TURAN OVASI

0
296

EMEL ESİN

Esile mezarından Batıya doğru açılan yaylalar ve ovalar boyunca 1000 km kadar ilerleyince, Turan ovasına inilir (40° – 45°K, 57° – 65°D ). Turan ovası denen bozkır çevresinde, bitki olarak, otlardan başka, bil­hassa Türkçe «saksaul» veya «sekseul» denen (Radloff lugatma göre salsola arbnstris) ve yakıt olarak kullanılan, egri-büğrü çalılar yetişir. Dünyanın en büyük nehirlerinden Amu-deryâ ve Sır-deryâ, çalılıklar ve ardıç ağaçları arasından, Aral gölüne doğru akmaktadırlar. Bozkırın ufuk­larında, tepeler ve Batıda, Oğuz destanlarında «Karacuk» denen Karatağ silsilesi gözükür. Karacuk dağlarının ötesinde, Doğuda, bir önceki merhalemizde sözü geçen Talaş, Şu ve ila ırmakları ile Tering-köl ve Isık-köl bulunmaktadır. Mîlâddan önceki binyılın başında, Turan ovasında, Tolstov ve ve Trofimova’mn araştırmalarına göre, Dravidoid’leri, Elam ve Sümerlileri andıran ırklar yaşıyordu. Bunların dili, Tolstov’a nazaren
Türkçeye benzeyen Sümer dili idi. Veya bunlar Üst-Poluy kültürü ile il­gili Fin-Ugor boylam olabilirdi. Anthropolojinin verdiği bilgiler yanın­ da, Trofimova, bazı hükümdar tasvirlerinin eski kavmlerde görülen tipolojiye benzediğine dikkati çeker. Bunlar, Sümer heykelleri gibi, badem gözlü, yukarı doğru kalkık burunlu, az saçlı ve kısa boylu insanlardı, (başın boya nisbeti en çok 1/6, bkz. lev. XIII a, c ).

Mîlâddan önceki binyılın ilk yarısında, Turan ovasına bazı göçebe boyların akım ile, Tolstoy’un, «İlk göçebeler devri» dediği safha başladı. Turan ovasının bu İlk göçebelerinin Avesta’da adı geçen «Tura» boyları olduğu sanılır, Avesta bunların iline Kanha» adını veriyordu. Diğer gö­çebe toplulukları gibi bunların da muhtelif ırklardan ve boylardan müteşekkil olduğu anlaşılır. Tolsov’a göre, «Tûra»ların başlıca boyları, Amuderya yönünden gelen Hind-îranlılar, Tuna nehri cihetinden ve Karadenizin kuzeyinden ilerleyen Thrako-Kimmer’ler, Herodotos’un M.Ö. IV .. yüzyılda aşağı-yukarı bu illere tekabül eden bir bölgede tesbît ettiği boy­lardan «Massagetoi» ve onlarla karışmış Doğu AvrupalI «Skythai» (Skitler) ve Orta Asyalı «Sakai» idi. Bu muhtelif boyların eurepeoid olduğu tasavvur ediliyordu. Nitekim de, anthropologlar, pek çok sayıda Sibiryanın Andronovo kültüründekilerine benzer insanların mezarlarını buldular. Sanat eserlerinde de, Kara-deniz kıyısındaki Skit tasvirlerine benzer, Yu­nan norm’una göre güzelleştirilmiş, düz burunlu, Skitler gibi uzun saçlı, fakat daha seyrek, belki takma sakallı olarak gösterilmiş çehreler çoklukdadır. Persepolis kabartmalarından bilinen, Sâmî ırklara benzer, gür, kıvır­cık sakallı, gaga burunlu Iranoidler Turan ovasındaki erken eserlerde görülmemekdedir. Halbuki Turan ovasının Amu-deryânın batısındaki kısmında yaşayan Hvarizmliler, târihî devirlerde, İranlı bir dil konuşan bir kavm olarak belireceklerdi.

