SURİYE

AL-SURİYA, AL-SURİYA, SURİYA, Akdeniz’in şark sahili ile şimalde Anadolu, şarkta Fırat nehri ve cenupta Arap çölü (badiyat al-Arab) ile çevrili bölgenin adı olup, müslümanlar, fethettikleri zamandan beri, buraya Bilad al-Şa’m (al-Şam) veya yalnızca al-Şa’m (al-Şam) demişlerdir. Çok eski devirlerden beri, Suriye ve Filistin’in sükunet bilmeyen komşuları olan bedeviler “şarap ve mayalı hamur (ekmek) memleketi olan bu bölgenin verimliliği ile cezbedildiklerini hissede gelmişlerdir. Bunlar bazan bütün kabileler,, bazan da küçük zümreler halinde çölün sınırında bulunan araziye sızmak imkanını bulmuşlardır. Bu bedevi unsur (m.s.) II. asırdan itibaren, burada Hims, Palmyra ve Petra’da hükümdarlıklar kurdular; pek kısa bir süre içinde Suriye dilini ve medeniyetini benimsediler. V. (m.s.) asırda Gassani emirleri (phylarehos (krş. Mad. ĞASAN) Suriye limes’inin korunmasını üzerlerine almış bulunuyorlardı. Bunlar kısa bir zamanda hıristiyanlığı kabul ettiler. VI. (m.s.) asırda Suriye-Arabistan sınırlarında göçebe hayatı süren Bani Kalb. Bani Lahm ve Bani Cuzam (bk. madd.) da aynı şekilde davrandı, Bani Kalb hakkında tevsik edilmiş olduğu gibi (agani, XX, 127) bu Suriye arapları da hiç şüphesiz Şafa lehçesine akraba olan ve arapça ve arami ifadeler karışımından ibaret bulunan bir nevi sabir dili konuşmakta idiler. Bu zümrelerin hiç birisi hicretten önce büyük bir arap şairi yetiştirmemiştir. Bunların hepsi kendilerini süryani addetmekte olup, Necd ve Hicaz arapları ile sadece ticaret münasebetleri idame etmekte idiler. Mu’t (b.bk.) savaşında bunlar bizanslılar safında oldukları halde, Medinelilere karşı savaşmışlardır.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 51)

Suriye’nin müslümanlar tarafından fethi. Peygamberin ölümü (13 rebiülevvel 11=8 haziran 632) ve Abu Bekir’in halife seçilmesi Arabistan’da kabilelerin islam devletinden ayrılmalarını, Ridda’yi doğurdu. Bundan bir yıl sonra Medeni etrafında bu isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasına iştirak etmiş olan bedeviler arasında bir çok zümreler teşekkül etmiş bulunuyordu. Bunlar Peygamberin vermiş olduğu bir emre uyarak, Suriye istikametine yöneldiler. Kaysariya kumandanı Sergius, bedevilerin mütad bir baskın hareketi ile karşı-karşıya bulunduğu zanı ile, bu zümrelere karşı acele silahlandırılmış sadece bi kaç yüz kişilik bir kuvvet ile yürüdü. Lut denizinin garbında, al-Araba vadisinde toplanmış olan araplar ile karşılaştı. Sayı azlığından mağlup olan Bizanslılar dağılarak, kaçtılar ve Dasina yanında ikinci bir bozguna daha uğradılar. Sergius, kaçarken, maktul düşüt (29 zilkade 12=4 şubat 634). İmparatorluk makamları yeni birlikler toplarken, araplar da Medine’den takviye kuvvetleri almakta idiler. Bunlar, süratle ırak’tan buraya gelmiş olan halid b. Al-valid’in kumandasında, düşmanlarını Kudüs ile Baytcibrin arasında, Acnadin (Acnadayn) savaşında kanlı bir mağlubiyete uğrattılar (28 cemaziyelevel 13=30 temmuz 634) Mağluplar, Baysan bataklıkları gerisinde yeniden tutunup, toplanmağa garet ettiler ise de, buradan atılarak Ürdün ırmağını geçtiler ve Fihl (Pella) yanında yeniden bozguna uğratıldılar. Filistin artık imparatorluk için, kesin olarak kaybedilmiş bulunuyordu.

14 yılı muharreminde (mart 635) araplar Dimaşk surları önüne ulaştılar. Bizans askeri birliklerinin terkettiği şehir ahalisi müteakip receb ayında (ağustos/eylül) teslim oldu. Heraklios’un toplamış olduğu ordu iş-işten geçtikten sonra geldi. Araplar Cabiya’de toplandılar; bundan sonra Ürdün’ün şarktaki kollarından birisi olan Yarmuk’un arkasında mevzi almak üzere geri çekildiler. Bizans ordugahında ermeni birlikleri arasında bir ayaklanma oldu. Savaşın ortasında, suriyeli araplar tarafından terkedilen imparatorluk birlikleri tam bir bozguna uğradılar. Bu 15 (h) yılının 12 receb günü (20 ağustos 636) Suriye’nin akıbetini kesin olarak tayin etti. Şimali Suriye’nin ve Fenike sahilinin fethi bir talim yürüyüşünden farklı olmadı. Askeri birliklerin terketmiş olduğu şehirler umumiyetle haraca bağlandı. Hiçbir tarafta ciddi bir mukavemete rastlanmayordu. Bu gerçekten, al-Balazuri’nin zarifane ifadesine uygun bir fath yasir (“kolay bir fetih”) olmuş idi. Kudüs ancak 17 (638) senesinde düştüğü gibi, kaysariya da zaman-zaman az veya çok bir müddet inkıtaa uğrayan 7 yıllık bir kuşatmadan sonra, bir yahudinin ihaneti ile, sukut etti. (19=640) Filistin’in son sahil mevkilerinin teslim olmalarından sonra, artık fethe tamamlanmış nazarı ile bakılabilirdi.

Kudüs’ün tesliminden kısa bir müddet önce halife omar, Yavm al-Cabiya (b. Bk.)’ye (“Cabiya toplantısı”) başkanlık etmek üzere, Suriye’ye geldi. Burada Suriye’nin teşkilatlandırılması hususları müzakere olundu. 18 yılı Amvas (b. Bk.)’da çıkan veba salgını ile maruftur. Dimaşk valisi olan Yazid b. Abi Sufyan bu salgına kurban gitti. Yerine kardeşi Mu’aviya aldı. Omar fatihler ile mağluplar arasındaki siyasi bakımdan eşitsizliği muhafaza etmek bakımından pek titiz davranmıştır. Mağluplar, Zimmi, yani himayeye alınmışlar sınıfını teşkil ettiler. İmtiyazlı arap ırkı ise, askeri ve aylıklı bir aristokrasinin gövdesini teşkil edeceklerdi. Suriye aşağıdaki cund veya askeri idare birliklerine ayrıldı. Dimaşk-Hims Filistin, al-Urdunn (Ürdün eyaleti) Yazid I. sonradan Şimali Suriye için Cund Kinnisr’in’i bunlara ilave etmiştir. En ehemmiyetlisi Cabiya olan askeri karargahlarından fatihler ülkeyi ve vergilerin toplanmasını murakabe etmekte idiler. Zimmiler arazi vergisinden başka bir de baş vergisi ödüyorlardı. Diğer feth olunan eyaletlerde olduğu gibi, Suriye’de de teşkilat “tebaayı istismar gayesi ile yapılan bir askeri işgal sınırında kalmakta idi. Arapların idaresi maliyeye münhasır kalıyordu; divanları bir hesap divanından ibaret idi” (Wellhausen, Das arabische Reich und sein Sturz, s. 20; türk, trc. Fikret ışıltan, Arap devleti e sukutu , Ankara, 1963, s. 15)

Osman’ın hilafeti sırasında bütün Suriye üzerine teşmil edilen valiliğinin ilk zamanlarından itibaren mu’aviya, siyasi bakımdan, arap yarım-adası bedevilerinden daha olgun olan Suriye kabilelerine istinat etmek mecburiyetinde olduğunu bilmekte idi. Onun askeri harekatı hakkında bk. mad. MU’AVİYA. Osman’ın halefi olan Ali onu azletmek istedi Suriyeliler valilerinin tarafını tuttular. Suriyeliler ile ıraklılar arasında cereyan eden Şifin savaşı neticesiz kaldı. Bu sebeple, iki taraf arasında bir hukme varmak üzere, hakemler tayin olundu. Bunların Azroh (b. Bk.)’daki müzakereleri de hiçbir netice vermedi şaban 37 =kanun II. 658). Mu’aviya, kendisi için başarı sayılabilecek olan bu durumu istismar ederek baş yardımcısı ve kumandanı olan Amr b. Al-Aş’ı Mısır’ı zaptetmeğe gönderdi. 17 ramazan 40 (24 kanun II. 661)’ta Ali bir Haricinin hançerine kurban gitti. Bu suretle artık rakibi için meydan serbest kalmış oluyordu.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 52)

Emeviler devrinde Suriye, Mu’aviya bir hanedan, Emevi hanedanını, tesis etmeğe hazırlanmak için, bu güne kadar beklemiş değildi. Hanedanın daha eski koluna, Mu’aviya’nin babası Abu Sufyan’a nisbetle Sufyani, daha muahhar ve Marvan b. al-Hakam tarafından kurulan koluna ise, bu zata nisbet ile Marvani’ler denilmiştir.

Mu’aviya Kudüs’te, Suriye’nin askeri birlikleri ve emirleri tarafından ittifak ile halife ilan olunmuş idi; devletin idare merkezini Medine ve Kufe’nin yerini alan Dimaşk’a nakletti. Farkında olarak veya olmayarak yapmış olsun, bu hareketi ile hilafetin ağırlık merkezi Suriye’ye kaymış oluyordu. Bedevilerin haksız olarak ellerinde bulundurdukları üstülük, böylece altından birdaha kalkamayacağı bir darbe yemiş oldu. Mu’aviya bunların yerine Suriye yerli araplarının üstünlüğünü tesis etmiş ve bunlar Emevi hakimiyeti devrinde, devlette birinci rolü oynamışlardır. Mu’aviya İstanbul’u 2 defa kuşattı. Omar b. al-Hattab yanında hilaafetin gerçek kurucusu ve teşkilatçısı olan bu hükümdarın siyaset ve seciyesi hakkında bir hukme varmak için bk. mad. MUAVİYE Mu’aviye Dimaşk’ta, takriben 75 yaşına iken, öldü (receb 60=nisan 680).

Onun oğlu ve halefi olan Yazid I., babasının kiyaseti sayesinde, o kadar uzun zaman önlenmiş olan isyâna karşı harekete geçmek zorunda kaldı. Husayn b. Ali ile Peygamberin dul zevcesi A’işa’nin yeğeni Abd Allah İbn al-Zubayr, Yazid’e biati reddederek, dokunulmazlığı bulunan Mekke’ye kaçtılar. Husayn burasını terkemiş ve 10 muharrem 61 (10 teşrin I, 680)’de Kerbela ‘da şehid edilmiştir (bk. MAŞHAD HUSAYN) Medine bunun üzerine Suriye’den yüz çevirdi ve Medine ahalisi yazid’in hilafetten azlini ilan etti. Başarısız kalan müzakerelerden sonra, yazid tekrar silaha davranmak zorunda kaldı. Harra savaşında muzaffer olan suriyeliler ibn al-Zubayr’’n istiklalini ilan ettiği Mekke’’e doğru ilerilediler. İbn al-Zubayr’’n karargahı büyük mescid içinde idi. Saplar ile kaplı bir ahşap iskele Kabe’’i Suriyelilerin mancınık atışlarından korumakta idi. mEkkeli erden birisinin bir dikkatsizliği yüzünden, bu ahşap iskele tutuştu (rebiülevvel 64=teşrin, I, 683). Yezid’in ölümü haberi 14 rebiülevvel 64=II teşrin II. 683) Suriye ordusunun geri çekilmesine sebep oldu. Yazid, emevi aleyhdarı tarihçilerin tasvir ettikleri gibi akılsız ve zalim bir hükümdar değil idi. Babasının siyasetini devam ettirmiş değil idi. Babasının siyasetini devam ettirmiş idi. Bizzat kendisi de şair olup, sanatkarları ve şairleri himaye ederdi. Cund Kinnisrin’i tesis etmek sureti ile Suriye’nin idari teşkilatını tamamlamış idi (yk. Bk.) kendi adı verilen bir kanal inşa ettirerek, Guta’nın sulanma şartlarını ıslah etmiş idi. Continuatio byzantino-arabica onu şu şekilde tavsif ve tevsim etmiştir: jucandissimus et cuncktis nationibus regni eius gratissime habitus… cumomnibus civiliter vixit (“Fevkalade hoş ve hakimiyeti altına girmiş kuvvetler tarafından pek çok sevilen bir zat olarak… bütün tebeası arasında efendice yaşamıştır”) Bir de bk. Wellhausen, ayn. Esr., s. 105 (türk. Trc. S. 79).

