KÂŞGARLI’NIN DEVRİ VE MUHİTİ

On birinci asır, büyük Orta Asya Türk dünyasının dil, edebiyat ve umumiyetle kültür bakımından en parlak devrini teşkil etmektedir. Eski ana Türk yurdundan, durmadan Orta ve Ön Asya’ya doğru akmaya başlayan Türk göç ve akınları, yerleştikleri yeni yeni coğrafi sahalarda, yerleşik medeniyet hayatına katılmaya başlamış ve kısa bir zamanda, sanat ve ikincilikte, yüksek bir başarı elde etmiştir. Bunda yerli kültür tesirlerinin de hissesi bulunmakla beraber, Türkler kendileri ile beraber getirdikleri özbeöz Türk medeniyeti ve dillerini, yerli yabancı halklara aşılamaktan geri durmamışlardır. Nitekim Orta Asya’nın muazzam Türk göç dalgaları arasına adacık halinde sığınmış bulunan bazı yabancı koloniler, yavaş yavaş Türklerin içinde eriyerek, tamamiyle milliyetlerini kaybetmişlerdir. Turfan ve Hami sahasına göç etmiş olan Uygur Türkleri, eski çok dinli medeniyetlerini sıkı sıkıya muhafaza ederek sahanın Türk il ve halklarına, kendi kültür ve dillerini aşılamaya çalışmakta idiler. Çağın Türklük tarihinde önemi büyük olan Karluk Türk boyu, Tarbagataydan inerek İli eyaletinin Isıg-göl yöresine yerleşmekle, buraların kendi kültürünün tesiri çevresine almıştır. Karluk Türkleri ile akrabalıkları olup olmadığı kestirilemeyen Karahanlılar ise, Kaşgarla Çu ırmağı üzerindeki Karabalagasunu işgal etmişlerdir. Nihayet onuncu asrın başlarına doğru müstakil bir Türk – İslam devleti kuran Karahanlılar, Orta Asya’nın Türk dilli ve kültürlü büyük bir çevresini içerisine almakla, müşterek Orta Asya Türk dili ve medeniyetinin mübeşşiri olmuşlardır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 2)

Aslında, küçük Uygur hanlığının gerçek varisi sayılan Karahanlı devleti, Türk kültür işlenmesinde ve yayılmasında bu kadarıyla kalamazdı. Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında, yüksek bir kültür hayatı yaşayan sahayı kendi sınırları içerisine aldıktan ve İslam dinini de kabul ettikten sonra, ister istemez, bu dine mensup camianın yüksek kültüründen de faydalanacaktı. Bu yüzden Kaşgarlı Mahmudun da feyiz kaynağı sayılan Karahanlı devleti, çağın en yüksek kültür seviyesine erişmiş sayılırdı. Sahibi bulunduğu göçebe ve bozkır kültürü ile yerleşik halklardan edindiği kültürü, birbiriyle bağdaştırmayı başaran Karahanlı Türk devleti, yerlilerin bütün direnmesine rağmen, yeni kurduğu devletin bütün milli görenek ve geleneklerini korumuştur. Doğudaki Türk Uygur medeniyeti ile Batıdaki İran-Türk tesirleri içerisinde kalmış olan sahalar da yavaş yavaş, bu yeni Türk-İslam kültür karmasına alışmaya yüz tutmuşlardır.

Karma medeniyet tesiri altında kalan Orta Asya sahasında, yeni bir devresine giren edebi Türk dili, başlangıçta, pek az yabancı dil tesirinde kalmışsa da, sonraları bunu oldukça geniş ölçüde hissetmeye başlamıştır. Bu kültür tesiri bilhassa, Karahanlı devleti içerisinde bir nüvesi bulunan, İran dil ve edebiyatı kanalından gelmiştir. Bu yabancı kültür tesiri aynı zamanda Karluk – Uygur, yani Doğu Türkçe’si ile, nispeten daha sonraları Oğuz – Kıpçak Türkçe’sinin gelişmesi devresinde de müessir olmuştur. Bu yüzden, her iki edebiyatın yapısında, Arap ve Fars dillerinin gramer, lügat ve sair tesiri sürekli olmuştur. Yeni edebi dillerin gelişmesinde ve teşekkülünde bu tesir yalnız İslami kültür için bereketli olmakla kalmamış, aynı zamanda yeni yazı dillerinin belirli hale gelmesine de yol açmıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 3)

Aşağı yukarı aynı asırlarda Horasan ve Gazne gibi çağın önemli merkezlerinde yeni Türk devletleri ortaya çıkmış, Gaznede hükümdarları tamamiyle Türk olan Gazne devleti (962-1183); on birinci asırdan itibaren Horasan, Kirman, Sam ve Anadolu’da, on ikinci asırda ise Irak sahasında Selçuklular devleti kurulmuştur. Bu yeni kurulan devletlerin içtimai ve siyasi hayatlarında vazife almış bulunan bir çok Türk boy ve urukları, bu siyasi devlet teşekkülleri içinde parçalanmışlardır. Öyle ki Budist ve Maniheyist Uygurlar hariç, diğer bütün Türk kavimleri kuvvetle, İslam medeniyeti tesiri altına girmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu yüzden eski Göktürkler tarafından milli bir Türk geleneği haline getirilen tarih yazma, millete hitap etme, halka hesap verme gibi necip duygular büyük ölçüde terkedilmiştir. Yeni ve gerçekten tesir kuvveti fazla olan İslam kültürü çerçevesine girmeleri, ister istemez Türkleri eski milli hayat yaşayışından ve bilhassa uzak doğu kültürü tesirinden uzaklaştıracaktı.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 4)