Mîlâddan önceki binyılda, Turan ovasında, Mongoloidlerin de yaşa­dığı Trofimova’nın yapdığı antropolojik çalışmalar ile ortaya çıkdı. Mongoloidler, veya Mongoloid ile karışmış Eurepoidler, daha ziyâde, ka­dîm kaynaklarda «Apasiakae» denen (Su kenarındaki «Sakai») boyların yaşadığı tasavvur edilen Sır-deryâ’nın Aral gölüne mansabına yakın böl­gede, Tagisken mezarlığında, fakat Amu-deryâ batısında (Kalalı-gır harâbelerinde) da bulunmuştur. Türklerin Mongoloidler ile Eurepeöidlerin karışmasından husûle geldiğini sanan Tolstov, M.Ö. V.-IV. yüzyıllarda
Turan ovasında Mongoloidler bulunması keyfiyetinin Türk târihî bakı­mından önemini kayd ile, şöyle bir izâh aramışdı. M.Ö. IV. yüzyılda He­rodotos’un bu bölge boyları arasında, Tm (Tanaı’s, bugünkü Don) ve Etil (Volga) ırmakları doğusunda bulunan bir bozkır ötesinde, yüksek dağ­lar eteğinde yaşadıklarını bildirdiği ve mongoloid bir veçhede tarif ettiği «Argyppaoi» kavmı, Sır-deryâ kıyısındaki Mongoloidler ile ilgili ola­bilirdi. Z.V. Togan, Haussig ve diğerleri, «Argyppaoi»’un ilini Ural dağ­larının güney eteklerinde, Yayık (Ufal) ırmağı kıyılarında sanmakdadırlar. Çünki M. n . yüzyılda yaşayan Ptolemaus’un coğrafyasında, Yayık ırmağının adı, Türkçeye benzer bir şekilde verilmişti. Margulan ise, He­rodotos’un verdiği bilgilere göre yaptığı haritada, «Argyppaoi».u Aral gölünün kuzeyinde, Ertiş vâdîsine doğru, bugünki Kıpçak ilinde tasavvur etmişdir. Anlaşıldığına göre, Bernştam ve Margulan «Argyppaoi»u Çin­lilerin «K ’iu-she» dediğini kaydettiğimiz ve eski Kıpçaklar sanılan boylar ile eş tutmakdadırlar. Tolstov ise Argyppaoi’un M.Ö. V.-IV. yüzyıllarda Sır-deryâ bölgesine Doğudan yeni geldiklerini, ve Sır-deryâ «Apasiakae»si ile karışarak, Turan ovasındaki Türk ve Hun boylarının ecdâdı olduk­larını sanıyordu. Tolstov’a göre, «Apasiakae»nin adını Peçenekler teva­rüs etmiş idi. Peçenekler münâsebetile Klyaştormy’nin mülâhazaları da
burada yerini bulmaktadır. Klyaştormy şu husûslara dikkati çeker M.Ö. 130 yılında, Belb ilindeki Yunan devletini yıkan «Sakarauka» göçebelerini sayarken, Strabo, «Paciana»’dan da söz etmekdedir ki bunlar Peçenek olsa gerek. «Pracînîkana» adı altında Mathura kitâbesinde bahsedilen boy da Peçenekler olabilirdi. Tolstov’un nazariyelerine geri dönersek, kadîm Kanha adı da, Peçeneklerin üç asîl boyu sayılan, Kangar boyların­ca tevarüs edilmişdi (Klyaştormy Kangar’ın Kök-Türk kitabelerinde «Ka’nğ erleri» manâsına Keıîğeres şeklini aldığını tesbît etti). Gumilev, Kangar boylarının Kıpçaklar ile karışması neticesinde Kanglı (kağnı manâsında) bir ad taşıyan Türk boylarının ortaya çıkdığını sanmaktadı. Kıpçakların kadîm devirden beri Aral gölünün kuzeyinde ve Ertiş vâdîsinde yaşadığı hakkındaki görüşü yukarıda kaydetmişdik. Yine Tolstov’a göre kadîm «Sakai» boylarından «Augassoi» ve «Tobar» veya
«Dukeres»’in adları da Türklerden Oğuzlar ile Düker (Düğer) lere geç­miştir. lAv&sia’daki Tûra kavmi ise, zaman ile «Tûr» adlı efsânevî hükümdârın ahfâdı Türkler sayılmış ve bunların ili Tûr’un cem’i olan Tûrân şeklini almışdı.