Yazid’in genç oğlu, hastalıklı Mu’aviya I., ancak kısa bir müddet hüküm sürdü. O Muhtemelen 684 yılında etrafı kasıp-kavuran veba salgınına kurban gitmiştir. Kardeşlerinin ise, hepsi henüz çok küçük idiler. Bunların yaşça ufak olmaları, Suriye emirlerini Marvani kolunun ilk halifesi olan Marvan b. al-Hakam’i seçmek zorunda bıraktı (3 zilkade 64=22 haziran 684) ona bi7ati reddeden Suriye Kays’lileri Marc Rahit’te bozguna uğratıldılar. Marvan’ın hakimiyet devri inkıtasız bir mücadeleler devri oldu. Sür’atli bir sefer ona Mısır’ın işgalini sağladı. Halife, yorgun ve bitkin bir halde, 70 yaşında iken, Dimaşk’da 27 ramazan 65 (7 mayıs 685)’te öldü. Ona en yaşlı oğlu Abd al-Malik halef oldu. Abd al-Malik halef oldu. Abd al-Malik’e mukabil halife ibn al-Zubayr’den şark eyaletlerini ve Arabistan’ı zapt etmek ve aynı zamanda Mardai veya Caracima (b.bk.)’nin bir akınını püskürtmek zorunda kaldı. Kudüs Mascid al-Aksa’nın inşaasını Abd al-Malik’e medyundur. Onun idaresi, o vakte kadar haracgüzarların elinde bulunmuş olan idare teşkilatının millieştirilmesi yahut araplaştırılması ile maruftur. Grekçeyi tamamiyle söküp atmağa muvaffak olamamış idi ise de Abd-Al Malik hesap işlerinde ve resmi cetvellerde kullanılması mutad olan grekçe yanına arapça tabirler de yerleştirmeği başarmıtır. Arap sikkelerinin basılması onun ile başlamıştır. Abd al-Malik, 20 yıl hüküm sürdükten sonra, ölmüştür (şevval 86=teşrin I. 705)

Onun halefi olan Valid, I., hilafet tahtına, selefleri zamanında görülmemiş olan bir dini şevk ve heyecan gösterişi havası getirdi. Valid, hanedanın büyük mimarıdır. En eski şehadetlere nazaran. Dimaşk hıristiyanları islam fethinden sonra muhteşem aziz Yohannes bazilikasını muhafaza etmiş görünmektedirler. Valid, bu binayı onların elinden alarak, cami halinde getirdi. Onun hakimiyet devresinde arap devleti arazi bakımından , en geniş sınırlarına ulaştı. Valid talihi daima yaver bir hükümdar idi. Onun müstebidane tutumu harac ödeyen tebeasına karşı daha az müsamahalı davranmış olmasında tezahür etmektedir. Yüksek divan memuriyetleri hıristiyanların elinden kesin olarak alındı. Valid, Suriye araplarınca, ihtişama meyli dolayısı ile, hiç şüphesiz pek sevilmekte idi. 13 cemaziyelahır 96 (23 şubat 715)da öldü.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 53)

Kardeşi ve Filistin’deki Ramla’nin banisi Sulayman b. Abd al-Malik onu istihlaf etti. Sulayman büyük bir ihtiras ile kendisini İstanbul’un başarısız kalan kuşatılmasına vakf ve hasretmiştir. Onun yerini 25 receb 101 (9 şubat 720)’de vefat eden, yeğeni omar b. Abd al-Aziz aldı (99=117) omar II.’den sonra hilafete kabiliyietsiz bir kimse olan Yazid II. geçti. Valid I. den beri Emeviler dimaşk’ı ihmal etmeği itiyad edinmişlerdi. Resmen devlet merkezi kalmı olmasına rağmen, Dimak artık halifelerin ikamet mahalli olmaktan çıkmış idi. Omar II.’nin ölümünden sonra, hanedanın inkırazı başlamaktadır. Yazid II.’nin halefi olan hişam, boş yere, Suriye hilafetinin itibarını yeniden yükseltmeğe uğraşıp durdu. Fetihler nihayete ermiş idi. Fransa’da araplar Poitiers yanında kanlı bir mağlubiyete uğramışlardı (teşrin I, 732) Hişam, Antakya melki patrikinin Suriye’de oturmasına izin verdi. Mal ve mülke karşı ihtirası askeri siyasetinin başarısızlığı ve nihayet çöl sarayı olan Ruşafa’ye çekilmek sureti ile tebeasından uzak bulunması, emevi halifelerinin en faal ve gayretlisi olan bu hükümdarı halkın gözünden düşürdü. Halefi Yazid I.’nin oğlu yani yeğeni Valid II. oldu (rebiülahır 125=şubat 743). Sanatkar ve şair olan bu hükümdar daimi olarak, muhteşem mşatta (b. bk.)sarayını inşa ettirmeğe başladığı, çölde kalıyordu. Sarayın inşası daha tamamlanmadan öldürüldü (cemaziyelahır 126 = nisan 744). Onun halefi Yazid III. Bir cariyeden doğmuş olan ilk halifedir; hilafeti üzerinden 5 ay geçmeden öldü. Kendisine halef olarak kardeşi ve istidatsız bir kimse olan İbrahim’i seçmiş idi. İbrahim hilafetini tasdik ettirmeğe muvaffak olamadı.

İşte bu anda, umumi karışıklık orasında, halife Marvan I.’in torunu ve al-Cazira’nin kudretli valisi Marvan b. Muhammed sahnede göründü. Bika’da kazandığı Ayncarr muzafferiyeti, aleyhdarı olan Suriye yemenlilerinin mukavemetini kırdı, halife olduktan sonra (safer 127 = kanun I. 744) Marvan II. devlet merkezini al-Cazira’deki Harran’a nakletmek hatasına düştü. Bu suretle suriyelileri kızdırmış ve kendisinden uzaklaştırmış oluyordu. Kuvvet ve kudretini suriyelilerin ve haricilerin isyanlarını bastırmakla tüketti. Bu arada Abbasiler gizlice Emevi hanedanına karşı ayaklanmağa hazırlanmakta idiler. Abu l-Abbas al-Saffah, Suriyelilerin Marvan’a karşı gittikçe artmakta olan hoşnutsuzluklarından faydalanarak, kendisini kufe’de halife ilan ettirdi (rebiülahır 132= teşrin II. 749. Büyük Zab suyu kenarında uğradığı bozgundan sonra (cemaziyelahır 132= kanun II. 750 Marvan birbiri arkasına al-Cazira ve Suriye’yi boşaltmak zorunda kaldı. Suriyeliler tarafından terkedilmiş olduğu halde, nihayet Mısır’a kaçtı ve burada Abuşir’de maktul düştü (ağustos 750). Emeviler her tarafta takibata uğratılıp, imha edildiler. Mezarları deşildi. Cesetleri yakılıp, külleri savruldu. Suriyeliler boş yere yeniden hakimiyetlerini ihyaya uğraştılar. Bunlar Abbasilerin siyah sancaklarına mukabil Emevilerin beyaz bayraklarını açtılar. Emevilerin sukutunu ilgisizlik ile seyredip, böylece Suriye’nin istikbali ve yüksek hakimiyeti ile oynamış bulunduklarını çok geç idrak etmişlerdi. Bundan sonra artık ümitlerini milli kahramanları ve Suriye’nin istiklali için mücadele edecek olan Sufyani (b. bk.)’nin çabuk gelmesine bağladılar. Adının da belli ettiği gibi sufyani, Abu Sufyan neslinden olacak idi. İsmini ölümsüz kılacak olan hanedanın altın yıllarını, mesud günlerini geri getirecekti.

Müslüman fethinden hemen sonra, Suriye kabileleri klasik arap diline alışmak zorunda kalmışlardı. Yabancı ülkelerdeki fetihler ve iç isyanlarının bastırılması faaliyetleri ile fikri alakalarından uzaklaşmış bulunan suriye araplarında fikri hayat Emeviler devrinde sadece şiir sahasına münhasır kaldı. Hıristiyan Tağlibli al-Ahtal’den sonra bu edebi uyanışın baş temsilcileri halife Yazid ı. ve Valid II. idiler. Zenaat ve serbest meslekler ve aynı şekilde bankacılık sarraflık ve ticaret haracgüzarların inhisarında kaldı. Menşe’i Suriye imiş gibi görünen Kadariya hareketi Suriye araplarının felsefi meseleler ile ilgilenmeğe başladıklarını göstermektedir.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 54)

Büyük kısmını maliye yutmasına rağmen, ziraat parlaklığını muhafaza etti. Bizans ile yapılan savaşlar sebebi ile deniz nakliyatı oldukça zarar gördü. Buna mukabil İran imparatorluğunun yıkılışı sayesinde Orta-Asya suriyelilere açılmış oldu. Ancak kısa bir müddet içinde Irak’ın ticaret şehirleri, bilhassa busra rakip olarak, ortaya çıktı. Lustinianus devrinde o kadar canlı olan Suriye ticareti araplar devrinde geriledi. Deniz nakliyatı yeniden fazlalaştığı zaman ise, yani haçlı seferleri devrinde, bundan kendi yararlarına faydalananlar garplılar olacaktır. Marvani’lerin hilafetinden itibaren, şarki Suriye’nin büyük şehirleri, Dimaşk ve Hims, islamı kabule başladılar. Harac vermek ile mükellef olan tebea arami veya grek dillerinden vazgeçmemekle beraber, arap dilini kabul ettiler. Hastalık salgınları, kıtlık devreleri iç karışıklıklar ve savaşlar yüzünden azalmış ve kırılmış bulunan Suriye’nin arap ahalisi yavaş-yavaş içine çoğaldı. Ancak mahalli olarak vuku bulan taassup fırtınaları dışında ne muntazam takibat, ne de devlet makamlarının teşvik ve tahrik ettiği ihtidaya zorlamalar tespit edilebilmektedir. Devlet sadece arap ırkından olan Hıristiyanları, Tanuh ve Tağlib’leri, bu manada tazyik etmektedir. Bani Kalb ve diğer Suriye kabileleri fetihten hemen sonra islamiyeti kabul etmişlerdi.

Siyasi manada devletin köleleri durumunda bulunmalarına rağmen, gayr-i müslimler için, Abbasi hakimiyeti esnasında katlanmak zorunda kalacakları tazyiklere kıyas ile Emevi devri çok takdire değer bir sükunet ve müsamaha devresi teşkil etmiştir. Devletten maaş ve iaşe maddesi alan araplar için ise, bu altın bir devre, bitip tükenmeyen bir bayram idi. Eyaletleri istismar etmek suretiyle zengin olan arap reisleri muazzam servetler toplamışlardı. Abbasi ihtilalinin başarısını kolaylaştıran husus, Hişam ve Marvan II. dışında, son Mervani halifelerin kabiliyetsizlikleri, başkaca, marc Rahit’ten beri Kays’lılar ve yemenliler arasında kesintisiz devam ede gelen büyük anlaşmazlıklar ve nihayet fatihlerin fikri bakımından kendilerine üstün olan gayr-i arap unsura siyasi haklar tanımak istememesi olmuştur.