Buna karşılık Orta Asya’nın yeni kültür öncüsü durumunda bulunan ve günden güne kuvvetlenen İslam ordusu, Orta Asya cemiyeti içerisinde kendilerinden fazla söz sahibi bulunan Türklere de büyük bir önem vermeye başlamıştır. Çağın en ileri gelen büyük İslam alimlerinden İbni Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezi, Muhammed Avfi, Beyhaki ve diğerleri, büyük bir dikkatle Türk hayat ve topluluğu üzerine eğilmiş, onları Orta Asya kültür harekatına katmışlardır. Hele zamanla, siyasi vaziyetin hilafet dairesi içerisinde Türklere bahşettiği geniş imtiyazın, Arap aydınları ve ileri gelenleri arasında, muhtemel bir çatışmanın çıkacağı endişesini doğurması, onlara, Türkler hakkında ihtiyatlı davranmayı, onların suyuna gitmeyi, en çıkar yol olarak kabul ettirmiştir. Bundan dolayıdır ki Arap aleminin en kuvvetli bilginlerinden Cahiz, Türkleri “İslamiyet’in cevheri” veyahut “temeli” olarak tavsif etmek mecburiyetinde kalmıştır. Türk – Arap aydınları arasında ileride baş gösterecek olan anlaşmazlığı bertaraf etmek için de: “Kalpleri ayrıldıkları noktada birleştirmek, dostluğu bulunduğu yerde kuvvetlendirmek” gibi iltifatlarla Türkleri teskine çalışmıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 5)

Cahiz bu davada yalnız değildir. Çağın diğer bilginleri de, onu bu noktada desteklemiş, Türk milletine gereken hakkın verilmesi fikrinin müdafii olmuşlardır. Iraklı İbni Hassul, tarihçi Taberi, İdrisi ve emsali gibi ciddi ve tanınmış alimler, hep Türk dostu kesilmişlerdir. Umumiyetle kadir bilir Arap edebiyatçıları ve Arap şiiri. Türk muhipliğini ve dostluğunu devrin en cazip konuları haline getirmişlerdir. Onu hadiselerle beslemişlerdir. Türkler devrin edebiyatında “Tanrının hak olarak kendilerine bahşettiği mümtaz bir kuvvet” şeklinde geçmekte ve tanıtılmaktadır. Türklerin halklarının çiğnenmemesi için Cahiz: “Türkler İslamiyet’i koruyan seçme bir ordudur. Halifeler için bir sığınak ve bir müdafaa kuvvetidir” demekle, çağın Türkler hakkındaki hakim zihniyetini belirtmiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 6)

Daha Emeviler zamanından itibaren başlayan Arap – Türk yaklaşması, en iyi gelişmesini Abbasiler devrinde bulabilmiştir. Yabancı ordu desteği ile hilafeti ellerine geçiren Abbasiler, Türk ve İran kavimlerine büyük bir güven beslemekte idiler. Halifenin en seçme ve sadık ordusunu Türk boyları teşkil etmekte olduğundan, Türk unsurunu hesaba katmak bir nevi mecburiyet haline gelmişti. Göçebe Türk ordusunun seçme oluşu ve savaştaki disiplini, o devirde dillere destan olmuştur. Türklerin zaferleri, yalnız Arap alemi içerisinde değil, çağın milletler arası çevresinde de mümtaz bir vasıf olarak yerleşmiş kalmıştır. Türkün İslamiyet için sarf ettiği emek ve bu sayedeki başarıları, elbette cevapsız ve neticesiz kalamazdı.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 7)

Askerlikteki başarıları kadar, Orta Asya kültür gelişmesinde de Türkler, diğer milletler gibi vazife almış ve yerli medeniyetin şekillenmesinde ve kaynaşmasında gereken emeği sarf etmişlerdir. Türk dilinin Orta Asya karma medeniyetindeki yerini temin ederek, Türk dilli bir edebiyatın ve ilim dilinin teşekkülünü sağlamışlardır. Orta Asya İslam kültürünün ilk başlangıç devrinde Arap ve İranlılarla yan yana Türkler de yer almış, çağın aktüel kültür harekatına katılmışlardır. Bu suretle, yeni bir kültür ocağına intibak eden Türkler, kendi milli vasıflarından, herhangi bir fedakarlıkta bulunmak şöyle dursun, tam tersine, Türkçe’nin Orta Asya’nın edebi ve medeni dilleri arasında yer almasını temin etmişlerdir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 7)

Türklerin, hangi tarihten itibaren, yeni İslam medeniyeti sahasında faaliyet göstermeğe başladıklarına dair, kesin bir bilgimiz yoktur. Elimizdeki kaynaklara bakılırsa bu İslami kültür faaliyetine, Türk illerinin İslamiyet’i kabulünden aşağı yukarı yüz yıl sonra başlanmıştır. Zaten İslamiyet Orta Asya’da yerleşmesine rağmen, uzun zaman karşılaştığı yerli medeniyetleri, bir çırpıda silkip üzerinden atamazdı. Bu medeniyetler arasında, büyük hususiyetleri ile, daha VI-VII. Asırlarda, Orhun yöresinde kurularak kendi ana dilini devlet dili haline getiren, eski Göktürk ve Uygur Türk medeniyetleri de bulunmakta idi. Çok kuvvetli tarafları bulunan bu Türk göçebe ve bozkır medeniyeti, kolay kolay Arap fütuhatına baş eğemezdi. Nitekim, yeni karma İslam medeniyeti ne Türk dilinin gelişmesine, ne de Türk edebi dilinin Türk kavimleri arasındaki yayılımına mani olmuştur. Tersine İslami Karahanlı devleti himayesinde Türk dili, devletin resmi dili haline getirilmiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 8)

Devrin bu yeni Türk ve İslam kültürü kaynaşmasında vazife alarak Türk dilinin abidelerini dikenlerin başında Kaşgarlı Mahmutla Balasagunlu Yusuf Has Hacip gelir. Her ikisi de Türk dilinin birliğinin, şive ayrılıklarına rağmen asırlarca devam etmesinde büyük rol oynamışlardır. Birincisi Türk dilinin incisi değerinde bulunan, çağın Türk illerinin ve kavimlerinin ağızlarını tespit etmiş, ikincisi ise Türkçe’yi İslami edebiyat çerçevesinde, edebi şiir dili haline getirmiştir. Böylece Kaşgarlı Mahmut Türk boyları ağızlarından canlı Türk kültürüne ve geleneklerine ait malzemeyi toplamak suretiyle, Türk dil ve kültürünü Arap muhitine aşılamak ve Türk diline dair yazdığı gramerle de Türkçe’yi Araplara öğretmek gayesini gütmüştür. Has Hacip ise, İslami Türk şiirinin mektebini kurmuştur.