Sır-deryâ’daki «İlk göçebe» lerin Doğu ile maddî kültür bakımındanda ilgisi olduğuna Tolstov işâret eder. Aral doğusundaki Balandı I ve II8″ diye adlandırılan kalelerde, «Apasiakae» ye ve diğer Europeoid sayılan göçebelere- atf edilen yapılardan büsbütün başka ve Mîlâddan önceki binyılda Şîmâlî Çinde göreceğimiz bir yapı geleneği, göze çarpmakdadır. Bu yerlerde Mongoloid iskeletler çıkmışdır.

Tolstov ve onu takibedenler «Kanha» kelimesinden Türkçe Kanğlı ve Keıîğeres boy adları gelişdiğini ileri sürerken, Egami’ye dayanan Kollautz ve Miyaka\va89 aksine, «Kanha» adının Türkçe «Kanğlı» gibi eski bir şekil­den geldiğini söylemektedirler. Bu münâsebetle adları «Kao-ch’e» (yük­sek tekerlekli kağnı) olan Türklerin de «kanğlı» (kağnı) sahihleri oldu­ğunun ve Tagar kültürünün bunlara atfedildiğini hatırlarız. Kollautz ve Miyakawa’mn vardıkları netîce Çin târihlerinin M.Ö. 134’den beri «K ’ang-kü» (veya K ’ang-ki) adını verdiği Sir-deryâ ve Talaş ırmağı bo­yundaki devletin de Türk yahud Türkleşmiş olduğunu muhtevidir, çünki Avesfa’daki «Kanha» ile Çin târihlerindeki «K ’ang-kü» nün aynı olduğu umûmiyetle kabûl edilmekdedir. Esâsen Tomaschek, Barthold, Bernş- tam, Shiratori ve diğerleri hem «Kanha» hem «K ’ang-kü» nün Türkçe Kanglı’dan geldiğini tahmin etmekte idiler. Bu fikre dayanarak Tomaschek, Avesta’daki Kanha ili ve Tûra milleti hükümdarı Franrasyan’ın (sonraki kaynaklarda Turan ve Türk hakanı Frâsyâbveya Afrâsyâb) Keıîgeres-Kanglı neslinden olabileceğini sanıyordu. Keıîgeres-Kanğlı boyları aslen Türk olsa veya olmasa, «Sakai» arasında Türklerin ataları da bulunduğu muhakkak gibi gözükmektedir. Esik gibi, Türkçe olduğu sanılan bir yazının bulunduğu mezardan çıkan eşyânın «Sakai»’ye atfedi­len mezarlardakilere benzer üslûbda olması da, «Sakai» arasında Türkler bulunduğuna, işaret olabilir. Milâdî VI.-VH. yüzyıllarda Menander
Protektor, Türklerin «Sakai» neslinden olduğunu söylerken, haklı olmuş olabilirdi. Sâsânî kaynaklarına dayanan IX. yüzyıldan İslam müellifleri de, Tûrân ve «Kanğ» (Kanha) bölgesinin, Türkistan ile müterâdif sayar­lar, Onlar, Avesia’daki «Tura» lara «Tûr» demekde ve «Tür» adlı efsânevî şahsın ahfâdını Türkler olarak bilmektedirler. Avesfa’daki Franrasyan, IX. yüzyıl Müslüman müelliflerinin eserlerinde Frasyâb veya Afrâsyâb adını almakta ve Türk Hakanı olarak tanıtılmaktadır. Hvarizmlilerin de Türkler ile „karışık olduğu anlatılır. Bîrûnî’nin Hvarizm ilinin efsânevî hükümdârı olarak tanıttığı Siyâvabş (Siyâvûş), Türk Hakanı Afi’âsyâb’m kızı ile evli idi ve «Kang-dîz» kalesi Türkistanda kurulmuşdu9S. Afrâsyâb, M. XI. yüzyıl metinlerinde, Türkçe adı olan «Alp-er-toıîga» olarak tanıtılır ve kızı, o devirde‘bir hükümdâr ongunu sayıldığını göreceğimiz sıu kuş­larından, Kaz adını alır. Kâşğarî, Alp-er-tonga ve Kaz hakkında, destan parçaları kaydetmekdedir.