Abbasi ve Fatımi hakimiyetinde Suriye, Emevilerin sukutu ile Suriye artık yüksek hakimiyetini kaybetmiş olp, geniş bir devletin merkezi olmaktan çıkmıştır. Burası artık sadece, eski idare ile olan alakası sebebi ile, şiddet ve dikkatle murakebe altında bulundurulan alelade bir eyalettir. Hilafetin merkezi Suriye’den Fırat kenarına naklolunmuştur. Suriyeliler düşmanlığını mütemadiyen hissettikleri bir iktidarın baskısı altındadırlar. Bunlar,artık bu devirden itibaren, Fatimi ve onu takip eden hanedanlar arasında da olduğu gibi, devlete her türlü iştirak hakkından mahrumdurlar. Bagdad halifeleri, Suriye ile mali yükleri ağırlaştırmak yolu ile bağlılığını daha iyi hissettirmek istedikleri zaman alakalandılar. Lübnan hristiyanları, bunların me’murlarının tazyiki altında tahammülleri kalmayınca, kendilerini kurtarmak için, başarısız kalan bir teşebbüse giriştiler. Hacca gitmek veya Bizans’a sefer münasebeti ile halife al-Manşur, al-Mahdi, Harun ve al Ma’mun Suriye’den geçtiler. Al-Ma’mun’un gelişine tekaddüm eden karışıklıklar esansında (198-218=813-833) hıristiyanların ıztırabı dayanılmaz bir hal aldı. Bunlardan bir çoğu Kıbrıs’a hicret etti.

Ülkelerinin uğradığı felaket, muhtariyetlerinin kaybedilmiş olması Kays’lılar ile yemenlilere o meş’um ihtilaflarını unutturmağa yetmedi. Bu yüzden suriyelilerin zaafı daha da arttı ve Abbasi boyunduruğunu silkip atmak gayretleri başarısızlığa mahkum kaldı. Mu’aviya neslinden Ali b. Abd Allah al-sufyani Suriye’nin istiklal remzi haline gelmiş olan “beyaz sancak”ı açtı. Fakat bu zat Kalb’lilere dayandığı cihet’e, Kayslıları kızdımış oldu (193-198=809-813). (al-Mu’tasım devrinde başlayıp al-Vasik’in ilk hilaafet yılı içinde (227 =842) bastırılabilen yüzünde taşıdığı peçe sebebi ile al-Mubarka lakabı ile tanınmış olan Abu Harb al-Yamani’nin isyanı da) aynı şekilde Kayslıların gösterdikleri ilgisizlik yüzünden, başarısızlığa mahkum kaldı. Anlaşılması kolay olmayan bir heves neticesinde hayalperest Abbasi halifesi al-Mutavakkil (232-247=847-861) hükümet merkezini değiştirerek, Dimaşk’ta oturmak fikrine kapıldı (244-858) Ancak türk muhafız kuvvetinin bir ayaklanması onu Irak’a dönmeğe zorladı. Bu halifenin hakimiyet zamanı, bu devir zimmi’leri için haşin bir imtihan devresi oldu. Evham içinde yaşayan al-Mutavakkil, menşe’i omar b. al-Hattab’a irca edilen müsamahasız kanunların büyük kısmını yeniden meriyete koydu. Gayr-i müslimlerin hususi ve belli bir elbise taşımaları bunlara ata binme yasağı vb.; bir çok kilise cami haline getirildi. Bu sırada artık suriye’de arap menşeli hıristiyan kalmamış idi. Emevi devrinde Tanüh’lular devletin bütün tazyik ve israrına mukavemet edebilmişlerdi. Halife al-Mahdi (158-169 = 775-785) ise, onları zorla ihtida ettirmiş idi.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 55)

Avaşim ve suğür, yani gittikçe artan Bizans akınlarını durdurmak (ve Bizans arazisine yapılacak yaz ve kış gazalarının muntazam teşkilatını kurmak) için inşa edilen müstahkem mevkiler hattı olan Suriye askeri hudut bölgelerinin vücuda getirilişi, ilk Abbasi devrine aittir. 293 (906) yılında kendisinin Sufyani olduğunu iddia eden bir tahrikçi tevkif olundu. Bu zatın girişmiş olduğu hareket Emevi hakimiyetinin ihyası için yapılan son teşebbüstür. İsyan, manevi kuvvetleri kırılmış suriyelilerin ilgisiz ve hareketsiz kalmaları yüzünden, başarıya ulaşamadı. Daha önceden Mısır’a hakim olmuş bulunan Ahmed b. tülün adında bir türk memlukü, Bizanslılara karış müdafaa etmek bahanesi ile, Suriye’ye girdi burada istiklalini ilan etti. Kurduğu hanedan, aynen Tülünluların yaptığını tekrarlayan Ihşidilerinki gibi, ancak kısa ömürlü oldu (264-292=878-905). Bu arada ise, Suriye, burada İsmaili inancının tohumlarını serpen Karmatiler tarafından tahrip olunmuş idi. Tolunluların hakimiyeti devresinden itibaren, Suriye ülkesi Abbasiler için siyasi manada kaybedilmiş addolunabilir. Abbasi hakimiyeti burada artık bundan sonra ancak kısa bir müddet için ihya edilebilecektir.

Bedevi kabileler de inkıraz etmekte olan devletin mirasından hisse kapmak arzusunda idiler: Tağliblilerden bir kol olan Bani Hamdan Suriye’yi İhşid-oğullarındang eri almak ve burada bizanslıların ilerlemesini durdurmak vazifesini üzerine almış idi. Bunlar, Abbasi hilafeti ile ilgilerini kesmeden, memleketin şimalinde ülkenin hakimi olarak yerleştiler. Bu Hamdani emirlerinin en meşhuru Haleb’deki sarayında sanat ve ilimlerin hamisi olarak temayüz eden Sayf al-Davla’dir (b. bk.; 303-356=916-967). Hamdanilerin sukutundan sonra (394=1003/1004) suriye Dimaşk’ta vuku bulan geçici bir Abbasi karşı hareketine rağmen, bir asırdan fazla bir müddet için (367-491=977-1008) alevi bir hanedanın, yahut daha doğru bir tabir ile, İsmaili, bir sülalenin, yani Fatımilerin hakimiyetine girdi.

Mısır’a hakim olmuş bulunan Fatimi orduları Suriye’ye girerek (358=969) Filistin’i ve bundan sonra da Dimaşk’ı kayda değer bir mukavemete rastlamadın, zaptettiler: Ülkenin merkezi ve şimali bakımından, mısırlıların işgalinin ne mana ifade ettiğini tasrih etmek güçtür. Fatımilerin doğrudan-doğruya hakimiyetleri ancak askerlerinin bölgeyi fi’li işgal altında bulundurdukları zamana münhasır kalmakta idi. Bunlar çekilir-çekilmez mahalli emirler, Kahire’deki hükümdar ile bağlarını koparmamakla beraber, canlarının istediği gibi davranıyorlardı. Suriye7de Fatımi hakimiyeti ancak kendilerine hükümdarlık selahiyetleri verilmesine mecburiyet hissedilen yüksek memurların durmadan azledilmeleri ve bu sebep ile idarenin kararsızlığı devamlı bir hale getirilmesi suretiyle ayakta tutulabiliyordu. Filistin’de hükümet Bani’l-Carrah’ı hesaba katmak zorunda idi. Tayy kabilesine menusp olan bu emirler, bütün bir asır boyunca, suriye bedevileri üzerinde gerçek bir üstün hakimiyete sahip olduklarına emin idiler. Al-Hakim7in hükümeti zamanıda (386-411=996-1020) Bani’l-carrah mukabil bir halife ilan etmeğe ve sonradan bu zatı getirmiş oldukları Mekke7ye geri göndermeğe cüret ettiler: sur şehrinde basit bir gemici bir müddet istiklalini ilan etmeğe (387=997) ve bunu korumağa muvaffak oldu.

Bizans imparatoru Nikephoros Phokas (963-969) mevcud karışıklıktan faydalanarak, şimali Suriye’yi zaptetmiş idi. Onun halefi olan Çimiskes (969-976) ve Basileios II, (976-1025) muzafferane bir şekilde, Asi ırmağı vadiisne ve Fenike sahiline kadar geldiler. Bizanslılar bu işgallerinden haraca bağladıkları Haleb emirliği dışında, bütün şimail Suriye’yi ihtiva eden Antakya tema’sını bir asırdan fazla muhafaza ettiler: Dürzilerin menşelerini irca ettikleri halife al-Hakim’den bir az önce bahsetmi idik. (Bir Hıristiyan anadan doğmuş olan) bu nevi şahsını münhasır Fatımi halifesinin Hıristiyanlara karış takibata giriştiği devre içinde Kudüs’teki Mukaddes Mezar kilisesinin de yıkılmasına emir verildi (1009). Suriye yavaş-yavaş kendisini Mısır’dan kurtarmağa muvaffak oldu. Siyasi karışıklıklar içinde ise, bedevilerin meş’um nüfuzu arttıkça arttı 414 (1023) yılı civarında Kays’lı Bani Kilab’a mensup mirdas-oğulları Haleb’de yerleştiler. Bunlar burada, bazı inkıtaalar ile, 472 (1079) yılına kadar tutundular.

Yine bu XI. Asrın ikinci yarısında türkler Suriye ülkesinde görünmeğe başladılar. Büyük Selçuklu imparatorluğunun Bizans’a karşı yaptığı seferler çerçevesinde ve bazan da bunlardan ayrı olarak, muhtelif Türkmen kütleleri şimalde, Mirdas-oğulları hakimiyet bölgesinde bazı faaliyetlere giriştiler: Haleb bölgesine gelen ilk Türkmenlerin başında Harun (?) b. Han adında bi zat bulunmakta idi. Onu Afşin, Şunduk, Kurlü ve Atsız Beyler takip ettiler. 463 (1071) yılında Yavagiya (bu husus hakkında krş. Ahmed Ateş, Yabgulular meselesi, Belleten, Ankara 1965, XXIX, 517-525) Türkmenlerinin reisi kurlü’nun ölümü üzerine, Suriye’de bulunan türklerin Atsız’a itaat ettikleri anlaşılmaktadır. Atsız, önce Remle şehrini Fatımilerden aldı. Bundan sonra Kudüs’ü kuşattı. 1071 sonunda kudüs Atsız’a teslim oldu. Bunu Akka, sur ve Trablusam’ın zaptı takip etti. Neticesiz kalan birkaç kuşatmadan sonra, Atsız nihayet Dimaşk’i de zaptetmeğe muvaffak oldu (10 haziran 1076) Atsız’ın talihi bundan sonra döndü. Mısır’ı zapt için yaptığı sefer mağlubiyet ile neticelendi. 7 şubat 1077’de Dimaşk’e dönen Atsız, Suriye’yi yeniden ele geçirmeği ümit eden Fatımi ordularının bu şehri kuşatmaları üzerine, esasen Büyük Selçuklu sultanı Melikşah tarafından Suriye’ye gönderilmiş olan Malik tutuş’tan yardım ricasında bulunmuş idi. Tutuş, derhal kuşatmakta olduğu Haleb’den Dimaşk’e gelerek, önce mısırlı kuvvetlerin geri çekilmesini temin etmiş ve bundan sonra da sudan bir bahane ile Atsız’ı ortadan kaldırıp, bütün Suriye topraklarına hakim olmuş idi (eylül 1078).

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 56)

Tutuş Suriye’nin şimali dahil, bütününe hakim olabilmek için, Haleb’i Melikşah’ı rızası ile Mirdas-oğullarının elinden almış olan (1080) musul emiri Şaraf al-Davla Muslim b. Kurayş al-Ukayli ile ve Antakya’yı ermeni Philaretos7un tahakkümünden kurtardıktan sonra (1084) kendisinden haraç talep eden Muslim7i bir savaşta bertaraf etmiş bulunan Anadolu fatihi Sulaymanşah ile mücadelelerde bulunmuş ve bu sonuncuyu mağlup ve intihara mecbur etmiştir. Ancak Tutuş, ağabeyi Sultan Melikşah’ın vefatına kadar (1092), malik unvanı ile iktifa ederek, Büyük Selçuklu imparatorluğuna tabi kalmıştır. Onun Suriye’ye hakimiyeti devrinde Artuk Bey Kudüs’te mahalli bir hanedan kurmuş bulunmakta idi (1086/1087). Melikşah7ın vefatını müteakip taht mücadelelerine karışan Tutuş, büyük sultan olmak ihtirası içinde, başarıya ulaşamadan, Barkyaruk ordusuna mağlup ve maktul düştü (1095). Suriye Selçukluları bundan sonra merkezleri Dimaşk ve Haleb olmak üzere iki melikliğe ayrıldı. Gerek bu melikliler ve gerekse Antakya’da, Himş, Şayszar ve Trablus’ta bulunan mahalli emirlikler arasında sürüp-giden mücadeleler Suriye’de tam bir karışıklık havası yaratmış bulunurken garpta haçlı orduları Suriye ve Filistin üzerine yürüdü.)

