekabül ediyordu. Bunların hep­si gök ilkesine bağlanmakta idi ve çincede yang, Türkçede yarııklB (par­lak) denen ilke idi. Bunların tam aksi olan ve çincede yin Türkçe «kararıg» (karanlık) adını alan yer-su ilkesinin veçheleri ise şunlardı: yer-su mabûdlai’i, gece-yarısı, kış, soğuk, su unsuru, karanlık, çift sayılar ve ikin­ci derecede şahsiyetler ile kadınlar (Hunlar, Çinlilerin aksine olarak Kutb yıldızı makamı sayılan Kuzeyi birinci yön sayardı ve Hun hükümdârı yüzünü Kuzeye çevirirdi). Doğu, güneşin doğduğu yön olmak ciheti ile,
zirveye, yanî yaryk; ilkesine müteveccih sayılırdı. Doğunun unsuru ağaç idi. Hun hükümdârı güneş doğarken bu yöne çevrilirdi. Türk kağanlarının otağı ise, Doğuya açılırdı. Batı, güneşin battığı yön olmak hasebi ile, «kararıg» ilkesine müteveccihdi. Batının unsuru olan maden, Türklerde altın ve demir idi. Hun hükümdarı, ay doğarken, batıya dönerdi.
Cihetlerin hayvan şeklinde timsâlleri Türkçe adları ile, güneyde KızılSağızğan (saksağan), Doğuda Kök-luu (Semavî-ejder), Kuzeyde Kara­ yılan, Batıda Ak-bars, yanî «Beyaz (veya beyaz lekeli) pars», idi. Bazı astrolojik hayvan remizlerinin göçebe çevresinde tasavvur edilmiş olması ihtimâli Birinci bölümde kayd edilmişti.

Mîlâd etrâfındaki Çin metinlerinden öğrenilen ve arkeolojinin de teyyîd ettiği ..bir rivayete göre, Chou’ların sûrlu şehirleri, kaleleri ve «Ming-t’ang» denen atalar ile gök tapınağı, kâinâta atfedilen kosmografik planlarda idi. Bu tarz şehir yapısının, Sır-deryâya kadar yayıldığı sanıldığını Birinci bölümde gördük. Eberhard, Chou kalesi geleneğinin aslen Çin ile alâkası olmadığını sanmaktadır. Çinlilerden müteşekkil bir çokluk içinde, deniz ortasında bir ada gibi kalan yabancı Chou’lar, sûrlu kaleler inşâ etmek ihtiyâcını duymuş olmalı idiler. Chou sûrlu şehri ve kalesi dört-köşe idi ve köşe kuleleri ile dört yön tayin edilmiş bulu­nuyordu. Ortada bulunan dağ timsâli sed üzerinde, hükümdâr kalesi ve köşkü yükseliyordu. Türkçe «tört beltir yol» denen haçvarî dört yol, şehri, dört yön timsâllerine teşmil edilen dört bölüme ayırıyordu. Kosmografik şehrin sûrları dünyanın etrâfındaki dağ silsilelerini, su hen­dekleri ile, Ming-t’ang denen ve yine kosmografik plandaki hükümdâr köşkünün etrâfındaki havuz da, kosmik denzileri temsil ediyordu. Sûrlu şehrin giriş kapısında kuleler bulunması, hükümdâra mahsus bir imtiyâz idi. Şimdiden söyliyelim ki bu plan, Türklerde «ordu» denen hükümdâr kalesi planı olacaktı.

Universalism’in dünyâ görüşü Çinde iki koldan gelişdi : Konfuçius felsefesi ve Taoism. Her iki mekteb de Türkler üzerinde tesir icrâ edecekdi. Universalism’in özünde olan merkeziyetçi istidâd, Konfuçius fel­sefesinde, bilhassa Çine adını veren Ch’in sülâlesi (M.Ö. 249-206) dev­rinde, milliyetçi bir devletçilik olarak tezâhür etti. Hükümdâra, devlet
memûrlarına, aile reislerine, diğer insanları, icâbında zor kullanarak, idâre hakkı veren ve Çin kültüründe olmayan yabancıları insan cinsinden saymayan bu tefsir, bilhassa Çin devletini kuvvetlendirmeğe hizmet eden bir ahlâki terbiyeyi ön görüyordu. Konfuçius felsefesi M.Ö. 13(6’da Çinin resmî inancı olduktan sonra, Çinde rehine olarak tutulan îç Asyalı hü­kümdâr soyu mensûbları ve bu arada Türkler, kendilerini, tabiat kanûnlarına göre, Çin devletine tâbi bulunan valiler olarak bilmeleri için, Kon­fuçius felsefesini öğreten bir mektebde tahsile mecbûr tutulurlardı. Çin
kültürü görmüş bu hükümdâr soyu mensûbları, kendi memleketlerine yol­lanır ve Çin dostu hükümdârlarm başa geçmesine yardım edilirdi. Böylece Çin kültürü ve daha arkadan Çin orduları İç Asyada ilerlemekte idi.