Bu iki büyük Türk mütefekkir kültürcüsünün, yeni kurulan İslam Karahanlı devletinde Türk dilini işlemeleri, her şeyden önce Karahanlı devletinin Türlük sermayesini ve mayasını belirtmek için vuku bulmuştur. Yoksa durup dururken Kaşgarlı Mahmut gibi hazırlıklı üstad bir dilcinin kalkıp “Divanü Lügat-it-Türk” adlı, ağır emek mahsulü bir eseri yazmasına ihtiyaç kalmazdı. Diğer hemşehrileri olan Türk filozof ve alimleri Ebu-Nasr el-Farabi, Ebu İbrahim İshak el-Farabi, Ebu Nasr İsmail el-Cevheri gibi, eserini Arap dilinde yazan, Türk kültürünü bir yana bırakırdı. Demek ki, Orta Asya Türk ve İslam kültür karşılaşması ve çatışması o kadar da basit olmamış ve gelişi güzel tesadüflere bağlı kalmamıştır. Bu alış veriş çağın bir çok içtimai hayat şartları sonucunda, Türk şuurunun baskısı altında vuku bulmuştur. Bu hem Türk dilinin, hem de Türk kültürünün yükselişi ve geliştirilmesi gerçeğinden doğmuştur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 9)

Kaşgarlı Mahmudun Şahsiyeti

Şahsiyeti ve eseri ile, aşağı yukarı dokuz yüz yıl bundan önce, Kaşgarı dünya Türk birliği kültür merkezi haline getiren Kaşgarlı Mahmudun şahsiyeti hakkında bugün, maalesef kesin hiçbir bilgiye sahip değiliz. Tarihi Türk büyükleri hakkında, Türkçe eserlerin bulunmayışı, yıllardan beri üzerinde önemle durulan Kaşgarlının şahsiyetini aydınlatmaya imkan vermemiştir. Araştırıcılarını ağır bir sıkıntıda bırakan bu durum, eserinde serpinti halinde verilen ufak tefek bilgilere rağmen, malumatımıza önemli bir şey katılmamasına sebep olmaktadır. Yalnız bir tesadüf eseri olarak ünlü Türk yazarından Katip Çelebi’nin “Keşf-üz-Zünun” adlı eserinde, Kaşgarlının kendisinin ve eserinin adına rastlanmaktadır. Buradaki kayda bakılırsa, yazarın adı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammeddir. Kendi rivayetine bakılırsa, “Divanü Lügat-it-Türk”tür. Bunun dışında Katip Çelebide de herhangi bir bilgi yoktur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 10)

Kendi eserinde Kaşgarlının şahsiyetini belirtecek olan husus “Türklerin en fasih konuşanlarından, en açık anlayanlarından ve nesepçe en ileri bulunanlarından olduğu”nun belirtilmesidir. Divan’ın hiçbir yerinde mübalağaya rastlanmadığından başka bir şeyin aranmaması gerekmektedir. İfadesine göre: Türkçe’ye tamamiyle vakıf olmuştur. Diğer bir tabirle Türkçe’nin gramer yapısına yakından aşina olmuştur. Açık anlayanlardan olduğuna göre, Türk ağızlarını ayırt edecek ve kolayca anlayabilecek bir alışkanlığa sahip olmuştur. Nesepçe de Türk ailelerinin sayılılarından birine mensuptur. Çağının hilafet aleminde nesebe büyük bir değer biçildiği bir devirde, Kaşgarlının kendisini yüksek nesebe mensup olarak göstermesi, dikkate alınacak çok mühim noktalardan biridir. Anlaşıldığına göre Kaşgarlı ailesi, Karahanlı devleti içerisinde zamanın en ileride bulunan Türk soyuna mensup olmuştur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 11)

Divan’ında oldukça çekingen bir üslup kullanan Kaşgarlı Mahmudun ailesi hakkındaki bu övgüde başka bir mana aramak tamamiyle yersizdir. Şark yazarlarının ifade tarzına uyarak, kendi ailesi ve şahsiyeti hakkında, mübalağaya kaçan, lüzumsuz bir bilgiye rastlanmış olunsaydı, Kaşgarlıyı basit ve yersiz ithamlar altında bırakmak mümkün olabilirdi. Ve Kaşgarlı, kendi filolojik hazırlığı hakkındaki işaretler dışında, ailesi ve siyasi görüşleri, bilhassa devlet idaresindeki mevkii ve vazifesi hakkında da, bilgi vermeye çalışırdı. Divan’da bu türden en ufak bir bilgi verilmekten çekinilmiştir.

Tersine, şahsiyetini açıklamaya yarayan Türkçülüğünü, fırsat düştükçe, halifesine, çevresine ve vatandaşlara hissettirmeği asla unutmamıştır. Bu asil duygu tesiriyle olacaktır ki, mümtaz durumunu ortaya koyarak, tekmil Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını teker teker dolaşmış, Türk diline ve kültürüne ait ne bulduysa, hepsini inceden inceye derlemiş, eserinde işlemiştir. Türk dilinin ve milliyetçiliğinin belirtilmesine yararlı telakki ettiği her bir malzemeyi, dikkatle itina ile işlemeye koyulmuştur. Kaşgarlının çok büyük önem verdiği bu derleme olayı, eserinde, cana yakın bir ifade ve üslupla dile getirilmiştir. İfadesi şöyledir: “Türklerin hemen tekmil illerini, obalarını, bozkırlarını inceden inceye gezdim, dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çigil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini ve kafiyelerini, tamamen zihnimde nakşettim ki, her taifenin şivesi bence, en mükemmel bir surette ortaya çıkmış oldu”.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 12)