Abbasilerin Suriye münevverlerine karşı güttükleri sonu gelmeyen düşmanlık, siyasi düzensizlik, türk ve berberi unsurlarının istikrarsız hakimiyetleri, cahil, mal ve mülk düşkünü hükümdarlar, bölgede tenevvürü destekleyecek unsurlar değildiler. Bütün bunlara rağmen, Haleb Hamdanileri ve Mirdasileri etrafına bir çok şairler toplamış idi. Meşhur Kitab al-Ağani’nin telifini Sayf al-Davla’nın teşvikine medyun bulunuyoruz. Bundan başka, sadece Abu Tammam. Abu ‘l-Ala al-Ma’arri. Kufe’de doğmuş olmakla beraber yetişmesi ve ikameti cihetinden Suriyeli olan al-Mutanabbi ve haklı olarak takdir edilen arap coğrafyacısı al-Makdisi’ye işaret ile iktifa edeceğiz artık Müslüman makamları, Emeviler devrindekinden daha az müsamahalı ve çok daha ısrarlı bir şekilde İslamiyeti bölgeye yerleştirmeğe başlamışlardır. Arapça-yavaş-yavaş, sonraları bu dilde yazmağa da başlayacak olan zimmi’lerin süryani lehçesi yerine kaim olmaktadır. Dünyevi ilimler ile bilhassa tıp ile, önceleri olduğu gibi yine esas bakımından yahudi ve hıristiyanlar meşgul olmaktadırlar. Bu devrenin sonu, Selçuklular tarafından teşvik edilerek her tarafa yayılmaya başlayan bilhassa Haleb ve Dimaşk medreselerinin inşasına rastlar. Bununla beraber Dürzilik, İsmaililik, Nuşayri’lik ve Mutavali’lik (bk. madd.) gibi gizli ve girilmesi merasime tabi bir takım mezhepler süratle yayılmıştır.

Abbasi ve Fatımi memurlarının tazyikı zamanla ülkenin yaşama gücünü, tamamiyle mahvetmemekle beraber, bunun zayıflamasına sebep olmuştur. Mal. 311 (923/924) yılında bir Dimaşk valisi devlet hazinesine 300.000 dinar ödemek mecburiyeti ile karşılaşmıştır. Ovalar yavaş yavaş tenhalaşmakta ve ziraat gerilemektedir. Memleketin tamamiyle çökmesi ancak yeni zirai çalışmaların, şeker kamışı ve portakal ziraatinin başlaması sayesinde durdurulabilmiştir. Pamuk ziraati gelişmektedir. Pamuk kağıt istihsalinde kullanılmaktadır. IV. (X.) asırda Dimaşk’te bir kağıt imalathanesi mevcuttur. Bu ülkenin muhtelif kazanç kaynakları hakkında bir fikre varabilmek için al-Makdisi’ni coğrafi eseri olan Ahsan al-takasim’de Suriye ticaretine ait faslı (s. 180-184) okumak icap eder.

Franklar idaresinde Suriye, 21 teşrin, ı. 1097’de Haçlı orduları Antakay surları önünde göründüler. Mahrumiyetler ve güçlükler ile dolu bir kuşatmadan sonra Haçlılar 3 haziran 1098’de şehre zor ile girdiler. Bundan sonra sayıları 40.000 savaşçıya düşmüş olan franklar, Asi ırmağı (Orontes) vadisi yolu ile Nuşayri dağları üzerinden ve sonra da sahil boyunca Kudüs’e vardılar. Kısa bir müddet önce Fatımilerin Artuk-oğullarının elinden geri almış oldukları şehir, 15 temmuz 1099’da, hücum ile zaptedildi. Godefroi de Bouillon, (mukaddes Mezarın kurucusu = Advocatus sanchi sepulchri unvanı ile) burada devletin başkanlığına getirildi. (1099/1100) Kudüs’te kıral unvanını alan ilk Haçlı hükümdar ise, Godefroi’nın kardeşi ve halefi (ve 1097’den beri şarkta kurulan ilk frank devleti Edessa (Urfa) kontluğunun başına bulunmuş olan) Baudouin I. olmuştur. Bu zat, sahil şehirleri olan Arsüf, Kaysariya (Caesarea) Akka (Akkon), Şayda (Sidon), Beyrut ve Trablus (Tripolis)’’u zaptetti (1109/1110). Haçlı hükümdarlarının en ehemmiyetlisi olan bu kumandan Mısır’a karşı yaptığı bir sefer esnasında öldü (1118) Onun halefi olan baudouin II. du Bourg Şür (Tyros) şehrini zaptetti (1124) Dimaşk’e karşı başarı kazanamamakla beraber, bu şehir ona harac vermek mükellefiyetini yüklenmek zorunda kaldı.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 57)

1130 yıllarında Kudüs kırallığı, Diyarbekir bölgesi hudutlarından mısır sınırlarına kadar, en büyük genişliğini iktisap etti. Kırallığın sınırları Suriye’de hiçbir zaman yukarı orontes vadisini ve Anti-Lübnan sırtlarını aşamadı. Suriye iç bölgesinde kalan ve haraç ödemeği kabul eden büyük şehirler, Haleb, Hama, Hims, ba’albak ve Dimaşk haçlılardan masun kaldı. Kırallık dört feodal devletin ittihadından müteşekkil idi: I. Şarkta, Fırat’ın her iki sahili boyunca Urfa (edessa) kontluğu; 2. Şimalde ermeni Kilikya’sını da himayesi altında bulunduran Antakya prensliği, 3. Ortada Markab (Maratum)’den Nahr al-Kalb’e kadar uzanan bölgede Trablus kontluğu; 4 kırallığa bağlı arazi, yahut asıl kudüs kıralığı. Bu, Ürdün suyunun garbında bütün Filistiin’i ve diğer tarafında Ürdün-ötesi bölgesined Crac (kerak; b. bk.) ve Montreal (bk. mad. ŞAVBAK) adını almış olan eski Moab ve Edom mıntakalarını ihtiva etmekte idi. Kırallığa geçici olarak Ayla-Akaba limanı da bağlanmış idi. Bütün bu arazinin müdafaasını sağlamak üzere, Haçlılar kuvvetli kaleler inşa ettiler: Crac des Chevaliers (Hişn al-Akrad) Chastel-Blanc (Şafita). Maraclea (Marakiya) Margatum (Markab) ve cenubi Lübnan’da Beaufort (şakif Arnun) ve nihayet Ürdün-ötesinde iki kudretli kale olan Crac ve Montreal (Şavbak).

Baudouin II.’nin ölümünden sonra (1131) Haçlı devletlerinin inkıraz devresi başlar: bu inkıraz Haçlıların tecrid edilmesi ve bunlar arasındaki ihtilaflar ile süratlenmiştir. Bizans kırallığın şimaldeki arazisi üzerinde hak iddia etmekte idi. Toroslarda ermeniler milli bir devlet haline gelmeğe uğraşmakta idiler. Franklar, Bizanslılar ve ermeniler, aralarında birleşecekleri yerde, sadece, İmad al-Din Zangi, nüur al-Din Zangi ve şalah al-Din gibi kudretli hükümdarlar idaresinde toplanmakta olan müslümanlar yararına birbirlerini karşılıklı zayıflatacak hareketlerde bulundular. (Haçlı devletlerinden ilk sukut edeni Urfa kontluğu oldu. Musul atabeği “İmad al-Din Zangi 1144 yılı sonunda Urfa’yı zaptederek, bu kontluğa nihayet verdi. Bu vaziyetin Avrupa’da yarattığı tesir Fransa ve Almanya kırallarının ikinci Haçlı seferini doğurmuş ise de, garptan gelen Haçlı orduları Anadolu’da türkler tarafından imha olunmuşlardır) Haleflerinden daha büyük bir başarıya ulaşamadan kıral Baudouin III. (1144-1162) Dimaşk kuşatmasını tekrar ele aldı (23-28 temmuz 1148) daha önce Haleb’e hakim olmuş bulunan nur al-Din Zangi, Dimaşk’ta kuvvetle yerleşmeğe muvaffak oldu. 1162’den beri Kudüs kıralı bulunan Amaury I. çökmekte olan Fatımi hanedanın mirasına konmak gibi cüretkarane bir plan kurdu. Fakat nur al-Din, kumandanı Şalah al-Din’i Mısır’a göndermek suretiyle, ondan daha önce davrandı. Son Fatımi halifesi (al-Azid’in ölümünden sonar (1171) Şalah al-Din Mısır’da istiklalini ilan ederek, Eyyubi hanedanını kurdu. Bundan sonra Nur al-Din (ölm. 1174)’in oğulları aleyhine Dimaşk şehirne hakim oldu. 4 temmuz 1187’de bütün Haçlı ordusu, baştı karıl Guy de Lusignan olduğu halde, Hattin yanında (Tabariya tiberias görü ile Nazareth arasında) Şalah al-Din’in eline düştü 2 teşrin I.’de Kudüs teslim oldu. Müdafilerinden mahrum kalmış olan diğer şehirler de, Antakya, Trablus ve Sur müstesna, teslim olmak zorunda kaldılar.

Üçüncü bir Haçlı seferi için garpta yapılan davet, Fransa kıralı Philipp August ile İngiltere kıralı Arslan Yürekli Richard’ı frankların iki yıldan beri kuşatmış oldukları Akka önündeki karargaha götürdü (kara yolundan gelen asıl Haçlı ordusunun başında bulunan alman imparatoru Friedrich Barbarossa. Anadolu’da Saleph (Silifke) çayında boğulmuş, ordusunun mühim kısmı geriye dönmüş ve ancak pek az bir miktarı Suriye7ye ulaşabilmiş idi) Akka şehri 19 Temmuz 1191’de Haçlılara teslim oldu. Taraflar arasında yapılan bir mütareke ile Yafa’dan Şur7a kadar olan sahil bölgesi Haçlılara terkolundu. Geri alınması mümkün olmayan kudüs yerine artık bundan sonra kırallığın hakiki merkezi Akka oldu. Şalah al-Din’in ölümü (4 Mart 1193 devletin çok sayıdaki varisleri arasında bölünmesine sebep olmuş udi. Bunların arasındaki anlaşmazlıklardan imparator Friederich II., Mısır eyyubi sultanı al-malik al-Kamil ile Kudüs’ün ve diğer bazı sevkülceyşi ehemmiyeti olmayan yerlerin Hıristiyanlara terkini deriş eden bir anlaşma imzalamak hususunda faydalandı. Franklar ile ittifak akdetmiş olan Şalah al-Din’in oğulları tarafından tehdit edilen al-Malik al-Kamil, Hvarizm’lileri yardımına çağırdı; bunlar, Gazza yanında (1244) birleşmiş frank ve Suriye kuvvetlerini imha ederek, Mısırlılara Kudüs, Dimaşk ve Himş’ı işgal etmek imkanını sağladılar. Yedinci Haçlı seferi, Mısır’a karşı yaptığı teşebbüsün başarısızlık ile neticelenmesinden sonra, Kıral Saint Louis7nin Suriye’ye gelmesine sebep oldu. St. Louis 4 yıl müddetle (1250-1254) sahil şehirlerini tahkim etmekle uğraştı. Memluk sultanları Baybars, kala’un ve bu sonuncunun oğlu al-Nmalik al-Aşraf Kudüs kırallığına son darbeyi indireceklerdi. Akka 31 mayıs 1291 (30 cemaziyelevvel 690)’de şiddetli bir mukavemetten sonra, düştü. Müteakip aylarda Şur, Hayfa, Sayda, Beyrut ve Tartus şehirleri ya müslümanlarca zapt olundu veya Hıristiyanlar tarafından boşaltıldı. Son olarak, Hayfa ve Kaysariya arasında bulunan kudretli Aslis müstahkem kalesi teslim oldu (16 Şban 690= 14 Ağustos 1291) bu suretle Suriye’deki frank hakimiyeti ortadan kalkmış bulunuyordu.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 58)

Haçlılar Suriye’ye Avrupa feodal teşkilatını getirdiler. Seçim ile kırallık usulü, kısa bir müddet sona, veraset ile kırallık şekline döndü. Kıral, doğrudan doğruya, sadece asıl kudüs kırallığını idare etmekte idi. Kıralın iktidarı ruhanilerden, asillerden ve vatandaşlardan müteşekkil üç sınıfa tanınmış ola imtiyazlar ile tahdit edilmekte idi. Usama b. Munkiz “O (yani kıral) büyükler meclisinin kararlarını reddedemez” demektedir. Feodal reislerin kendi arazilerinde iktidarları da aynı şekilde tahdit edilmiş idi. Köylü sonofının toprağa bağlı kölelik durumu Suriye’de öteden beri mevcut olduğu şekilde muhafaza edilmiş idi. Franklar ile Suriyeliler arasındaki evlenmelerden doğan çocuklara pullani denilmekte idi; bu kelimenin iştikakı karanlıktır (belki de Fulan’dandır) orduya sadece franklar değil, ermeni ve maruniler de alınıyordu. Turcopul’lar müslüman yardımcı kuvvetleri teşkil ederlerdi. Müslüman ve yahudilerin vaziyeti islam diyarlarındaki zimmi’lerinkine tekabül etmekte idi. İbn Cubayr’in şahadetine nazaran, bir kısım müslümanlar frank hakimiyetinden memnun bulunduklarını hiç de saklamamakta idiler.

