SAMERRA

SAMARRA, Elcezire’de tanınmış harabeler bölgesi, Abbasilerin eski iare merkezi.

I. Tarihi topografya. Bugün sadece bir köy olan samarra Takrit ile Bağdad arasında, yarı yoldu, Dicle’’in şark kıyısında kaindir. Adının ilk şekli belki farsçadan gelmektedir: İştikak bakımından aşağıdaki faraziyeler ileri sürülmüştür. San-rah, Sa’i-Amorra ve Sa-morra; bunlardan son ikisi “verginin ödendiği mahal” manasına gelmektedir. Halife sikkeleri üzerinde Samarra surra man ra’a (“gören mesrur olur”) şeklinde yazılıdır.

Samarra halife Mu’tasim zamanında 221 (836)’de onun türk kumandanlarından biri olan Aşnas tarafından, Karh-Fayruz köyünün iki fersah cenubunda tesis edilmiştir. Türk ve berberi ücretli askerlerin devamlı ayaklanmalarından çekinen halife tehlikesi daha az olan bir merkez kurmak istemiş idi.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 144)

Samarra’da 221 (836)’den 276 (889) tarihine kadar yedi Abbasi halifesi oturmuştur. İslam tarihçileri ile islam coğrafyacılarından al Ya’kubi ve Yakut bu merkezin 50 yıllık devri hakkında oldukça etraflı bilgi vermektedirler: Şimalde Karh-Fayruz (veya Karh Bacadda) ve cenub-i şarkide Matira köyleri arasında, Dicle’nin şark sahilinde şimal-i şarkiye dönen bir kavis içinde kurulmuş olan Samarra yükselmektedir: İki kanal, Samarra ili eonun kenar mahallesini şarka doğru ayırarak, bir nevi ada meydana getirmektedir; bu kanallardan biri, katül al-Kisravi, Dür yakınında Karh-Fayruz yukarısında Dicle’de başlar; Matira’nin aşağısında Dicle’den ayrılıp, şark-şimal-i şarki istikametine yönelen Yahudi kanalı ile birleşmek üzere, cenub-i şarkiye uzanır. Dicle’nin garp sahilinde Samarra’nın karşısında bazı köşkler yükselmektedir. Bunlar birbirlerinden Dicle’ye muvazi uzanıp, Matira’nin aşağısında ve Balkuvara’nın yukarısında Dicle ile birleşen ahaki kanalı ile ayrılmıştır.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 144)

