TÜRKÇE’YE DÂ’İR

0
145

ÖMER SEYFETTİN

Divanları, yeni eski mecmû’aları karıştırınız. En büyük şâ’irlerimizin bile yazılarında birçok hata bulacaksınız.

Kendi lisânını bilmemek, kendi lisânını yanlış söylemek…

Bu hadise dünyanın neresinde görülmüştür? Zolalar, Afrika’nın vahşî kabileleri bile kendi ana lisanlarını yanlışsız söylerler.

Hâlbuki Fuzulî, bakî, Galip Dede’den tutunuz da Kemal Bey’e, Aptülhamit Bey’e varıncaya kadar, küçük büyük, her şâ’irimiz lisânımızı yanlış ve hatalı yazmıştır.

Niçin? Bunu aramak lâzım… Biz Türkler Zolalardan aşağı, onlardan daha isti’dadsız mıyız? Hayır… Fakat bütün milletlerle bizim aramızda mühim bir fark var:

Dünyada bizden başka her millet kendi ana lisânını yine kendi sarfıyla, ruhuyle, kendi edasıyla yazar.

Biz kendi ana lisânımızı bir tarafa bırakır, garip bir tehalükle, hatta ma’nâlarını bilmediğimiz Arapça, Acemce kelimeler kullanırız. Millî Türk sarfına, nahvine ehemmiyet vermeyiz. Arapça’nın, Acemce’nin kâ’ideleriyle terkipler, cemler yaparız.

Konuşulan ana lisânı her millette olduğu gibi bizim de selikamıza, sevk-i tabî’îmize inmiştir. Bu canlı lisânı yazsak mahsustan bile hata yapamayız.

Dikkat ediniz. Lügat paralamadan tabî’î bir eda ile konuşurken hiç hata yapıyor muyuz? Bu tabî’î eda ile yazarsak, şüphe etmeyelim ki, bütün dünyanın milletleri gibi biz de lisânımızı yanlışsız yazacağız.

Başka milletlerin en adî muharrirleri kendi lisânlarını fena yazsalar bile yanlış yazmazlar. Çünkü selikalarında, sevk-i tabî’îlerinde yaşayan bir lehçeyi kullanırlar.

Bizim muharrirlerimiz kendi selikalarında, sevki tabî’îlerinde yaşamayan gayr-i millî ve sun’î bir lehçeyi kullanırlar.

(Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter…)

Mısraını yazan Türk şâ’irinin selikasında, sevk-i tabî’îsinde bu kelimelerden hiçbirisi yaşamaz. Onun selikasında ancak “yaprak, yasemin, kanat, güvercin, bulut, taze” kelimeleri vardır. Marazî bir hâl onu, selikasında olmayan ecnebi kelimeleri yazmaya sevk eder.

Bir lisâna diğer lisândan sarf ve nahiv kâ’idesi giremeyeceği “iki kere iki dört” kadar ma’lûm bir hakikattir. Hâlbuki bir Türk şâ’iri bir mısrada beş altı tane ecnebi kâ’ide kullanır:

(Pertevde-i zilâl siyeh-renk nâ-ümid…)

Ve bu mısraın ma’nâsını dünyada hiçbir Türk anlamaz. Acaba “Siyah renkli ümitsiz karanlık yığınlarıyla dolu.” demek mi?

Hayır, bizim hassas ve muktedir şâ’irilerimizin hataları kendilerine â’id değildir.

Kullandıkları sun’î ve ecnebi lisânın bize uymayan edasına â’idtir. Onların kendilerini, ruhlarını, heyecanlarını sevelim. Fakat yalnız selikamızda olmayan sun’î ve üç lisânın kâ’ideleriyle tertip olunmuş gayr-i millî lisânlarını taklit etmeyelim.

Her şey’i ters anlamakta inat edenleri bırakınız. Onlar hastadırlar. İçinde selikamıza inmiş birçok Arapça, Acemce kelimeler bulunan güzel İstanbul Türkçesi’ni yazmak istediğimizi bilenler diyorlar ki.

  • Maksadınızı anladık. Bize eser gösteriniz.
  • Pekâ’lâ öyle ise…

Türkçe’nin ahengini ve şivesini bozan, hatta Türkçe “yara” kelimesini “yâre” yaparak üzerine de:

Kanayan (yâre-i muhabbes)tir.

Diye bir de Acemce terkip düzen muhterem şâ’irimizin işte güzel Türkçe’yi sevmeyenlerin en ziyade beğendikleri sonesi:

(Pervâne-i zerrîn) gibi (Zühre-i zerrîn)
Titrerdi (zümrüt ki lerzân- çemende)
Çağlardı (leb-i selim habâyân-ı semende)
Bir (çeşme-i billûr) ie bir (cûy-ı billûrin).