Her haçlı devletinin kendisine mahsus ayrı bir gümüş parası vardı. bundan başka Byzantii saracenati denilen ve üzerinde arapça yazılar bulunan duka altınları da vardı. İslam fethinden beri çok düşmüş olan ticaret, bilhassa Akka, Şur ve Trablusşam limanları yolu ile , hiçbir zaman bu devirdeki kadar kesifleşmemiş olan garp ile denizden bağlılığı sayesinde, tekrar canlandı. Şimaldeki Haçlı devletlerinde iç ticaret yolları Lazikiya’ya ve bugün Samandağı adını almış olan Suvaydiya (sudinum)’ye varmakta idi. Buna benzer güçlü bir iktisadi hayata rastlayabilmek için Fenike devrine kadar gitmek icap eder.

Daimi savaş hali, suriyeli müslümanların fikri hayatını zaafa düşürmekle beraber, tamamiyle de söndürememiş idi. Dimaşk’ta İbn al-Kalanisi tarihi ile meşgul olurken, İbn asakir, Suriye ile yakından-uzaktan alakalı şahıslar hakkındaki abidevi eserini (Tarih Dimaşk) ikmal etmekte idi. Hareketli ve maceralı hayatının sonlarında emir Usama b. Munkiz, franklar ile müslümanlar arasındaki münasebetlerin tetkiki bakımından büyük kıymet taşıyan kendi hal tercümesini telif etti. Süryani bir elcezireli olan Barhebraeus, gerek arapçaya ve gerekse süryani diline ayın ölçüde mükemmel olarak vakıf idi. Bu Ya’kubi patriği süryani lisanında mufassal bir vekayiname kaleme aldı. Müslümanlar Hıristiyanlar ve aynı şekilde yahudiler başarı ile tıp ilmini yürütmekte idiler. Roma devri hariç tutulursa, hiçbir devirde mimari bu kadar hareketli olmamış idi. Haçlılar tarafından inşa edilen kaleler, ora çağ kale mimarisinin harikulade örnekleridirler. Haçlıların inşa ettikleri kiliselerden cubayl kilisesini, Tartus’taki abidevi bazilikayı, bugünkü Beyrut ulu camii olup, bir zamanki duvar nakışlarını muhafaza etmiş olan muhteşem Vaftizci Yahya katedralini zikredebiliriz. Haçlılardan bir kısmı Suriye örf ve adetlerine uydular (taballadu (Usama) Frankların ve yerlilerin iş-birliği içinde bir dereceye kadar yeni bir medeniyet doğmuş idi.

Memlükler hakimiyetinde Suriye ilk Memluk sultanlarının frank devletlerine karşı yaptıkları teşebbüslerden daha önce bahsetmiş idik. Frankların ve Akdeniz’e hakim olan Avrupa donanmasının geri dönmesinden korkan Memlukler, aralarında hatta en parlak durumda bulunan Akka, şur ve Trablusşam’ın da bulunduğu sahil şehirlerini tahrip etmğe başladılar; Şayda ve Beyrut’ta iç kaleleri yıktılar. Trablus sahilden 2 mil mesafede yeniden inşa edildi. İdari bakımdan bir zamanki Eyyubi iktiları varlıkalrını muhafaza ederek Suriye’de 6 esas idari bölgeye (mamlaka veya niyaba) ayrıldı. Dimaşk, Hale. Hama, Trablus, Şafad ve Kerak (Mavara al-Urdunn).

Dimaşk’ın şöhretli mazisi , Dimaşk naibine, sadece Suriye’deki diğer meslekdaşları üzerinde bir hakimiyet değil, hususi bir nüfuz da sağlamakta idi. Bu yüksek memur, Mısır’daki metbuu kadar, tac ve taht üzerinde hak iddia edebileceği kanaatinde idi. Suriyeli naibin ihtirasına karşı emin olabilmek için, Kahire bunları, mütemadiyen azl etmek” çaresine baş vurmuştur (Salih b. Yahya) İdarenin istikrarsızlığı ve ertesi günün kendisine neler getireceğini bilmeyen naiblerin mal ve mülk hırsı hiçbir devirde bu ölçüye varmamış idi. Lübnan bir nevi muhtariyete sahip olmakta devam etti. Dağlık bölgedeki müslüman rafızileri Dürziler ve Mutavaliya Memluklerin frank ve moğullara karşı mücadelelerinde çektikleri güçlüklerden, istiklallerini ilan etmek hususunda faydalandılar. Asilerin tamamiyle imha ve tenkili ve merkezi Lübnan’ın tahribi ile sona eren uzun ve yorucu bir sefer tertip etmek üzere (692-705=1293-1305), Suriye’nin bütün savaş gücünü harekete geçirmek icap etti.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 59)

İran’da oturan moğul hanları (İlhanlılar) Memluklerin kendilerin uğratmış oldukları mağlubiyetlerin intikamını alma için, büyük bir gayret içinde idiler. Bunların en faali olan Gazan Han (694-703=1296-1304, 699 (1299) yılında ermeni ve gürcülerin ve aynı zamanda Kıbrıs’taki frankların yardımını temin ederek, memlukleri Hims yanında bozguna uğrattı. Gazan Han’ın birlikleri Dimaşk’ı işgal ederek, Gazza’ye kadar ilerilediler: Mısırlılar yeniden Suriye’ye girince, Gazan Han bunları geri püskürtmek üzere Fırat’ı tekrar geçti ise de 702 (1303)’de Dimaşk yakınında Marc al-Şuffar’de mağlup edildi. Suriye’nin, 784 (1382)’te Bahriye Memluklerinin yerini alan burci Memluklerinin yükselmesinden de hiçbir istifadesi olacak değildi. İbn İyas, bunları, eski nizamı” yani selefleri zamanındaki karışıklığı devam ettirdiklerini teyit etmektedir. Hatta Sultan Farac (801-808=1398-1405) Suriye’yi fethe yedi defa yeni baştan başlamak zorunda kalmış idi. 803 (1401) yılına timir7un istilası isabet eder (bk. mad. TİMUR) Haleb’in zapt ve yağmasından sonra, onun birlikleri Dimaşk önünde göründüler. Teslim olmasına rağmen bu şehir, şiddetli bir yağmaya tabi tutuldu. Silah taşıyabilen Ahalinin çoğunluğu, bilhassa sanatkarlar, mimarlar çelik ve cam işçilerinin hemen hepsi Semerkand’a götürüldü. Bundan sonra şehrin iç bölgesi Emevi camii ve diğer binalar ateşe verildi. Timur ordusunu geri çekti ve Suriye’yi salgın hastalıklarına ve eşkiyalara terketti. Bu arada Anadolu yaylasında Osmanlı devleti yükselmiş bulunuyordu. İstanbul’un zaptı (1453) onların gayretlerini arttırmış idi. Fatih Sultan Mehmed’i Suriye’ye taarruzdan ancak ölümü alıkoyabildi. Onun halefleri ise, bu taarruza hazırlanmaktan bir an bile farig olmadılar. Kayıtbay (873-901=1468-1496) ile Sultan Bayezid II. arasında, sadece bir mütareke addedilebilecek olan bir sulh anlaşması akdedildi.

Bagdad’ın Hulagu tarafından tahribi ve Abbasi hilafetinin yıkılışı islam dünyasının ağırlık noktasını yeniden Fırat’ın garp tarafına nakletmiş idi. Arap edebiyatı memluk devletleri arazisinde pek de sağlam ve emin olmayan bir melce bulmuş oluyordu. Memluk hükümdarları sırf edebiyat ile o kadar ilgilenmemişlerdir. Münevverler mazinin hayali ile yaşamakta idiler; bunların edebi faaliyetleri yaratıcı ve asli olmaktan uzak idi. Bu devir hulasacılar, toplayıcılar, el kitabı ve ansiklopedi yazarları için parlak bir devir oldu. Bu devirde daha ziyade pek az kelime ile tarif edilip, ezberlenebilecek bilgiye karşı alaka duyuldu. Ansiklopedi yazarları içinde Memluk divanında kullanılmak üzere kaleme alınmış bir çok ciltten müteşekkil, tarihi, coğrafi ve edebi bir derleme olan Masalik al-absar’ın müellifi Şihab al-Din b. Fazl Alah al-omari’ye hususi bir yer ayırmak gerekir. Başkaca, tarihçi ve coğrafyacı Abu’l-Fida ile selefi al-Makdisi ve nazaran daha ehemmiyetsiz bir kişi olan coğrafyacı Şams al-Din al-Dimaşki (ölm. 727=1327)’yi zikredebiliriz. Pek çok eser kaleme almış olan aslen Elcezire’li al-Zahabi Dimaşk’ta yaşamış ve 748 (1348)’de orada ölmüştür. İbn arabşah (ölm. 854=1450) Timur tarihini yazmıştır. Al-Şafadi (696-764 = 1296-1383) büyük bir hal tercümesi eseri telif etmiştir. Tarih Bayrut müellifi Salih b. Yahya (ölm. 840=1436) garp emirleri hakkındaki bu eseri ile bize Lübnan tarihi hakkında en mükemmel bilgiler ve Haçlı devletlerinin yıllıklarını itmam eden kıymetli malumat bırakmıştır. İbn Taymiya (b. bk.) ve talebesi İbn Kayyim al_Cavziya bu devrin en nevi şahsına münhasır şahsiyetlerinde addolunmalıdırlar. Bunların faaliyet sahası bütün islami ilimleri içine almakta idi. Din müdafaası ve her türlü rafızi hareketlerini meydana çıkarmak ve bunlar ili uğraşmak bakımından yorgunluk nedir bilmeyen bu kimseler, gerek Vehhabiler ve gerek günümüzün müslüman yenilikçileri tarafından takdir ile anılmaktadırlar.