Asıl Samarra şehri şark sahilinde bulunuyordu. Ana cadde olan sarica, caddesi, polis müdürlüğü ve hapishane yanından geçerek vezir Hasan b. Sahl’in adını alan bir mahalleye uzanır. Bundan sonra Abu Ahmed b. Raşid caddesi kisravi kanalında, evvelce bir türk kumandaının adını taşırken, sonraları Muhammadiya ismini alan İtahiya köyüne ulaşır. Bundan başka, beş ana cadde (şari, büyük bir cadde manasına gelen bu (şari, büyük bir cadde manasına gelen bu tabi son zamanlarda Kahire’de caddeler için yeniden kullanılmağa başlanmıştır) zikredilmektedir: bunlar: al-Hayr, Bargamış turki (türk mahallesi) Şalih (ordugahına gider) al-Hayr al-Cadid ve al-Haliç’dir. Tarihçiler Samarra civarındaki mühim binalar, hakkında teferruatlı bilgi verirler. Burada, hilafet merkezi buraya nakledilmeden önce, bazı yapılar var idi. Bunların en mühimleri 8 hıristiyan manastırından Dayr al-Tavaris (“Tavuslar manastırı”) Dayr Mar Mari ve Dayr Abi ‘l-sufra idi, fakat en tanınmış binalar saraylar idi; fakat en tanınmış binalar saraylar idi. İl olarak samarra’da yerleşen al Mu’tasim burada Cavsak kasrını yaptırmış, halife al-Vasik burada kendi adını alan Harun kasrını inşa ettirmiştir. Yukarıda adı geçen kasırda ilk olarak ilk defa oturan halife al-Mutavakkil 24 ayrı kasır yaptırmış veya mevcutları genişletmiş olup, bunlardan en tanınmışları Balkuvara, Arus, muhtar ve Vahid kasırlarıdır. Bundan başka, o ölümünden 9 ay önce, şimalde Karh-Fayrüz ve Dür arasında, yeni bir şehir kurmayı planlamış, sonradan bir şehir, onun asıl adına nisbetle, al-Ca’fariya ismini almıştır. Al-mutavakkil’in saraylarının ihtişamı hakkında bir çok tafsilat veren bazı tarihçiler onun Kişmar’de mecusilerin taptığı mukaddes servi ağacını tahta yapmak için, İran’dan getirttiğini iddia ederler. Bir kısım tarihçiler de al-Mutavakkil’in pahalıya mal olan yapılarından hiçbir şey kalmadığını tespit ederek, bu süratli yakılmada halifenin 236 (850-851)’da Kerbela’da husayn’in mezarının tahribini emretmiş olması yüzünden, Allahın gazabına uğradığını söylemektedirler. Al-Mutavakkil’in ölümünden sonra al-muntasir sarayını tekrar Samarra’nın içine nakledip, Cavsak kasrını tanzim etmiştir: Samarra’da yaşayan son halife al-mu’tamid 255 (869)’te şark sahilinde al-Ma’şuk kasrını yaptırmıştır: bu yapıların büyük kısmı daha X. asırda harap olmuş idi; yalnız ordugahın yakınında yükselen (bu sebeple bu mahalleye çok defa Askar Samarra adı verilir) Samarra ulu camii ayakta kalmıştır: Ulu camiin yanında şiiler daha o zamanlarda iki imamlarının mezarını yaptırmışlardı 11. İman olup, 260 (873/874) ta Samarra’da öldüğü için, al-Askari lekabını alan Abu Muhammed hasan’ın mezarı ile onun genç halefi, al-Mahdi lakaplı Abu ‘l-Kasım Muhammed’in içinde kaybolduğu yer altı odası (sardab) buradadır: bilindiği gibi, şii hacılar 1.000 yıldan beri al-Mahdi’nin kıyamet gününde burada tekrar görüneceği inancı ile, Samarra’daki bu mezarı ziyaret ederler. Al-Sam’ani, Samarri veya Surmarri nisbesini taşıyanların listesini vermektedir. Diğer bir nisbe de aynı şekilde Samarra ile ilgilidir ki, bu da Karhi olup, Karh-Fayrüz’da doğmuş olan şahısları gösterir.

Bibliyografya: M. Streck, Die alte Landschaft Babylonien (Leiden, 1901), III, 182-219; G. le Strange, The Lands of the Eastren Caliphate (Cambridge, 1905) s. 535 vd.; al-Sam’ani, Ansab, nşr. Margoliouth, GMS, 286b)

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

II. Mimari, Samarra bugün Bağdad’ın aş-yk. 100 km. şimalinde, Dicle’nin sol sahilinde, muazzam bir harabe sahasıdır. Bu harabeler Abbasiler devrinin en zengin ve en parlak beldesinin kurulması çok pahalıya mal olmuş bir şehri durumunu gösterir.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Şehir Harun al-Raşid’in oğlu halife al-Mutaşim zamanında 838’de meydana gelmiş, Ca’far al-Mutavakkil zamanında (847-861) en parlak devrini yaşayarak, onunla birlikte parlaklığını kaybetmiştir: bu parlak, fakat kısa zaman islam sanatının menşelerinin incelenmesi için ayrı bir ehemmiyeti haizdir: ne yazık ki, zamanla bu yapılar harap olmuş durumdadır. Bununla beraber, son yıllardaki kazılar, bir zamanlar dünyaya ışık saçan bu IX. Asır Abbasi şehrindeki islam sanat kültürü hakkında çok iyi fikir verecek kadar mimari ve süsleme unsurlarını meydana çıkarmıştır.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Bugün ayakta duran en mühim kalıntılar şunlardır: eski şehrin cenubunda dicle kenarında al-mutavakkil’in büyük camii; bunun yakınında şimalde muhteşem hilafet sarayı, Balkuvara; bunun karşısında Dicle’nin sağ sahilinde bir az sonra yapılmış, gösterişli kitlesi hala göklere yükselen muhkem Kaşr al-Aşik; bunun I km. cenubunda kubbat al-sulaybiya.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Hilafet şehri harabelerinin yakınında yaldızlı kubbeler ile çöle hakim olan daha yeni bir Samarra vardır: burada da tanınmış şii mabedleri bulunmaktadır.