Samimiyet dolu bu ifade tarzı, her şeyden önce, Kaşgarlının ele aldığı konuya karşı beslediği inançtan doğmuştur. Kendisinden önce araştırılması ve ele alınması, itiyat dışı sayılan, ve umumiyetle insanlığın ancak asırlar sonra ilim konusu yaptığı şive malzemesinin mukayeseli derlenmesi, çağın ilk doğu dil bilgini Kaşgarlıya nasip olmuş bir şereftir. Kendi kendisine üzerine aldığı bu vazifeyi gayet kısa, fakat kandırıcı bir tarzda anlatışı, çağının iyice olgun ve yetişkin bir dilcisi, bir filologu olduğunu ortaya koymuştur. İfadesine dikkat edilecek olunursa o, hem Türk illerini, hem Türk obalarını, hem de Türk bozkırlarını dolaşmış, çeşitli cemiyet seviyesinde bulunan Türklerin şive ve ağızlarına ait malzemeyi derlemiştir. Yine kendi ifadesine göre “tekmil Türk taifelerinin” şivesini “zihninde nakşetmiştir”. Bu kadar emin bir ifade Kaşgarlı gibi ciddi bir bilginin, ne kadar geniş bir salahiyetle bu sahaya kendini vakfettiğini göstermektedir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 13)

O Türk dilinin bütünlüğünü sağlamaya gayret etmiştir. Diğer bir deyişle, Türk dilinin daha kollara, şivelere ayrılmadığı bir çağda, mukayeseli gramerinin iç dökümünü yapmak istemiştir. Bugünkü ilerlemiş Türk filolojisinin bile, çok ağır problemlerinden biri olan bu mukayeseli gramer çözümü, on birinci asır Türk muhitinde, ancak Kaşgarlı Mahmud gibi hazırlıklı bir filologun ve geniş halk kitlesi ile münasebeti bulunan bir şahsiyetin sayesinde gerçekleşebilirdi. Yoksa, zamanın en ağır merkezlerinden biri sayılan Kaşgarın dışına çıkarak geniş ve yaygın Türk obalarını, bozkırlarını dolaşmak, Türk kültürüne ait ne varsa, ne yoksa, hepsini bir arada derlemek ve bunları “zihinde nakşetmek”, her babayiğitin karı olmasa gerektir.

Zaten On birinci asır Orta Asya’sının Karahanlılar devrine ait Türk kültür gelişmesi ve merhaleleri hakkında, taslak halinde de olsa bize bilgi veren yine Kaşgarlı olmuştur. Türk dilinin, daha bundan dokuz yıl önce, resmi yazı ve devlet dili olduğuna şahitlik eden de odur. Çünkü Orta Asya İslam kültürünün ilk yerleşmesi ve yayılması çağında, İranlı, Arap ve diğer yabancı milletlerin kültür mücadele ve kaynaşmasında, Türk kültürünün koruyucularına düşen vazife, diğer milletlerinkine nispeten çok daha ağır olmuştur. Türkler, bir taraftan yeni katıldıkları İslam dinin yayıcıları durumunda bulunmakta, bir taraftan da, kaybolma tehlikesi geçiren Türk kültürünü ve varlığını korumak mecburiyetinde idiler.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 14)

Üstelik çağın cemiyet hayatı, Türk göçebe bozkır hayatı ile çatışan ağır bir çelişme devresi geçirmekte idi. Çünkü ortaçağ Orta Asya cemiyeti, tamamiyle yeni bir iç hayat değişikliğine maruz kalmış idi. Büyük bir ekseriyetini köylülerin teşkil etmekte olduğu halk kitlelerinde yeni merhalelere yükselme hevesi, geniş bir yayılım bulmuş idi. Daha onuncu asırdaki İslam aleminde ve devletlerinde, eski şehir hayatı tipi şehristan hayat tarzından ayrılıp, yeni ticaret ve sanat hayatına rabat’a geçiş, yeni kurulmuş bulunan genç Türk-İslam devletleri hayatını da kökünden tesiri altına almıştı. Bu yüzden Kaşgarlının dil ve kültürünü derlemeye koyulduğu Türk boyları, elbette bu yeni cemiyet hayatı geçidinin eşiğinde kalamazdı. Tıpkı çağın cemiyet hayatı şartları içerisinde İran ve Arap halklarında gelişen yaşama sisteminde olduğu gibi, Türk cemiyetinde, yeni yeni, yüksek tabakaya mensup aileler doğmuştur. Kaşgarlının kendi ailesinin işaret ettiği mümtaz ana ocağı, işte bu yeni yetişen ailelerden birisini ifade etmektedir. Bilhassa başkent sayılan Kaşgar şehrinde bu türden aileler, devlet idaresinde çeşitli müesseselerin başında bulunmuşlardır. Bu ortaçağ Orta Asya İslam şehirlerinin en karakteristik yönünü teşkil etmektedir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 15)