Haçlıların Suriye’den sürülüp çıkarılmaları parlak bir iktisadi devrenin kapanışını ifade eder. Suriye ticareti yeniden geriledi. Bununla beraber yavaş-yavaş Avrupa ile iktisadi bağların yeniden kurulması zarureti doğdu. Memlukler tarafından tahrip edilmiş olan Akka, şur ve Trablus’un uğradığı talihsizlikten ve nihayet garplı tacirlerin önceleri yerleşmiş oldukları Kilikya ermeni kırallığının yıkılmasından (1347) faydalanan Beyrut oldu. Bir asırdan fazla bir müddet bu şehir suriye’nin baş limanı haline geldi. Beyrut, bir taraftan Şam’ın komşuluğu, diğer taraftan avrupalı denizcilerin temerküz noktası olan Kıbrıs’ın Lusgnan kırallığı karşısında bulunması sayesinde Venedik, Ceneviz Katalonya, Provans ve Rodos gemilerini sık-sık limanında görmekte idi. Bunların ticarethaneleri ve kolonileri başında artık Memluklerin resmen tanıdıkları ve bir nevi tahsisata (camakiya) sahip konsoloslar bulunmakta idi. Kahire hükümeti bunları bir nevi rehine (rahina, Halil al-Zahir) addetmekte olup, onları sadece kendi devletlerinin tebeası bakımından değil, korsanların düşmanca hareketleri cihetinden de mesul tutmakta idi. Konsoloslar Hıristiyan hacıları himaye ediyor ve icabında yerli Hıristiyanlar lehinde müdahalelerde bulunuyorlardı. B uhal müteakip asırlarda gelişecek olan, “kapitülasyon” hukukunun başlangıcıdır.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 60)

Osmanlılar idaresinde Suriye, XVI. Asır başında Memluk hakimiyeti tamamiyle inkıraa yüz tutmuş idi. Ahali Memluk vali ve memurlarının tazyikından son derece bizar olmuş idi. Osmanlı sultanı Selim I. (b. bk.) bu durumdan faydalandı. Onun Suriye’ye taarruz edeceğinden endişe eden Memluk hükümdarı Kanşuh Gavri ordusunu harekete geçirerek, Sultan Selim I’den önce davranmak gayesi ile, Şam ve Haleb üzerinden Anadolu’ya yürüdü. Savaş, Haleb’e bir günlük mesafede şimalde, merc Dabık’ta vuku buldu. Türk topçusu ve yeniçeriler Mısır ordusunu darma-dağınık ettiler. Bizzat Kanşüh Gavri savaş esnasında maktul düştü (25 recep 922=24 ağustos 1516) Haleb, Şam ve diğer Suriye şehirleri, Mısır üzerine yürüyüşüne devam ederek, Memluk hakimiyetine son veren muzaffer osmanlı sultanına kapılarını açtı. Türkler Suriye’de önceleri eski idari tasimatı (niyabat) aynen muhafaza ettiler: Memluklerin Şam naibi olan memluk Gazali, Merc Dabık savaşından sonra, türklere iltihak etmiş idi. Bu şekilde hareketince mükafat olarak, başka bir türk paşasının idaresine ayrılan Haleb niyabasi haric kalmak üzere kendisine bütün Suriye’nin idaresi tevdi olundu (krş. Mad. SELİM I.).

Sultan Selim I.’in vefatını (926=1520) müteakip Gazali kendisini, al-Malik al-Aşraf unvanı ile, sultan ilan ettirdi; fakat Şam kapıları önünde, Kabun yanında mağlup edilerek, öldürüldü (safer 927=kanun II. 1521). Daha XVI. Asır sona ermeden, Suriye üç büyük paşalığa ayrılmış bulunuyordu: I. Şam, Aralarında en mühimleri Kudüs, Gazze, Nablus, Şayda ve beyrut olmak üzere 10 sancağı var idi; 2. Trablus Bunun sancakları Himş. Hama, Salimiya ve Cabal idi; 3. Maraş paşalığına bağlanan Ayıntab’ın istisnası ile bütün şimali suriye’yi içine alan Haleb paşalığı Müteakip asır içinde Lübnan bölgesi için Şayda paşalığı tesis edildi. Bu idari taksimat esas hatları ile XVIII. Asır ortalarına, idare merkezinin Şayda’dan Akka’ya nakline kadar, devam etmiştir.

İstanbul hükümeti Suriye ile daha ziyade buradan Mısır ve Arabistan’ı kontrol altında bulundurmak, sarayv e savaş masrafları hususunda bölgenin vergilerinden faydalanmak için ilgilenmekte idi. Suriye makamları arttıranın üzerinde kalıyordu. Bir Venedik konsolosunun kayıtlarına göre, paşalıklar 80-100.000 kurauşa (her halde gümüş duka olmalıdır; Venedik Grosso’suna Krş, cemi kuruş bundan müştaktır) tevcih olunmakta idi. Paşalar doğrudan-doğruya yalnızca mühim şehirler ile bunların civarlarını idare etmekte idiler. Ülkenin içi, sayı ve nufuzları Memlukler devrinden beri artmış olan eski ikta sahiplerinin yani bedevi, türkmen, mütavali, dürzi ve nuşayri emirlerinin elinde idi. Osmanlı hükümeti bunların kendi aralarında mütemadi çarpışmalarına seyirci kalıyor, sadece vergilerin (miri) tahsili ile ilgileniyordu. Bu sebeple ülkenin iktisadiiyatı Memlukler devrinde olduğu gibi daimi gerileme halinde idi.

Mevkilerinin istikrarsızlığı osmanlı yüksek memurlarının servet sahibi olmak ihtiraslarını daha da arttırdı. 180 yılık bir devirde Dimaşk’a 133 paşa tayin olunmuş idi. Bu zaman zarfında Suriye istiklal hareketinin öncüsü Fahr al-Din (1583-1635) bundan ayrı olarak Bani Ahfüş, mütevali emirleri ba’albakk ve Bika sahipleri Bani Mansur b. Furayh Filistin ve Nablus civarında ellerine birer mukataa geçiren bedevi şeyhleri ortaya çıktılar. Bunların aç gözlülükleri, tabayı türklerin hakimiyetine karış korur gibi görünüyordu. Hindistan’ın portekizliler tarafından işgali uzak şark ticaretini yakın şarktan ayırıp Ümid burnu yoluna sevketmesi bakımından suriye için zararlı neticeler doğurdu. Beyrut limanı bu yüzden tenhalaştı. Önce Trablus, daha sonra Fahr al-Din’in teşebbüsü ile Sayda, ipek ve pamuk yüklemek üzere Avrupa gemilerini kendilerine çekmeğe başladı. Basra körfezine giden doğru yolun ilk merhalesi olan Haleb, Elcezire, Akdeniz ve Anadolu eyaletleri arasında bulunan hususi mevkii ve mühim bir Pazar yeri olması sayesinde 3 asır müddetle şimali Suriye’nin en hareketli ticaret merkezi olmakta devam etti.

XVIII. asrın ikinci yarısında üç şahsiyetin macerası birden-bire bütün dikkatleri Akka şehir ve civarına teksif etti. Bunlar Zahir (Zahir’in Suriye şivesinde telaffuz şekli) al-Omar, Cezzar Ahmed Paşa (b bk.) ve Napoleon Bonaparte’tır. Şafad bölgesine hakim bir bedevi şeyhi olan Zahir, iktidarını Calila (Galilaea)mıntakasına teşmil ederek, Akka’ya yerleşti ve burasını imar ve tahkim etti. Ali Bey ve Abu Zahab adlı memluklar ve Suriye sularında dolaşan bir rus filosu tarafından desteklenen Zahir, Osmanlı devletine isyan etti. Zahir türkler tarafından Akka’da muhasara olunarak 1775’te burada maktul düştü. Onun Akka’da halefi olan Cezzar Ahmed Paşa ise Napoleon Bonaparte’ın muhasarasına mukavemet etmiş ve onu geri çekilmeğe mecbur bırakmıştır (mart-mayıs 1799) Dimaş ve Akka valisi olarak Cezzar Ahmed Paşa hemen-hemen 40 yıl müddetle Suriye’ye dilediği gibi hükmetmiştir (1775-1804).

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 61)

Arap istilası devrinde 4.000.000 olarak tahmin olunan Suriye ve Filistin nüfusu, ülkenin asırlar boyunca maruz kaldığı istilalar, salgın hastalıklar ve iç karışıklıklar yüzünde gerilemiş, yine tahminen bir buçuk milyona düşmüş idi. Mahmed ali, ümitsizliğe düşmüş Suriye ziraatçılarını Mısır’a yerleştirmek fikrine kapıldığı sıralarda, Suriye’nin en belli-başlı gelir kaynaklarından birisini teşkil eden pamuk ziraati ve ipekçilik tamamiyle gerilemiş bulunmakta idi. Bu karışık vaziyet Lübnan emiri başir7e Suriye siyasetine karışmak imkanını sağladı. Bu zatın adı hemen-hemen 1840 yılına kadar ülkenin tarihinde ehemmiyetle yer alır. Onun suriye işlerine müdahalesine bizzat yüksek Osmanlı memurları sebep olmuşlardı. Dimaşk valisi Yusuf Paşa (1807-1810) ülkeyi tehdit eden Vahhabi akınına karşı yardım ricasında bulunmuş idi. Başir bundan sonra Dimaşk’Da Yusuf Paşa’ya halef olarak önceden belirtilmiş olan Akka paşası Süleyman’ın bu terfi işini ayarladı. Bütün bu umumi keşmekeş içinde Lenmed Ali, Suriye’yi kendi Mısır valiliğine ilhak etmek için bir fırsat kollamakta idi. Süleyman Paşa’nın Akka’da halefi olan Abdullah Paşa (1818) ona burasını teslim edecek idi. Fakat mucrim mısır fellahlarını teslim etmeği ve 1.000.000 kuruşun iadesini redetti. Hukmü Lübnan’da da geçen Akka paşası tarafından bu meblağın tesviyesine iştirak etmeleri talep edilen Lübnan’ın hıristiyan ahalisi ayaklandı. Böyle bir Hıristiyan ayaklanması o vakte kadar görülmemiş bir şey olup, sonraları sık-sık vuku bulacak idi. Avrupalılar ile temasları olan hıristiyanlar onlar tarafından kışkırtıldılar ve memlekette bir kuvvet olduklarının farkına vardılar: Mehmed Ali, Abdullah Paşa’nın istinkafını bahane ederek, oğlu, İbrahim Paşa’yı Avrupa usullerine göre yetiştirilmiş bir ordunun başında Suriye’ye sevketti. Akka 7 aylık bir muhasaradan sonra teslim oldu (27 mayıs 1832) 8 temmuzda İbrahim, Himş yanında türkleri bozguna uğrattı. Bunda pek az sonra Baylan geçidini zorlayarak Anadolu’ya girdi. 1833 mayısında varılan bir anlaşma Mehmed Ali’ye kayd-ı hayat şartı ile Suriye’ye sahip olmayı sağlamakta idi.

Memleketin yeni hakimi müsamahakar davrandı. Hıristiyanların belediyelere iştirakine müsaade etti. Gayr-i müslimler için hakaret amiz olan tedbir ve kararların ortadan kalkmasını hoş gördü. Polis ve adalet teşkilatının islahına çalıştı. Buna mukabil, Lübnan’ın yarı muhtar bölgelerinde angarya ve askere alma emirleri ile ahiliyi kızdırdı. Lübnan ve Havran dürzileri, Nuşayri’ler arasında ve her zaman için yetersiz bir şekilde itaat altına alınmış olan Nablüs vilayetinde isyanlar patlak verdi. İbrahim kuvvetlerini bu isyanları bastırmakta tüketti. Türkler Suriye’yi geri almak zamanının geldiğini sandılar. Fakat Haleb şimalinde Nizib yanında mağlup edildiler (27 haziran 1839) Bu sırada Mehmed Ali’nin ihtirasından endişeye düşmüş olan İngiliz hükümetinin teşebbüsü ile Avrupa siyasi mehafili duruma müdahale etti. İngiliz siyaseti, Napoleon’un seferine kadar Mısır ile alakadar olmamakta idi. Bu seferden itibaren ise, İngilizler devamlı olarak bu ülke ve Kızıl-deniz ile meşgul oldular. İngiliz casusları bütün Lübnan’ı ayaklandırdılar. Bir müttefikler filosu Beyrut’u bombardıman etti (eylül 1840) 2 teşrin II.’de Akka düştü ve İbrahim Suriye’yi boşaltmağa mecbur oldu. Bundan kısa bir süre önce ise, emir başir nefyedilmiş idi.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 62)