Al-Mutavakkil’in büyük camii 846-852 arasında yapılmıştır. Köşelerinde yuvarlak kubbeleri bulunan yüksek tuğla duvarları ile camii muazzam bir mustatildir: İçinde cenup tarafı kıbleye doğru uzanan 25 sahnı ile asıl cami, diğer kenarlarda revak sıraları yer almıştır. 10 m.den yüksek olan bütün bu sahnlar mermer sütunlara dayanıyordu. Mihrabın iki tarafında da aynı şekilde iki çift mermer sütun var idi ve mihrap hücresi muhtemelen kıymetli oyma ağaç levhalar ile kaplı idi. Dört revak sırası da ortasında zengin bir fıskıye bulunan büyük avluya açılıyordu. Dışta, camiin şimal duvarında, Babil kulesi, şeklinde kenarları 30 m. Genişlikte bir kaide üzerinde muazzam malviya yükseliyordu (Şekil 7) Helezoni yükselen bir yol bunun etrafını dolaşırdı. Bu minare bir günlük mesafeden görünürdü.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Hilafet sarayı olan balkuvara’nın harabeleri çevresi, 1 km.’yi aşan muazzam bir müstatil sahaya yayılmaktadır. Garp cephesinde bir zamanlar al-Mutavakkil tarafından şehzade al-Muhtadi bi’illah için yaptırılmış olan tuğla duvarlardan üç kemerin kalıntısı (bugün al-camal deniliyor) bulunmaktadır. Eskiden şeref salonlarına ve resm-i kabul dairelerine (ivan) ait olup, nehrin karışsında bulunan bu üç kemer bütün genişliği ile vadiye açılmaktadır. Bunların altında sedler ve havuzlar, basamaklar halinde, aşağı iner. Arkada üç iç avlu, bunların etrafında haçvari şekilde salonlar, taht salonu, sonra daha alçak bir çok odalar ve süslü hamamları ile hususi daireler yer almıştır: Şarka doğru şelalelerin döküldüğü büyük mustatil bahçe göze çarpmaktadır. Burası gömme ayaklı duvarlar ile çevrili idi; zengin süslemeli küçük köşkler bu manzarayı seyretmek imkanını veriyordu. Şimalde mmeyiller ile çıkılan büyük bir havuz var idi. Bu meyillerde mağaralar ve küçük havuzlar bulunuyordu. Nihayet bu topluluğun arkasında haremi ve sarayları çevreleyen evler, sonra küçük bir cami ve halifenin muhafız kıtası ve süvarileri için, büyük binalar bulunuyordu. Bu muazzam sarayın bütününü meydana getiren çeşitli unsurlar, ahenkli olarak, birbirine bağlanmaktadır. Bunlar güzel büyük ölçüde tasarlanmış eklinde bir terkip meydana getirmekte olup, bunun nehre amud uzanan büyük mihveri zengin kabartma süslü ve mozayik tezyinatlı, üç tonoz cepheli cazip salonlar ile nihayet bulur. Bu sarayın umumi terkibi İran yapı ananesine uygundur.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Hilafet sarayının etrafında gösterişli, zengin, süslü evler bulunmaktadır. Şehirde en zengininden en mutevazi olanına kadar evler hemen-hemen aynı plana göre yapılmıştır. Yalnız birer kat olan bu evler, ortasında havuzları ile bir sıra iç avlu, ihtiva eder; avluların etrafında eyvanlar ve odalar bulunuyordu. Bu çeşit yapılar bazı şark memleketlerinde günümüze kadar devam etmiştir. Dahili süs mühim bir rol oynar. Süslü odalar ve bazan evin bütün odaları daima ince işli oyma levhalar ile kaplı idi ve belki de bir kabartma tezyinatı ile süslenmiş idi. İç avlularda da bazan aynı şekilde tezyinat bulunur; buna karşılık, dış duvarlar tezyin edilmemiştir.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 145)

Samarra’da saraylar ve evlerin kabartma süslemeleri de aynı usul ile yapılmış olup, o zamanki sanatların gelişmesi hakkında iyi bir fikir verir. Takriben bir metre boyunda zengin levhalar bütün odanın etrafını çevreliyordu. Bunların yukarısında süs hücreler (fars, takça) bulunuyordu. Kapı pervazları ve pencere kenarları tezyin edilmiştir: Nihayet tavanın etrafını da pervazlar ve kabartmalar çevirmektedir. Bu tezyinatın büyük kısmı ince ekilli alçı işlerinde ibaret olup, zaman-zaman renkler ile canlandırılmıştır.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 146)

Tezyinat terkipleri birbirinden farklı, oldukça çeşitli neviler gösterir. Bazıları sadedir, bir az kalın, kaba şeritleri vardır. Diğerleri daha ince işlenmiştir. Nihayet bir kısmında da kabartmalar belirtilmiş olup, yuvarlak hatlar ile işlenmiştir.