Aral bölgesindeki maddî kültür eserlerine gelince, bunlarda görü­len kıyâfetler, Esik’deki tarzda, mintan, kısa kaftan, çakşır, sivri börkler ve demirden küçük levhalardan müteşekkil zırhlardan ibârettir. «Kııîğırak» dediğimiz kamalar ve bunlara benzer, daha uzun kılıçlar da, bura­larda bulundu.

Herodotos’un Aral boylarını göçebe saymasına rağmen, bugün bun­lara da yarı-göçebe denmektedir. Aral güneyindeki boylar çoban idiler, fakat ırmaklardan, arıklar vâsıtası ile su alarak suladıkları, tarlaları da vardı. Tuğla ve balçıktan, otağ şeklinde âbidevî türbeler de binâ ediyor­lardı. Tagisken mezarlığı böyle âbidevî türbelerden müteşekkildi (lev.
X I H /f). Turan ovasındaki yarı-göçebeler, iki veya üç boyun ayrı bölüm­lerde yaşamasına imkân veren, sûrlu şehirler de inşâ ediyorlardı (lev. X IH /d, e ) 101. Bu şehirlerde, toplantı ve şölen yeri, belki de tapınak mâ­hiyetinde olan ve bir ocak ile temâyüz eden merkezî yapı idi. Ocağın ateş ibâdeti ile ilgili olacağı sanılmaktadır. Sır-.deryâ ve ona akan Inkâr-deryâ’daki mezarlıklarda102, sed üzerine kurulmuş ağaçtan köşklerde, ölü­ lerin yakıldığını gösteren kalıntılara da rastlandı. Târihî devirde, Iran dînlerinde, ve bu arada Zerdüşt dîninde, cesedlerin. etleri, yırtıcı kuşlar ve husûsî şekilde yetiştirilmiş köpeklere’ yedirilip, kemikleri, sonraki Arab kaynaklarından, adının nâvs olduğunu öğrendiğimiz mahfazalarda, muhâfaza. edilirdi. Mîlâddan önceki binyıldan kalıntılarda Tûrân ovasında da, insan heykeli şeklinde nâvs’lar bulunmuşdur (lev. X II/a, c) 10\ Cesedleri köşk içinde yakmak geleneği ise bundan tamamen ayrıdır ve bu âde­tin târihî Türkler arasında yaşayacağını göreceğiz. Mîlâddan önceki binyılda Turan ovasındaki maddî kültür izleri, yırtıcı kuş ile at gibi hay­vanların ve bunlardan mülhem, Herodotos’un gryf dediği arslan vücûdlu ve kuş başlı efsânevî şekil gibi motiflerin yaygın olduğunu gösterir. Bu motifler belki dînî, belki heraldik veçheler de almakda idiler. Sır-deryâ yarı-göçebeleri maden işlerinde Altaylılar kadar mâhir değildi, fakat buna karşılık, kabartmalı keramik levhalar (lev. X III/b ) ve dıvar resimlerin­ de muvaffak oluyorlardı.

EMEL ESİN, İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK KÜLTÜR TÂRİHİ VE İSLÂMA GİRİŞ (TÜRK KÜLTÜRÜ EL-KİTAB I, II, CİLD l/b ’ DEN AYRI BASIM, EDEBİYAT FAKÜLTESİ MATBAASI İSTANBUL 1978, S. 25-29

Avatar

Leave a reply