Kaşgarlı Mahmud’un şahsiyetine ışık tutan noktalardan biri de Bağdad şehrine gidişi ve eserini zamanın halifesi Ebü’l-Kasım Abdüllah bin Muhammed-el-Muktedi biemrillah’a sunuşudur. O, bu hususta kendi hemşehrisi ve çağın diğer büyük mütefekkiri sayılan Yusuf Has Hacipten tamamiyle ayrı bir yol tutmuştur. Yusuf eserini Karahanlılar devleti imparatoru Tabgaç Buğra Hana sunduğu halde, Kaşgarlı, tersine hareket ederek, halifeyi tercih etmiştir. Bu çok mühim nokta hakkında şimdiye kadar, göz doyurucu hiçbir bilgiye ve açıklamaya rastlanmamıştır. Halbuki Kaşgarlı Mahmud gibi, nesepçe en ileri gelen bir Türk ailesine mensup bir mütefekkirin, Türk Arap kaynaşmasının en hararetli ve gergin bir zamanında, halife ile bir masaya oturup hesaplaşması, gerçekten de Türk tarihi ve Karahanlılar devleti cemiyet hayatını aydınlatacak en mühim hadiselerden biri olarak kabul edilmektedir. Yüksek nesepliği kendisine hem imparatoru Tabgaç Buğra Hanın, hem zamanın halifesinin kapılarını ardına kadar açtırmış bulunmakta idi. Bu durumda Kaşgarlı, eserini pek ala kendi imparatoruna da sunabilirdi. Böyle olmadığına bakarak Kaşgarlının bu Bağdat seferinden, bir vatan küskünlüğü gibi bir netice çıkarmak isteyenler vardır. Halbuki, bu düşünüş ve sonuç hiç te doğru değildir. Üstelik böyle bir düşünce Kaşgarlı Mahmudun şahsiyetine ve kültürcülüğüne ağır bir leke sürmüş olur. İstediği yerde dolaşan, kudretli kalemi ve şahsiyeti ile Karahanlı devletinin Türk-İslam kültürüne ve fikir hayatına tesir eden, ulu nesepli bir Türkçü Türk evladının, kızıp küskün Bağdat hayatına atılmış olmasına, asla ihtimal verilemez. Kaldı ki Kaşgarlının Divan’ı, baştan aşağı Karahanlı Türk devletinin hayatını idealize eden bir eser karakterini taşımaktadır. Bence, Kaşgarlının Bağda da gidişine, bir küskünlük rengi vermek, onun şahsiyetini küçümsemeye yol açmaktan başka bir işe yaramaz. Böyle olmuş olsaydı, Divan’ın Türklerin yüksekliğine ve imtiyazlı vasfına ayrılmış olan sahifeleri halifenin methine tahsis edilmiş olurdu. Halbuki Divan’da halifeyi yükseltecek ve methedecek hiçbir cümleye rastlanmamaktadır. Hiç olmazsa, içten gelmeyen zoraki bazı iltifatlara yer verilirdi.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 17)

Bence Kaşgarlı Mahmud’u bu şekilde harekete iten başlıca ve belki de yegane gaye “Türk dilinin Arap dili ile at başı yürüdüğünü” ispat etmek düşüncesi olmuştur. Nitekim, kendi bulunduğu ve yetiştiği Türk topluluğunun dil varlığını iyi sezen ve değerlendiren alim, daha önceleri Araplara Türk dilini öğretmek maksadıyla “Kitabü Cevahir-ün-nahv Lugat-it-türki” adlı bir eser yazmak ihtiyacını duymuş ve bu eseriyle Orta Asya Arap – Türk kültür yaklaşmasına bir zemin hazırlamıştır. Kendisini, ayrıca bir Türk pedagogu olarak tanıtmıştır. Ne yazık ki, bu eserin ne tarihi, ne yazılışı sebeplerine ve ne de içine aldığı değer biçilmez gramer kaidelerine ait, şimdiye kadar, en ufak bir bilgi elimize geçmemiştir. Kaşgarlının ilmi şahsiyetini bir kat daha değerlendirecek olan bu eserin, bütün arama gayretlerimize rağmen bulunmayışı, büyük bir talihsizliktir ve belki de kendisine kaybolmuş nazariyle bakılabilir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 18)

Kaşgarlı Mahmudun aydın ve ilmi şahsiyetine en çok tesir eden husus filolog oluşudur. Çağının klasik Arap filolojisi mektebinde yetişmesine rağmen, Türkçülüğünden bir an için olsun ayrılmamıştır. Tersine eserinde Türk milletine ve faziletine geniş yer verişi, ancak onun dil alimliğini güçlendirmiş ve güvenilir bir hale sokmuştur. Türkler hakkında yanlış bilgi vermekten, kendisini korumayı bilmiştir. Türklüğe ve Türk kültürüne ait en ufak bir noktayı ihmal etmemeye çalışmıştır. Böylece il, oba, bozkır Türk göçebelerinin, birbirinden farklı ağızları ve şiveleri geniş şekilde tespit edilmiştir. Bilgince bir üslupla, eserin konusuna sıkıntı ve ağırlık verecek yönler ve bilgiler, çıkartılıp atılmıştır. İlk Türk sözlükçüsü, etnologu, etnografyacısı, halkıyatçısı, toponomastı ve coğrafyacısı olması dolayısıyla, topladığı malzeme üzerinde adeta titremiş, en derin noktalarına temas ederek onları, değerlendirmiştir. Türk dünyasının bu çağdaki etnik kabiliyeti ve kültür mahsulü tanzim edilmiş, devri için bir çok yenilikler getirmeye çalışılmıştır. Hatta malzemesini:” kimsenin düşünmediği bir tarzda düzenlenmiştir”. Bir filolog olarak, ele aldığı dil ve kelime konusunu açıklamış, kullanılan örnekleri ile birlikte göstermiş olduğu gibi, gramer kaideleri bakımından da aydınlığa çıkarmıştır. Türkleri, yalnız dil hususiyetleri ile değil, etnik mensubiyetleri ve durumları ile de güçlendirmiştir. Türkleri boyları, soyları, obaları ve damgları ile dahi tanıtmaya lüzum görmüştür. Devrin ağır basan ve söz sahibi bulunan Türk kavimlerinin boy ve soylarını daha yakından tanıtmış, önemlilerini belirtmiştir. Daha Orhun kitabeleri çağında dahi müstakil bir millet varlığı olan Türk sözü, Kaşgarlıda asla canlılığını kaybetmemiş, Arap dünyasına bütün azameti ile tanıtılmıştır. Türkçü Kaşgarlı bu noktada hiçbir şeyden çekinmemiş, kızgın Arap muhitinde durmadan artan anlaşmazlıklardan zerre kadar yılmamıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 19)

Büyük bir mütetekkir Türkçü olduğu için eserinin her bahsinde sezilen ve görülen noktaların başında, Arap yazarlarının ve aydınlarının da baş vurdukları hadislerle, Türkleri tanıtmak ve kült haline getirmek gayreti göze çarpar. Nitekim Kaşgarlı, Türk milletinin ve dilinin önemini bütünüyle ortaya koymak için eserine, Türkleri tebcil eden hadisleri de almıştır. Ve bu hadislerin doğruluğuna halel gelmemesi için, kaynaklarının açıklamasını da yapmıştır. Kaşgarlıya göre Türk dilinin kudsiyetini ve varlığını belirten en kuvvetli hadis şu olmuştur:

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 20)

“Tanrının devlet güneşini Türk burcunda doğurmuş olduğunu ve onların milkleri üzerinde, göklerin dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yer yüzüne hakim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların ellerine verdi. Onlarla birlikte çalışanları, onlardan yana olanları aziz kıldı. Ve Türkler yüzünden onları her dilediklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin, ayak takımının şerrinden korudu. Oklarının isabetinden kurtulmak için, aklı olana düşen vazife, bu adamların tuttuğu yolu tutmaktır. Derdini dinletmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da, onlara sığınacak olursa, o takımın korkusundan kurtulur, bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir”.