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 146)

Bu süslerden bazıları doğrudan-doğruya duvar üzerinde yapılmış, diğerleri yumuşak halde kalıplara basılarak (bilhassa mükerrer örnekler) şekillendirilmiş ve sonra duvara yerleştirilmiştir. Çizgi örnekleri çok çeşitlidir. Bazıları sade, düz hatlı olup, bunlar Samarra’da en çok bulunanlardır. Buna karşılık diğerleri daha karışık ve örneklerinde hayvan ve nebat şekilleri hakimdir: Üsluplanmış çiçekler tekrarlayan hendesi şekillerin ortasını doldurur. Bunlar şeritler veya inci dizileri ile birbirine bağlanmış olu, bitiş ve kesik yerlerinde vazolar, harp şekilleri ve bereket boynuzları meydana getirirler. Nihayet diğer bir kısmı daha hareketli ve karışık olup, üzümler ve asma yapraklarının etrafını kıvrık dallar halinde çevirir.

Samarra tezyinatı birbirinden katiyetle ayrılan üç grup halinde gösterilmiştir. I. üslup kopt sanat tarzı, 2. üslup İran tarzı ve 3. Üslup Elcezire tarzıdır. Menşelerin isimlendirilmesi ile bu derece kati bir sınıflandırma tehlikesi, zamansız ve yanıltıcı olabilir: hafriyatı şark sanat tarihi için değerli olan Samarra harabelerinin incelenmesinden öğrenilecek şey, Asya’nın bu köşesinde bir çok sanat cereyanlarının, birbirini bozmadan veya birbirine hakim olmağa çalışmadan, karşılaşmış olmasıdır.

Abbasi halifelerinin saraylarının zenginliği ve sanatı himayelerinde dolayı, dünyanın her köşesinden bir çok ustaları çeken Samarra, grek, süryani, kopt, hindu-İran sanatlarının birbiri ile karışmasından doğan islam sanatının bir merkezi oldu.

Bibliyografya; E. Herzfeld, die Ausgrabungen von Samerra (Berlin, 1923), I; ayn. mll., Samarra, Aufn, und Unters, z. isl. Archaelogie (Berlin, 1907); ayn. mll., Mshatta, hira und badiya (Jahrbuch der preussischen Kunstsammlungen (1921) ayn. mll., Die Klein funde von Samarra und ihre Ergebnisse für das İslamische Kunstgewerbe des 9. Jahrhunderts (1914); ayn. mll., Die Ergebnisse der Ausgrabungen von Samarra im Kaiser Friedrich museum (Berlin, 1922), H. Viollet, Un palais musulman du IXe siecle (Revue archeologique, 1907); P. Schwarz, Die Abbasiden-Residenz Samarra (Neue geogr. Untersuchungen, 1909) (H. VIOLLET).

III. Samarra sanatında türkelrin tesiri ilk defa, genç yaşta ölen viyanalı sanat tarihçisi Heinrich Glück (Türkische Dekorationskunst, kunst und Kunsthandwerk, Wien, 1920, XXIII ) tarafından belirtilmiş, ondan sonra da Kühnel e erdmann gibi araştırıcılar tarafından benimsenerek, umumiyetle kabul edilmitir (E. Kühnel, Samarra, Staatliche Museen in Berlin. Bilderhefte der islamischen Abteileung, 5, Berlin, 1939, s. 16)

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 146)