Taoism ise, Universalist dünyâ görüşünün ferdci bir tefsiri idi. Ferdin aşırı devletçilikden kaçışı olarak da Taoismi görenler vardır. Târihî bilgilerin kısmen yalanladığı, fakat yaygın bulunan bir rivâyete göre, M.Ö. 600’da doğduğu sanılan Lao-tse, Chou sarayında kütübhâneci’ iken, saraydan kaçmış ve çince «Tao», denen hikmet düstûrlarını yazıp, Çin sınırlarını terk ederken, bir nöbetçiye emânet etmişti. Lao-tse’ye atfedilen felsefede, hakim insan, kâinâtın kemâli ve âhengi önünde, tabiatın her tezâhürünü, muhtelif açılara göre değeri değişebilen bir hikmet sayarak, tabiat kanunlarına uygun yaşamak yolunu, yani «Tao» denen tarîki ara­malı idi. İlahî bir kadere inanan ve böylece dînî mâhiyet alan bu davranış gök ve yer-su ibâdetleri çevresinde doğmuş bir nevi «Pantheism»’e ben­ ziyordu (tabiatın külli ve yaratıcı sayılan rûhu ilah mertebesine çıkarılı­yordu) . Bu bakımdan Taoism ile Vahdet-i vücûd’a inanan Sûfî mektebleri arasında bağlar olması ve bu bağları kuranların arasında Türklerin de bulunması üzerinde bazı müellifler durmuşdur. Taoism ile Türklerin münâsebetleri muhakkak daha çok erken başlamış olmakla beraber, tâ­rihî kaydlarda IV. yüzyıldan itibâren tesbît edilmektedir. Çinlilerin ad­larını «Chü-ch’ü» (Tsü-k’ü şeklinde de yazılmaktadır) olarak tahrif ettiği Hunlarm, bugünki Doğu Türkistan ile Kuzey Çin bölgesinde kurdukları devletin topraklarında, IV.-V. yüzyıllarda, Kök-Türk Kağan soyu da yaşamakda idi. Bunlar, Çinlilerin «A-shi-na» şeklinde ismini tahrîfettiği,
belki Çııîga. (Kurt) adlı, efsânevî dişi «Böri» nin (Kürd’ün) ahfâdı idi.

Söz konusu devirde, çince bugün «P ’ing-liang» denen (35°K, 106°D) böl­gede, bir Taoist ziyâretgâh olan dağın eteğinde, yaşıyorlardı. Tâoist ziyâretgâhı olan dağlarda ölümsüzlük bahşeden bir ot (Kâşgârî’nin «sıgun otı» dediği ,pana.x quinquifolia ve şeftali, nar, elma) gibi yemişler bitmekde olduğu sanılıi’dı. Periler, hakimler ve geyiklerin, bu bitkileri yiye­rek, ölümsüz oldukları rivâyet edilirdi. Âdil krallara da kutlu dağın ni­metlerinden nasîb veriliyordu. Taoist’ hakimler, geyiğe binmiş olarak tasvir edilir, gökde uçtukları, isteyince gözden kayboldukları sanılırdı. Gerek «Chü-ch’ü» Hunlarınm, gerek Kök-Türklerin, Lao-tse dînine hür­met ettikleri ve hatta bu dînin tapınaklarını yaptırdıkları târihî kaydlardan tesbît edilmektedir.

Universalist kosmoloji mefhumlarının ideogram’ları (fikir ifâde, eden işâretler) de gelişmişdi. «Yaruk» ilkesi tek çizgi veya tek nokta ile, «Kararıg» ilkesi, iki çizgi veya iki nokta ile temsil ediliyordu. Universalist kosmolojinin kanunlarına göre, «Yaruk» ve «Kararıg» timsâllerini, üst üste, üç veya altı sırada muhtelif şekilde dizerek, 32 veya 64 şekil elde ediliyor ve bunlar Universalist kosmolojinin mefhûmlarının ideogram’ı oluyordu. Bu ideogramlara çinee kua, Türkçe «ırk» denmekte idi (lev. XXIII./b, en üstte). Türkçe «Irk-bitig» (Irk kitabı) denen eserlerden bazı
yapraklar bulunmuştur. Hayâtın tezâhürlerini iki ilkenin muhtelif nisbette imtizacından ibâret sanıldığı için, «ırk» lar ile fala da bakılırdı.

Zar atarak, çıkan sayılara göre, bunların karşılığı «Irk-bitig» denen kitablarda aranıyordu. Esasen, IV. yüzyıldan sonra, Taoism tedenni etmiş ve fal gibi meşgaleler ön plana geçmişti. Bu safhada, ölümsüzlük, mürâbeden ziyâde ilaçlar ve jimnastik ile aranıyordu. Şeftali, «sıgun otı» yahud yeşim taşı ve altın ile yapılan eksîrlerin ölümsüzlük bahşettiği sanılıyor ve nefes kontrolü gibi idman hareketleri yapılıyordu. Ölümsüzlük bahşeden ağacın bittiği mukaddes dağa, Türkçe, hükümdârın yaşadığı ormanlı dağlara verilen «yış» gibi bir mefhûmun tekabül etmiş bulun­ması hatıra gelmektedir. Ölümsüzlük iksirinin karşılığı olarak, Sanskritten alınmış rasayan tabiri gibi bir Buddhism hâtırası yanında, belki «âb-ı hayât» m tercemesi olan «tiriglik suvı» (dirilik suyu) ve «mengü suv» (ölümsüzlük suyu) tabirleri daha geç devrede ortaya çıkmaktadır.

Her halde ormanlı dağ, ağaç, «sıgun otu» ve sıgun-geyik motifleri muh­temelen Taoism hâtırası olarak, Türk hükümdârlarının mukaddes «yış» ı (ormanlı dağ) mefhûmunda ve sanatta (lev. L /a ) tezâhür etmekte idi.

EMEL ESİN, İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK KÜLTÜR TÂRİHİ VE İSLÂMA GİRİŞ (TÜRK KÜLTÜRÜ EL-KİTAB I, II, CİLD l/b ’ DEN AYRI BASIM, EDEBİYAT FAKÜLTESİ MATBAASI İSTANBUL 1978, S. 45-49

Avatar

Leave a reply