Fakat Kaşgarlı yalnız bu hadisle yetinmemiştir. Ayrıca Buhara bilginlerinden bir zatla Nişaburlu diğer bir zatın Peygambere isnad edilerek söylenen bir hadisini daha eserine eklemiştir. Bu hadise göre:

“Peygamber aleyhisselam kıyamet alametlerinden, ahir zaman fitnelerinden ve Oğuz Türklerinin zuhurundan bahis açarken Türk dilini öğreniniz, çünkü onların uzun sürecek padişahlıkları vardır” demiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 21)

Kaşgarlının Türk milletinin imtiyazı vasfında faydalandığı hadisler, umumiyetle Arap edebiyatında kullanılanlardan çok farklı olmuştur. Onlar daha çok, Türkün olgun ve müspet karakterini ve ahlaki durumunu belirtenlerden faydalanmayı kendilerince daha uygun ve kandırıcı bulmuşlardır. Buna karşılık Kaşgarlı tercihen Türk dil ve kültürünü belirtenleri, gerçek vesika olarak, ortaya sürmeyi münasip görmüştür. Günden güne artan aradaki zıddiyeti yumuşatmak maksadıyla her iki taraf bilginlerince kullanılan bu hadislerin, şüpheli oldukları düşünüldüğünde, Kaşgarlı, bu sefer de mantık ve akıl yollarına başvurarak, yukarıdaki hadisden şüphelenenleri, şöyle bir mantıkla ikaza çalışmıştır:

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 22)

“Eğer bu hadis sahih ise Türk dilini öğrenmek dini bir borçtur. Yok sahih değilse, akıl onu öğrenmenin lüzumuna hükmediyor”.

Çünkü Kaşgarlı o zamanki Türk aleyhtarı muhite karşı, Türk dilinin öğrenilmesini en iyi ve mantıki bir tedbir olarak kullanmıştır. Ancak Türk dilinin yayılışı ve yerleşmesi Türk ve Araplar arasında şiddetle baş gösteren milli mücadele düellosunu durduracak gibi idi Hadislerin uydurma olması ve yayılma kaynağını, geniş hilafet sahasının Buhara, Hive, Nişabur, Bağdat ve Basra gibi birbirinden uzak şehirlerinin teşkil etmesi, Türk – Arap siyasi ve milli anlaşmazlığının o kadar da basit ve geçici olmadığını göstermektedir. Bütün bunlara rağmen, hilafetin çeşitli merkezlerinde uydurulan ve türetilen hadisler, ne olursa olsun, uzun zaman Türk milletinin vatan sahipliğini ve milli şuurunu okşamaya yaramış, Türk – Arap dostluğunun temelini kurmuştur. Ve bu hareketi yalnız ilime hizmet olarak saymamalıdır. Bunu biraz da kaba kuvvete karşı bir direniş ve bir kültür karşı koyması şeklinde yorumlamak gerekir. Bu, yeni kurulmakta olan Arap kültürüne, kendi milli Türk gelenek ve göreneklerini katma teşebbüsüdür. Buna Türkler dışında Orta Asya’nın Soğd, Harezm, İran, Yunan, Baktriya ve saire gibi ülkelerinin kavimleri, bilginleri ve aydınları da katılmışlardır. Demek ki, büyük davada, Kaşgarlı tam da yalnız değildi. Onun bir çok fikir ve kültürcü arkadaşları da var idi. Kaşgardan kalkıp Bağdada gidiş meselesini de bu gözle ele almak gerekir. Kaşgarlı bu iki kültürün, Türk ve Arap kültür merkezlerinin bir bağlayıcısı idi. O devir için bunun ne büyük bir önem taşıdığını belirtmeğe elbette ki lüzum yoktur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 23)

Kaşgarlı Mahmud’un eseri

Kaşgarlı Mahmudun elimize geçen, ikinci eseri “Divanü Lugat-it-Türk’tür. Bu kitap on birinci asır Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil ve kültür mirası olması bakımından, hiçbir vakit değerini kaybetmeyecektir. Karahanlılar devletinin çevresindeki bir çok şiveli ve ağızlı Türk boylarının kültür abidesi olması itibariyle de, Türk kültürünün en emin kaynaklarından biri mesabesindedir. Aynı zamanda Orta Asya Türk dünyası ile Bağdat hilafeti arasındaki kültür münasebetlerinin eşsiz bir bağlantısıdır. İki ana gayeye hizmet eden bu eserde birbirinden farklı iki muhitin çeşitli tesirleri belirli olmakla beraber, yine de Türk dili ve kültürü davası baş köşede yer tutmuştur. Kendisinden önceki devirlerde milletlerin kültür kalıntılar ile mücadelesi ve kaynaşması neticesinde, bir çok yabancı dillerin erimesine yol açan Türk dili, on birinci asırdan itibaren, yeni Arap ve Fars kültür akımlarına karşı durmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu çatışma ve karşılaşma devrinin bir vadigarı olmasıyla, Divan, Türk kültür tarihimiz için, daha çok önem kazanmakta ve her noktası üzerinde durulmasını talep etmektedir. Kuvvetli birdin dili olan Arapça ile, kuvvetli bir şiir ve edebiyat diline yükselmiş bulunan Farsça ile boy ölçüşmek Türk dili için, elbette çok büyük bir imtihan olmuştur. Bu dil ve kültür yarışmaları Kaşgarlı ve Yusuf Has Hacip gibi Türk mütefekkirleri için her halde ayrı bir teşvik olmuştur. Divanü Lugat-it-Türk ile Kutadgu Bilig, iş bu diller ve kültürler yarışmasının şaheseri olmuş, Orta Asya karma kültür mücadelesi meydanlarında, Türklüğe on birinci asırda Orta Asya, milletlerin kültür mücadelesinin bir sahası olmuştur. Eski ve yeni yerli milletler, bu mücadeleye girişmiş, milli kültür mukadderatlarını, teminat altına almışlardır. Karahanlı devletinin sadık boyları, anlaşılan bu savaş karşısında asla bunalmamış, tersine her şeye göğüs gererek, milli dil ve kültür akınlarına bereketli yollar açmışlardır.