Berlin devlet müzeleri islam eserleri kısmında samarra’nın alçı ve kireç harcından yapılmış süslerinden zengin numuneler bulunmaktadır. Bu müzenin islam kısmı müdürleri olan Kühnel ve erdmann müze neşriyatında resimli küçük rehberlerin beşincisinde ABC üsluplarına giren bu numuneler hakkında bilgi verirken, Glück’ün fikrine katılmaktadırlar. A üslubu Samarra’nın ilk devrinde yapılan evlerin duvarlarında görülür. Bunlar alçı-kireç harcı üzerine, bıçakla derinlemesine oyulmuş şeritler, murabbalar, daireler, altı dilimli gülçelerden ibaret olup, beş dilimli yapraklar ile üzümlerin ayrı-ayrı göründüğü ince saplar ile tamamiyle tezyini, fakat tabiattaki şekli henüz tanınabilen asma tezyinatı ile sık bir şekilde doldurulmuştur. Satıhlar, iki tarafı aynı olmamakla beraber oldukça, birbirine benzer bir şekilde düzenlenmiştir: Medayin, Takritv e kufe’deislami eserlerde daha VIII. asırda meydana gelen ve örneklerini Sasani alçı-kireç tezyinatından alan süslerde bunların ilk numunelerini görmek mümkündür (şekil I ve 3) B üslubunda tezyinatın çerçevesi ve usulü aynı kalmakla beraber, oymalar bazan daha az derindir. Buna karşılık numunelerin kalıplaşması yeni şekiller ortaya koyar. Burada asma yaprağı ve üzüm geliştiriliyor ve kıvrık dal tamamen kayboluyor. A üslubunda görülen vazo şekli yelpaze biçiminde sağa-sola kıvrılarak, müstakil hale gelir. Bunda şekiller, A üslubundan çok daha çeşitli olup, daha sonraki üsluba geçiş açıkça kendini belli eder. C üslubu ise, daha usulü ile diğer iki üsluptan tamamiyle ayrılır. Burada tezyinat derinliğine amud olarak oyulmuyor, düz ve yatık olarak kesilmiş tahta kalıplar ile yumuşak alçı-kireç levhalara, basılarak, duvara yerleştiriliyor. Gölgesi olmayan örnekler artık zemin üzerinde durmuyor, tamamiyle sathı dolduruyor. Bazı geçiş örnekleri dışında, bunlarda artık çerçeve de yoktur; dokumaya benzer diziler halinde bir uçtan bir uca devam eder.

“Derin ve amud oymadan yatık ve satıhta kalan örneklere doğru bu ani değişme nereden gelir ve bunun öncülerini nerede aramamız icap ede? Bunu Samarra’nın kurulmasında başlıca amil olan türklerin sarayda hakim olması ile izah edebiliriz. Eski grek ve Roma aleminde meçhul olan yatık kesim, lakit tunç işlerinde ve Altay çevrelerindeki eski türk süs eşyasında daha miladdan önce bile pek yaygın idi. Çok muhtemeldir ki, bu türk boylarının milli sanatlarında islam devresine kadar devam etmiştir. Türk askerv ezabitlerinin silahları, eyer takımları ve hayvan başlıkları ile yayılan bu süs yeni tazyini şekillerin gelişmesi için, uygun bir temel olmuştur. Samarra’nın hakiki bir sanat hususiyeti olan bu tezyinat, Abbasi devlet üslubu halinde, İran’a ve Mısır’a da yayılmıştır: Daha 800 yılından beri tatbik edilen A üslubu Bağdad’dan tamam olarak getirilmiş ve kısa zamanda kalıplaşarak, bundan B üslubu geliştirilmiş, nihayet tahta kalıplar ile baskı usulü kullanılarak, yeni türk hususiyeti tamamiyle hakim olmuştur” (bk. E. Kühnel, göst. Yer. Şekil 4, 10)

Harem dairesinde duvarların üst kısmında insan ve hayvan şekillerini ihtiva eden tezyinat hakim olmuştur. IX. Asırda Abbasiler zamanında, emeviler zamanında olduğu gibi, şekillere ve tasvire karşı sevgi devam etmiş ve dini bir mahzur görülmemiştir (ekil 9, 11, 12). Cavzak,al-Hakani’nin serdab (mahzen) kısmında duvarda kireç-alçıdan yapılmış arka arkaya yürüyen renkli deve şekilleri bulunan kabartma şerit bir istisna teşkil eder (şekil 6)

Samarra’da kazılar sırasında ele geçirilen keramikler de bu sanatta çığır açan bir çok yenilikler göstermektedir. Tang sülalesi devri beyaz ve açık-yeşil renkli çin porselenleri taklit edildiği gibi, o zamana kadar bilinmeyen perdahlı keramik ve çini işleri de ilk defa Samarra’da görülmüştür. Madeni bir parıltı verecekşekilde tatbik edilen perdah usulünde ikinci bir fırın ile sır üzerine süs yapılıyordu. Perdahlı işlerin, Irak’tan başlayarak, diğer islam ülkelerine, Mısır ve sonra İran, Suriye Anadolu ve İspanya’ya kadar göndermiş olması, buralarda da perdah usulünün tatbik edilmesini mümkün kılmıştır. Fakat IX, asırdaki dört renkli perdah işçiliğine artık bir daha erişilememiştir. (şekil 5) Samarra bibliyografyası için bk. Creswell, Bibl. Of the Archit. Arts and Grafts of islam (London, 1961), s. 206-209)

(OKTAY ASLANAPA)

(İ.A. Samerra Maddesi, Oktay Aslanapa , Cilt 10, s. 147)

Avatar

Leave a reply