Sultan Mahmud II.’den beri, Babıali idari bir merkezileştirme siyasetine başlamış ve muhtelif vilayetlerin muhtariyetlerini ortadan kaldıran ve ikta durumlarını değiştiren emir-nameler neşretmiş idi. Mısırlıların çekilip-gitmelerinde sonra Babıali, Lübnan’ın ilhakını hazırlamak gayesi ile eski Akka ve Şayda paşalıklarının idari merkezini ehemmiyeti gittikçe artmakta bulunan Beyrut şehrine nakletti. Aynı gaye ile, dağlık bölgenin eski hakimleri olan Şihab emirlerini idareden uzaklaştırdı. Fakat bu suretle ancak daimi bir karışıklık hali yaratılmış oldu. 1830’dan itibaren durum Lübnan’da değişmiş idi. Türkler ile birlikte mısırlılara karşı mücadele etmiş olan Hıristiyanlar, dürzilere tanınan aynı haklardan istifade etmek istediler. Cenubi Lübnan’da bir çok hıristiyan Lübnanlı, İbrahim Paşa tarafından nefyedilmiş olan dürzilerin arazisini satın almışlardı. Dürziler menfalarından geri döner-dönmez eski vaziyetin iadesini ve eski imtiyazların ihyasını talep ettiler. Türk hükümeti bunların haklı isteklerini desteklemek suretiyle yeni anlaşmazlıkların ve kanlı çarpışmaların vukuuna sebep oldu. Suriye müslümanları da, Mısır idaresi tarafından kısmen serbest bırakılmış olan Hıristiyanlara daha az içerlemiş değillerdi. Bunlar bu arada ne Hıristiyan ahalinin sağlamış olduğu maddi ve manevi terakkiye, ne de hatt-ı hümayun ile vaad edilmiş olan siyasi hak eşitliğine kulak asıyorlardı. Paris kongresine (1856) tebliğ olunup, büyük devletler tarafından sessiz-sedasız teminat altına alınmış olan Sultan Abdülmecid’in hatt-ı hümayunu müslüman efkar-ı umumiyesinde bir itiraz fırtınası koparmış, fakat hıristiyanlara emniyet sağlamış idi. Hıristiyan tab’a Dimaşk ve diğer büyük şehirlerde bundan istifade ederek servetlerini arttırmışlardı. Gizli bir faaliyet dürzi ve müslüman çevrelerini tahrik etmeğe başladı. Bu ise ancak, 1860 yılı hadiseleri ile gelmiştir.

Lübnan dürzileri Vadi ‘l-Taym ve civarındaki mezhebdaşları ile ittifak halinde, yeni başlayan zirai bir ıslahat hareketi yüzünden kendi aralarında tamamiyle parçalanmış olan Marunilerin köylerini basıp bunları yakıp-yıktılar. Hıristiyan aleyhdarı hareket Dimaşk’a da sıçdarı. Gerek bu şehirde ve gerekse Lübnan ve Beyrut’ta türk makamlarının müdahalesi fayda vermedi. Bunlar bu hareketin vukuunu önleyemediler. Avrupa devletlerinin kararı ile Fransa güya “sulh ve sükunun tesisinde sultana yardım etmek” için 1860 eylülünde Beyrut’a asker çıkardı. Babıali Fransa’nın bu müdahalesini önlemek gayesi ile, Fuad Paşa’yı hudutsuz selahiyetler ile Suriye’ye yolladı. Fuad Paşa’nın kitle halinde yaptırdığı idamlar, ipliği pazara çıkmış dürzi veya müslüman çete reislerini menfaya göndermesi Avrupa’yı bir emr-i vaki karşısında bıraktı. Türklerin bu süratli davranışı ve İngiltere’nin Fransa’ya karşı duyduğu itimatsızlık, fransız faaliyetinin önüne geçmiş oldu. Lübnan; Avrupa’nın murakabesinde muhtar bir vilayet haline geldi ve bu suretle yarım asır müddetle faydalı bir sulh devresine kavuşmuş oldu.

1864’ten sonra Suriye, Haleb ve Dimaşk vilayetleri halinde ikiye ayrıldı. 1888’de Suriye’nin baş limanı ve ticaretinin başlıca merkezi olan Beyrut hususi bir vilayet durumuna yükseltildi. 1860 yılı sarsıntıları ile gücünü kaybetmiş olan Suriye, sultan abdülaziz’in ve sultan Murad’ın haline Sultan Abdülhamid’in idareyi eline almasına ve pek kısa bir süre sonra geri alınan 1876 meşrutiyetinin ilanına tamamiyle alakasız kaldı. 1881 ve 1883 yılları arasında Filistin’de, siyonizmin yolunu hazırlayacak olan ilk yahudi-zirai toplulukları tesis olundu. Bu hareket ilk resmi tanınmasını 1917 teşrin II.’deki Balfour beyannamesine medyundur ve 1922’de Filistin’deki İngiliz mandasının metnine ithal edilmiştir. Daha Sultan Abdülhamid II. zamanında Suriye halkının dış memleketlere hicreti büyük ölçülere varmış idi Bunların Birleşik Amerika devletlerindeki mevcudu hemen hemen 200.000’i bulmuş idi. Çökmekte olan Osmanlı imparatorluğunun bütün eyalet ve vilayetlerinde de olduğu gibi, halk amme hizmetlerine karşı devletin gösterdiği alakasızlıktan şikayetçi idi. Bu durumdan faydalanmak isteyen Fransa, Süveyş kanalının açılışından ticari manada zarara girmiş olan Suriye’ye büyük sermaye yatırımları ile sokulmağa başladı. Bağdad tren hattının Suriye’den geçen kısmı ve Sultan Abdülhamid II. devrinin eseri olan Hicaz demir yolu müstesna, Suriye demiryolları tamamiyle fransızlar tarafından inşa olunmuştur. Bu suretle şimalinde Anadolu, cenubunda ise, Mısır ve Arabistan ile irtibat sağlamak sayesinde ülkenin istihsal kudreti ve serveti artmağa başladı.

Türkler bütün imparatorluklarının hususiyetini teşkil eden, müslim veya gayr-i müslim tebeaya karşı gösterdikleri büyük müsamaha zihniyeti içinde suriyelilerin de fikri bakımdan yükselmelerini önlemediler. Kendilerinden önceki rejimlerde arap ilim ve fikri hayatiyle irtibatları kesilmiş bulunan Suriye Hıristiyanları bu müsamahadan geniş ölçüde faydalandılar: osmanlı imparatorluğunun merkezinde bile hala kurulamamış olan matbaa Lübnan ve Haleb’de daha XVII. Yüz yılın başlarında kuruldu (1610) osmanlılar ecnebi misyoner teşkilatlarının (Fransız Amerikan vb.) açıkça bölücü telkinlerde bulunmalarına ve Suriye’yi maddi manevi bakımdan bir sömürge haline getirmelerine, bile müsamaha ettiler. Amerikan misyonerleri, ön planda ise hıristiyan arapları türk hakimiyetine karşı durmadan kışkırttılar. Suriye ve Filistin’in bağımsız, daha doğrusu kendileri tarafından müstemleke haline getirilmesinin fikri temellerini hazırlamak gayesi ile daha 1875’te cizvit papazları tarafından beyrut’ta Universite st. Joseph tesis olunduğu gibi, sonradan bu müesseseden daha eski bir tarihe sahip olan amerikalıların Syrian Protestant College’i de 1923’te üniversite haline ifrağ edilmiştir.

Meşrutiyet devri I. ve II. dünya savaşlarında Suriye, 1909 nisanında Abdülhamid II. tahttan indirildi; yerini kardeşi Mehmed Reşad aldı. 1876 meşrutiyetinin ihyasını ve saltanat değişikliğini Suriye sevinçle karşıladı. Ancak suriye milliyetçiliğinin imparatorluğun resmi devlet dilinin türkçe olmasına bile tahammülü yok idi. Suriyelilerin devlet işlerinden ve yüksek ordu makamlarından mahrum bırakıldığı telkinleri tarihte ilk defa olarak suriyeli müslüman ve hıristiyanları birleştirdi. Bunlar müstemlekeci devlet tahrikççilerinin kulaklarına fısıldadığı aldatıcı gayeler ile bir idare talebinde bulundular. Me’muriyetlerin tevziinde güya “devletin en medeni eyaleti olan Suriye (!)”nin ulaşmış olduğu terakki merhalesinin göz önünde bulundurulmasını, vergilerin tahsil ve taksiminde Suriye’nin durumuna dikkat edilmesini isteyorlar, memlekete muayyen bir muhtar idare tanınması zamanının geldiğini zan ve iddia ediyorlardı.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 63)

Osmanlı imparatorluğu 29 teşrin I. 1914’te fi’len birinci cihan harbine girdi. Savaş durumunun icabı olarak Lübnan’ın muhtariyeti geri alındı ve büyük selahiyetler ile techiz edilen Cemal Paşa Suriye’nin idaresini eline aldı. Savaş halinde türklerin her zamanki müsamahalarını devam ettirememeleri tabii olmasına rağmen; osmanlı idarecisinin aldığı her türlü tedbir, Suriye’de bol-bol mevcut olan itilaf devletleri casuslarının da canlı faaliyeti yüzünden, yerli halkça zulüm ve tazyik telakki edildi. Cemal Paşa’nın 1915 şubatında giriştiği Süveyş kanalına karşı taarruz da akamete uğrayıp, İngiliz kuvvetleri general allenby kumandasında mukabil taarruza geçince suriyeliler dört asırdan beri tabi oldukları osmanlı imparatorluğuna ihanet ettiler. Gerçekleşeceğini sandıkları bağımsızlıklarını Avrupa’nın müstemlekeci devletlerinin elinden kolay-kolay kurtaramayacaklardı. 1916 ağustosunda Allenby, Gazze’’e kadar ilerledi 1917 yılı teşrin II.’de İngilizler cenubi Filistin bölgesini ellerine geçirmiş bulunuyorlardı. İngilizler II kanun I.’da türklerin başaltmış oldukları Kudüs’e girdiler. Türkler mevzilerini, yafa’nın şimalinden Ürdün’e kadar uzanan bir hat üzerinde aylarca ve kahramanca müdafaa ettile. Kat’i neticeli savaş 19 eylül 1918’de Tülkarim yanındaki Sarona ovasında yapıldı. Bu savaşta ingiliz kuvvetleri 4 yılı aşkın bir zamandan beri kifayetsiz silahlar ile çarpışmak zorunda kalan türk hatlarını yardılar. Eylül ayının sonuna doğru İngilizler, ciddi bir müdafaaya rastlamadan Şam civarına ulaştılar. Mekke şerifinin oğlu emir Fayşal’a, süratle Maveray-i Ürdün’den gelip, ı teşrin I. tarihinde bir bedevi birliğinin başında resmen Şam’a girmek imkanını sağlamak üzere yürüyüşe devam birkaç gün tehir edildi. 31 teşrin I.’de türkler bir mütareke imzaladılar. Bir hafta sonra ise, son türk birlikleri Torosların gerisine çekilmiş bulunuyordu.

Fransızlar sahil bölgesini işgal ederken, İngilizler bütün ülkeyi zaptetmiş bulunuyorlardı. Savaş esnasında ihtilaf devletleri Mekke şerifi Husayn b. Ali’nin yardımını sağlamak gayesi ile, ona “fransızların önceden elde etmiş oldukları imtiyazlar” baki kalmak şartı ile, bir arap devletleri ittihadı vücuda getirmeği vaad etmiş idiler: Emir Fayşal bu vaadlere dayanarak bütün Suriye’yi hükmü altına almağa çalıştı ve Şam’da sözüm ona bir hükümet kurdu. Bu şehir bir siyasi desiseler merkezi haline geldi. Suriye’de kargaşalığı ebedileştirecek şekilde faaliyetlerde bulunan çeteler buradan çıkıyor ve etrafı yağma ve önlerine geleni katlediyorlardı. 7 mart 1920’de toplanan bir “Suriye kongresi” emir Fayşal’ı, Fayşal I. olarak Suriye kıralı ilan etti. Fransa cumhuriyetinin Suriye baş-komiserliğine tayin edilen general Gouraud, bir ultimatom ile Fayşal’dan hesap sordu. Ultimatom cevapsız kalınca, Fransızlar 24 temmuz 1920’de Han Maysalun yanında karşılarına çıkan bedevi kuvvetleri kısa bir mücadeleden sonra dağıtıp ertesi gün Şam’a girdiler. Fayşal kaçtı. 10 Ağustos 1920’de Sevres muahedesinin 94. Maddesi ile suriye kendi kendisini idareye kadir hale gelinceye kadar bir “mandater” devlet müşavirliği ve yardımı ile idare edilecek “muvakkat olarak mustakil bir devlet” teşkil etmek üzere osmanlı devletinden ayrıldı. Bundan daha önce yapılan San Remo konferansında ise, Suriye mandasının Fransa’ya tevdi edilmesi karar altına alınmış bulunmakta idi. I Eylül 1920’de general Gouraud, beyrut’ta büyük lübnan devletinin kuruluşunu resmen ilan etti. Bundan sonra muhtariyete sahip olan Şam, Haleb ve alevi bölgesi (Nusayrilerinin resmi adı budur) hükümetciklerinin birleşmesinden taazzuv eden , “Suriye devletleri ittihadı” vücuda getirildi. Alevi bölgesinin idari merkezi Lazikiya idi. Başka bir devletcik de Havran bölgesi Dürzileri için teşkil edildi. Lübnanlılar gibi bunlar da Suriye birliği dışında kalmağa becerdiler. Birliğin başında suriyeli bir reis bulunmakta idi. Yerli memurlar, fransız müşavirlerinin emir ve tavsiyelerine uyarak memleketi idare etmekte idiler.