Zaten Divanü Lugat-it-Türk, Orta Asya sahası ve kültürü için, ilk Türkçe eser sayılmamalıdır. Kendinden çok daha önce, VI-VIII. Asırlarda, ilk Türk tarih eseri sayılan Orhun kitabeleri, Türkler için milli bir yazı dilini ortaya koymuştur. Bu yazı dili tarih yazacak ve onu halka okutacak kadar, tertipli ve düzenli bir edebi dil karakterini taşımıştır. Kaşgarlının Divan’ı, işbu eski Türk yazı dilinin yeni bir muhitte yerleşmesinde yardımcı olmuştur. Üstelik Divan, eski Türk dil ve kültür geleneklerine tamamiyle bağlı ve sadık kalmasını bilmiştir. Bu olmamış olsaydı Türk dili, çağın en kudretli dillerinden sayılan Arap, Fars ve Soğd dilleri yanında sönük, içine çekilmiş geri bir dil durumuna düşmüş olurdu. Kaşgarlı Mahmut bu Türk dili istiklali uğrunda çalışanların başında duran ve ona hakimiyet kazandıran dilcimizdir. Ne pahasına olursa olsun, Türkçe’yi Araba da öğretmeyi kendisine vazife edinmiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 25)

Adından da anlaşıldığı üzere Divanü Lugat-it-Türk, her şeyden önce bir Türk sözlüğüdür. Daha eski bir sözlüğün şimdiye kadar elimize geçmemiş olduğuna bakılırsa Divan, kendi türünde en eski Türk sözlüğü oluyor demektir. Yazarının tarifine göre, malzemesini halk ağızlarından derleme teşkil etmiş, zaman zaman Türk halk edebiyatından da faydalanılmıştır. Fakat ne yazık ki, halk şiirlerine ait parçaların kaynakları gösterilmediği gibi, tamamı da esere yerleştirilememiştir. Daha çok Divan’daki belirli kelimeler için tanıklık vazifesini görenlerin alınmasıyla yetinilmiştir. Ayrıca Divan’da Çucu adlı bir Türk şairinin ismi zikredilmektedir. Fakat kimliğine ve şiirlerine dair en ufak bir bilgi verilmemiştir. Halbuki bu devir Orta Asya Türk camiasının, sözlü ve sazlı şairlerden mahrum olmadığını, Kutadgu Bilig’den de öğrenmekteyiz. Eserin yazarı Yusuf Has Hacip, söylediklerine tanık olarak ileri sürdüğü manzum parçaların kendisine ait olmadığını açıklamakla, çağının yetişkin Türk şairlerinden faydalandığını göstermektedir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 26)

Kelime çeşidi bakımından Divan, fevkalade zengin sayılır. İrili ufaklı bir çok Türk boy ve uruklarından derlenmiş bir şiveler sözlüğü karakterini taşımaktadır. Asıl sözlüğün değeri de bundadır. Mukayeseli Türk grameri araştırmaları için, en sağlam kaynaklarımızdandır.

Divan, yazarının tarif ettiği gibi, yalnız Türk, Türkmen, Çigil, Oğuz, Yağma, Kırgız ve emsali gibi Türk boylarının sözlüğü olmamış, Kaşgar ve Balasagun gibi merkezlerden uzak kalan Bulgar, Suvar ve sair boyların da söz derleme dergisi olmuştur. Bu bakımdan Divan, zaman için de çok büyük değer taşımıştır.

İslam camiasına girmeyen Türkler, eserde ihmal edilmiş gibidirler. Eski Orhun ve Müslüman olmayan Uygur Türkleri hakkında hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Kendisince Türkçe olmadıkları sanılan kelimeler de Divan’a alınmamıştır. Fakat yaptığı kelime iştikakçılığı içerisinde, özbeöz Türkçe olmayan bazı kelimeler, Türk dili ailesinden sanılmıştır. Tersine bazı Türkçe kelimeler de, yazarca yabancı kelimeler arasına alınmıştır. Bu noktada bazı uygunsuzluklar bulmak mümkündür.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 27)

Divan’da toplanan kelimeler konu ve mana bakımından herhangi bir tasnife uğramamış, fonetik, morfolojok ve dialektolojik konulara ayrılmamıştır. Toplu bir halde, konu ayrımı yapılmaksızın, düzenlenmiştir. Folklor, ses taklidi (onomatopee) kelimeler, saray dili unsurları ve umumiyetle gramer incelemeleri ve şekilleri, hep bir ar ada ele alınmıştır. Coğrafya deyimleri, yer adları, daha çok devrin belli başlı yerlerine münhasır olmak üzere esere alınmıştır. Yer adlarından bazıları Divan’a alındığı halde, nedense haritada işaretlenmemiştir.