Düşmüştü siyeh (berk-i şebe) (şebnem-ı sîmîn)
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde;
Bir (şeb-pere-i hufte), bir (âhû-yı çerende)
Vermişti bu nüzhet-gehe bir (vahşet-i nermîn)…

Âhû ile şeb-pere ve (evrak) ile (ezhar)
Nâ-gâh fısıldaştı leb-âb-ı revânda);
Zira bu perihana karşı……

Ey (dürr-i yetîm sadef-i şefkatim), ey yâr
Sen bir (meh-i zî-rûh) gibi yükseliyordun;
Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun

Bu nerenin Türkçesi’yle yazılmış? Tahran’da bile böyle alacalı bir lisân konuşulmaz, bilinmez. Sonra İstanbul Türkçesi’yle, millî aruz ile yazan bir şâ’irin ufacık bir gazeli:

Gözlerde Seyahat
Çıktım bugün güzellerin gözlerinde seyahate,
Bu yolculuk bilmem nasıl erecekti nihayete?

Mavi güzel, pek asabi, dalgalı bir deniz gibi
Yeşil gözler en ziyade mütemayil hıyanete…

Sarışınlar yorgun bir yaz simasını andırıyor,
İlk busede başlayacak tâli’inden şikâyete.

Elâ gözler akşam gibi hicran dolu, gölge dolu,
Bu gözlerde ben tesadüf etmedim hiç sa’âdete…

Gece oldu… En sonunda siyah gözler güldü, durdum,
Bu karanlık yolda artık imkân yoktu seyahate…

Bu iki şi’rden hangisinin şivesi, edası, ahengi Türkçe! Tekrar okuyunuz.

Muhakeme ve mukayese ediniz ve kararınızı öyle veriniz.

Arap’ın, Acem’in, Fransızların, İngilizlerin ne kadar büyük şâ’irleri vardır ki eserlerini Türkçe yazmadıkları hâlde yine onları sever ve tebcîl ederiz. Konuştuğumuz tabî’î Tükçe’ye benzemeyen sun’î bir lisânla rebabını çalmış şâ’irlerimizi de böyle sevmeli ve asla unutmamalıyız.

Hatta onların, üç lisânın kâèidelerini ve kelimelerini karıştırarak, yazdıkları harika Türkçe’ye tercüme etmeliyiz. Mesela şu parça:

Her (şâh-sar) şimdi -ne yaprak, ne bir çiçek!-
(Pür tûde-i zılâl ü siyeh-rengü nâ-ümîd)…
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma çek.
Her şâh-sârın üstüne bir sütre-i sefîd!

Göklerden emeller gibi rîzân oluyor kar,
Her suda hayalim gibi pûyân oluyor kar.
Bir (bâd-ı hamüşun) (per-ı sâfında) uyuklar
Tarzında durur bir aralık, sonra uçarlar.

Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân,
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada
Karlar… bütün elhânı (mezâmir-i sükûtun),
Karlar… bütün (ezhârı) (riyâz-ı melekûtun)

Dök (hâk-i siyâh) üstüne, ey (dest-i semâ) dök,
Ey dest-i semâ, (dest-i kerem), (dest-i şitâ) dök.
(Ezhâr-ı bahârın) yerine (berf-i sefîdi),
(Elhân-ı tuyûrun) yerine (savt-ı ümîdi)!…

Konuştuğumuz tabî’î lisâna neşren tercümesi:

“Ne yaprak, ne çiçek var! Şimdi bütün koruluklar ümitsiz ve siyah karanlık yığınlarıyla dolu… Ey kış semasının eli, durma, durma, korulukların üstüne beyaz bir örtü çek!

Göklerden emeller gibi karlar dökülüyor, her tarafta hayalim gibi karlar geziniyor, sessiz bir rüzgârın saf kanadında uyuklar gibi bir aralık duruyor, sonra yine uçuyor.

Sağdan sola, soldan sağa tüyler gibi titreyerek gâh uçuyor, gâh akıyor. Karlar… bütün sûkut mizmârının nağmeleri… Karlar… bütün melekût bahçesinin çiçekleri…

Dök ey semanın eli. Dök ey semanın eli, ey keremin, ey kışın eli dök, bu siyah toprağın üstüne baharın çiçekleri yerine beyaz karları, kuşların nağmeleri yerine ümidin sükûnu dök!…”

ÖMER SEYFETTİN, TÜRK SÖZÜ, YIL : 1 SAYI: 8, 5 HAZİRAN 1330 PERŞEMBE

Avatar

Leave a reply