Suriye ikinci dünya savaşında bir kısmı Almanya ile mütareke imzalamış olan Vichy hükümetini tutan, diğer kısım İngilizler ile birlikte hareket etmeği münasip gören, fransız kuvvetlerinin savaş sahnesi haline geldi. Büyük harbin sona ermesi ile istiklaline kavuşan Suriye günümüze kadar hala iç mücadeleler ile yıpranmakta ve bir türlü istikrara kavuşamamaktadır. Ülkede birleşik arap cumhuriyetleri adını taşıyan Mısır ile birleşmek tarafdarı olanlar ile, mustakil kalmak isteyen zümreler arasında sık-sık çatışmalar olmaktadır. Husni Za’i (mart 1949) Çiçekli (kanun ı. 1949), Şükrü El-kuvvetli (şubat 1954) ihtilallerinden sonra üle, 1958 şubatında Mısır ile birleşmiş, 1961 eylülünde Mısır’ın Suriye valisi Abd al-Hakim Amr, Şam’da tevkif edilerek birliğe son verilmiştir. 1963’te milliyetçi ba’aş partisi ve şubat 1966’da Amin al-Hafiz iktidarı ellerine geçirmişlerdir.

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 64)

Bu günkü Suriye devletinin işgal ettiği daha 185.180 km2 olup nüfusu 4.873.092 (1963)’dir.

Bibliyografya: Umumi bibliyografya için bk. H. Lammens, La Syrie, precis historique (Beyrut, 1921) 2 cilt.

Suriye’nin islamiyetten önceki devrine dair en özlü bilgi ve bibliyografya e. Honigmann’ın Real-Encyclopaedie der classischen Altertumswissenschaft (Stuttgard, 1932, IV A, 2, stn. 1549-1727)’a yazdığı geniş Syria maddesinde bulunmaktadır.

Arap fethi ve Emeviler devri: Tabari, Tarih (nşr. De Goeje); Balazuri, Futuh al-buldan (nşr. De Goeje); De Goeje, Memoire sur la conquete de la Syrie (leiden, 1900); Wellhausen; Prolegomena zur altesten Geschichte des Islams (Skizzen und Vorarbeiten, Berlin, 1899, VI); türk. Trc., Fikret ışıltan; Islamın en eski tarihine giriş (İstanbul, 1960) Wellhausen; Das arabische Reich und sein Sturz (Berlin, 1902) türk. Trc., F. Işıltan, Arap devleti ve sukutu (Ankara, 1963), L. Caetani, Annali dell’islam, I-III; v. Kremer, Culturgeschichte des orient’s (Wien, 1875) 2 cilt; Kitab al-ağani (tab. Bulak); H. Lammens, Etudes sur le regne du calife omaiyade Mo’awia ler, MFOB, 1907; yan. Mll., Le califat de Yazid ler, MFOB, 1921; ayn. Mll., Mo’awiya II ou le dernier des Sofianides, RSO, VII; ayn. Mll., Le chantre des omaiyades; notes biographiques et litteraires sur le poete arabe chretien Ahtal (J.A, 1895) ayn. Mll., Etudes sur le siecle des omayyades (Beyrut, 1930); Severus b. al-Mukaffa, Alexandrinische Patriarchengeschichte (nr. Seybold) Hamburg, 1912; Weil, Chalifen (Mannheim, 1846), I; A. Müller, Der Islam im Morgan-und Abendland (Berlin, 1885), I.

Abbasi ve Fatımi devri: von Kremer, Culturgeschichte ve yukarıda zikredilen Arap müverrihlerinden başka; Ya’kubi, Tarih (nşr. Houtsma) II; İbn al-Kalanisi, Zayl tarih Dimaşk (nşr. Amedroz) Beyrut, 1908; İbn asakir, Tarih Dimaşk (nşr. Abd al-Kadir Badran) Şam 1329-1351, 7 cilt (eksik ve kısaltılmış neşri); İbn al Batrik, Tarih (nşr. L. Cheikho) Beyrut, 1906, II; Makdisi, Ahsan al-takasim (BGA, II) İ, İbn al-Adim, Zubdat al-halab min tarih Halab (nşr. Sami al-Dahhan), Dimaşk 1951, I; G. Le Strange, Palestine under the moslems (Cambridge, 1890); Weil, Chalifen (Mannheim, 1846-1862), II-V; L. Brehier, L’Eglise et l’Orient au Moyen-age (1907); ayn. Mll., Le schisme oriental du XIe siecle (1899); M. Canard, Histoire de la Dynastie des H’amdanides de Jazira et de Syrie (Paris, 1953) I; J. Sauvaget “Les Tresors d’or”de Sibt d’Ibn al-Ajami (Beyrut, 1950); ayn. Mll., “Les perles choisies” d’Ibn ach-Chihna (Beyrut, 1933); M. Canard, Les H’amdanides et l’Armenie (AIEO, 1948, 7); R. W. Crawford, Reconstruction of a struggle within the Mirdasid Dynasty in Halab (JAOS, 1953, 73); C. Cahen, La Chronique, abregee d’al Azimi (J.A. 1938, 230)

Haçlı seferleri devri: Recueil des Historiens des Croisades (nşr. Academie des Inscription et Belles Lettre) Paris, 1841-1906; R. Röhricht, Geschichte des ersten Kreuzzuges (Innsbruck, 1901); ayn. Mll., Geschichte des Königreichs Jerusalem (1100-1291), Innsbruck, 1898; İbn al-Kalanisi, ayn. Esr., Usama b. Munkiz, , Kitab al-i’tibar (nşr. Derenbourg) Paris, 1884; Derenbourg, ousama ibn Monqidh, un emir syrien au ler siecle des Croisades (Paris, 1889) İbn Cubayr, Rihla (nşr. De Goeje), Leyden, 1907; Salih b. Yahya, Tarih Bayrut (nşr. L. Cheikho) Beyrut, 1902; Barhebraeus, Tarih muhtaşar al-duval (nşr. Salhani) Beyrut, 1890; Michel le Syrien, Chronique (nşr. Ve trc. Chabot,) Paris, 1900, 3 cilt; de Vogue, les eglises de Terre-Sainte (Paris 1860); Rey, Etude sur els monuments de L’architecture militaire des Croises en Syrie et en Chypre (Paris, 1871); ayn. Mll., Les colonies franques de syrie aux XIIe et XIIIe siecles (Paris, 1883); Schlumberger, Campagnes duroi Amaury Ier en Egypte (Paris, 1906); ayn. Mll., Renaud de Chatillon, prince d’Antioche, seigneur de la Terre d’Oultre-Jourdain (Paris, 1898); Schaube, Handelsgeschichte der romanischen Völker des mittelmeergebietes bis zum ende der Kreuzzuge (München, 1906); L. Brehier, L’eglise et l’orient au Moyen-age; Chalandon, Joan II Comnene et Manuel Comnene (Paris, 1912); R. Dussaud, Topographie historique de la Syrie antique et medievale (Paris, 1927); R. Grousset, Histoire des Croisades et du royaume franc de Jerusalem (Paris, 1934-1936), 3 cilt; S. Runciman, A. History of the Crusades, Cambridge, 1951 vd.) 3 cilt; A. Waas, Geschichte der Kreuzzüge (Freiburg, 1956), 2 cilt; C. Cahen, La Syrie du Nord a L’epoque des croisades (Paris 1940); A. Sevim, Suriye Selçukluları (Ankara, 1965)

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 65)

Memlükler devri: Salih b. Yahya, Brehier; Schaube’nin bir önce zikredilen eserlerinden başka bk. Weil, Geschichte des Abbasidenchalifats in Egypten (Mannheim, 1862), 2 cilt; Gaudefroy-Demombynes, La Syrie a l’epoque des Mamlouks (Paris, 1923); İbn al-Şihna, al-Durr al-muntahab fi tarih mamlakat Halab (nşr. Sarkis) Beyrut, 1909; İbn Battuta (nşr. Defremery ve Sanguinetti) I, İbn İyas, Tarih Misr (Kahire, 1893); Makrizi, Histoire des sultans mamlouks d’Egypte (trc. Quatremere); ayn. mll., Histoire d’Egypte (trc. Blochet, Revue de l’Orient Latin, 1897-1908, VI, VIII-XI); Tobler, Descriptiones terrae sanctae ex saeculis VIII-XV (leipzig, 1874); Roehricht, Deutsche Pilgerreisen nach dem heiligen Lande (Berlin, 1880); H. Lammens, Relations officielles entre la Cour romaine et les Sultans mamlouks d’egypte (rev. De l’orient chretien, 1903); ayn. mll., Correspondances diplomatiques entre les sultans mamlouks d’Egypte et les Pissances chretiennes (ROL, 1904); L. Cahun, Introduction a l’histoire d l’Asie, Turcs et Mongols (Paris, 1896).

Osmanlılar devri: İbn İyas, göst. Yer.; Muhibbi, Hulaşat al-aşar fi a’yan alkarn al-hadi aşar (Bulak, 1284); Haydar Şihab, Tarih (Kahire, 1900); Jorga, Geschichte des osmanischen Reiches (Gotha, 1908 – 1913); d’arvieux, Memoires (Paris, 1735), 6 cilt Wüstenfeld, Fachr ed-din, der Druzenfürst (Göttingen, 1886); Vandal, l’Odyssee d’un ambassadeur; voyages du marquis de Nointil (Paris, 1901); Un ancient diplomate, Le regime des Capitulations (Paris, 1898); Masson, Histoire du commerce français dans le Levant (Paris, 1896); Relazioni dei consoli veneti nella siria (nşr. Berchet) Venedik, 1866; Testa, Recueil des traites de la porte ottomane avec les Puissances etrangeres (Paris, 1864), 6 cilt: Rabbath-Tournebize, Documents inedits pour servir a l’histoire du christianisme en orient (Paris Leipzig-London, 1905), 2 cilt; Driault, La question d’Orient (Paris, 1921), 8 tabı; Cabarti, Tarih (Kahire, 1880); von oppenheim, Vom Mittelmeer zum Persischen Golf (Berlin, 1899); Verney ve Dambmann, les Puissances etrangeres dans le Levant, en Syrie et en Palestine (Paris, 1900); M. Hartmann, Reisebriefe aus Syrien (Berlin, 1913); bilhassa XVII. Asırdan sonraki bibliyografya için krş. P. Masson, elements d’une bibliographie française de la Syrie (Congres français de la Syrie Paris, 1919); A. Alexandre, Le conflit syro-turc du Sandjck d’Alexandrette (Rens. Col., 1938); A. Carleton, The Syrian coups d’etat of 1949 (MEJ, 1950, IV); ayn. mll., Syria today Intern. Aff. (1954). 30; G. Antonius, Syria and the French mandate Intern. Aff. (1934), 13; C.E. Dawn, The question of nationalism in Syria and Lebanon. Tensions in the Middle East (1956); R. Costi, Reaction et communisme en Syrie Orient (1958) (H. LAMMENS)

(Bu madde Fikret Işıltan tarafından ikmal edilmiştir.)

(İ.A. Suriye Maddesi, H. Lammens , Cilt 11, s. 66)

Avatar

Leave a reply