Divanü Lugat-it-Türk, adından anlaşıldığı gibi, yalnız devrin Türk şive ve ağız malzemesini içerisine alacak bir kamus olarak düşünülmüştür. Gerçekte ise eser, batı bilginlerinin de değerlendirdikleri gibi Türk dil ve kültürünün tam manasıyla bir “hazinesi” olmuştur. Sözde “Türk dilinin Arapça ile atbaşı yürüdüğünü ispat gayesiyle ele alındığı halde, eserde zamanın Türk dünyasının kültürü, dili, etnik yapısı, folkloru ve sairesi eksiksiz aksettirilmiştir. Eserin içerisine aldığı her türden malzemenin bolluğu, zenginliği ve çeşitliliği, ona dokuz yıllık bir ömür ve canlılık katmıştır. Sözlükte geçen bir çok kelimenin anlatılışında tanık olarak ileri sürülen malzeme içerisinde, Türk folkloruna, inanışına, hurafelere, bozkır destanlarına, oba hikmetlerine, illerin vecizelerine, ağıtlara, tabiat tabloları tasvirlerine bolca yer verilmiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 28)

Divandaki has isimler

Dil, şive ve ağız malzemesi dışında Divan’da toplanan bilgiler arasında, zamanın Türk toponomastikasına, Türk yer adlarına ait olanlar, Türk tarihi ve kültürü bakımından, fevkalade önem taşımaktadırlar. İlk defa olarak Kaşgarlı sayesinde on birinci asır Türk dünyasının coğrafi yayılımını çizmek imkanı elde edilmiş bulunmaktadır. Dolaştığı sahaya ve inceleme imkanları bulduğu eserlere dayanan Kaşgarinin toponomastik ve coğrafya bilgisi, diğer Arap ve İran kaynakları ile karşılaştırılma sonucunda, ilmi gerçeğe uyduğunu göstermektedir. Bilgisini değerlendirmek ve okuyucularını tatmin etmek maksadıyla Divan’a, ayrıca bir Türk haritasının da eklenmesi unutulmamıştır. Bu kadar ince düşünen bu Türk mütefekkirinin emeği, Türklüğün her ilim sahasında kendi geçerliğini ispat etmiş ve dokuz yüz yıllık Türk coğrafyasının ve toponomastikasının de şeyhlik payesini Kaşgarlıya vermiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 29)

İlim bakımından, ilk olarak Kaşgarlı Mahmudun üzerine eğildiği Türk yer adlarının yapısının ve örgüsünün bir takım hususiyetleri vardır. Çünkü, Türkün ve umumiyetle beşeriyetin de beşiği sayılan Orta Asya, aynı zamanda Türk yer adlarının da doğuşunu hazırlayan bir saha olmuştur. Burası, eski tarihi bir çok milletlere geçit vermiş, yerleşme ve taşma kaynağı olmuştur. Tarihi kaynakların ışığı altında VI-VII. Asırlarda burada Göktürk devleti kurulmuş, balık, oba, yazı, yurt, yış, tagözü, yal, kaş ve emsali gibi ilk göçebe devlet coğrafya mefhumları teşekkül etmeğe başlamıştır. Daha sonraları Göktürk devletinin yerini alan Uygur hanlığında, Türk yer adları sistemi daha verimli gelişmeler sağlamıştır. Çeşitli dinlere intisapta hiçbir engellemeye rastlamayan bu Türk hanlığı devrinde, göçebelikten yerleşik hayata geçiş, Türk coğrafyasını, geniş bir yabancı tesir sahasına sokmuş ve şehirlerde yerleşmeğe başlayan Türk cemiyetinin yer adları s istemi, değişmeğe yüz tutmuştur. Türk adlı yeni şehirler, balıklar türemeğe başlamıştır. Türk yerleşme ve iskanının ilk yer adına ait unsuru olarak ileri sürülen bu balık kelimesinin türeyişi, münakaşa edilmeksizin, VII. Yüzyıldan itibaren Türk devlet ve kültür teşkilatı içerisinde yer tutmuş, yerine ve kavmine göre hususi manalar almıştır. Aslında kelime devlet teşkilatında, resmen “şehir, kale” manalarında kullanıldığı halde, XI. Asır Argu’larında “çamur, balçık” manalarında kesinleşmiştir. Aynı sembolik kelime göçebe Türk muhitinde yurtla değiştirilmiştir. Çeşitli merhaleler geçiren Türk yer adları sistemi, zamanla Türk kavimlerinin yayılımına ve gelişmesine bağlı kalarak, oldukça zengin bir yapı karakterine sahip olmuştur. Kaşgarlının Divan’ında bulunan devrin yer adları, bilhassa haritada belirtilenler olmuştur. Şahıs adlarından, ancak bazı kadın ve erkek adlarının tespitiyle yetinmiştir. Sözlüğe aldığı Ayas köle kadın adının, daha sonraki asırlarda Harezm sahasında yapılan kazılar, sahanın meşhur bir kalesinin de adı olduğunu ortaya koymuştur. Anlaşılan Ayas hanım, çağının göze batan dilberlerinden birisi olmuş ve göçebe Türk boyları arasında ününü muhafaza etmiştir. Sözlükte en çok kavim adlarına rastlanmaktadır. Kaşgarlı, Türk boyları arasındaki dolaşmaları sayısında bir çok Türk boy, uruk adlarını tespit etmiştir. Fakat sözlüğünün yükünü artırmamak için büyük bir sayı teşkil eden Türk soy ve oymaklarına Divan’da yer vermemiştir. Az da olsa unvan, rütbelere de yer ayrılmıştır. Bu suretle Kaşgarlı Mahmut, çağının Türk vatan yapısını da, tespit etmeği unutmamıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 31)

İlk Türk haritası

Kaşgarlı Mahmudun eserine ilave ettiği ilk Türk cihan haritasında, Türklerle meskun saha ile, bunların uzaktan yakından münasebette bulundukları bazı milletler ve memleketler tespit edilmiştir. Haritada dağlar kırmızı, denizler yeşil, kumluk sahaları sarı, ırmaklar mavi renklerle gösterilmiştir. Haritanın ana merkez noktasını Türk hükümdarlarının oturdukları Balasagun şehri teşkil etmektedir. Yakınında gösterilerek adı ile işaretlenmeyen göl ise Isıg-göldür. Kaşgarlı, kendisi de bu yurtlardan olduğundan, elbette, harita merkezinin seçiminde tesirsiz kalmamıştır. Yani dünyanın mihveri, Kaşgarlı haritasında, kendi ana vatanı olmuştur. Hiçbir noktada Türk üstünlüğünü ihmal edemeyen Kaşgarlı, milliyetçilik şuurunu bu noktada da göstermeği gözden kaçırmamıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 32)

Diğer coğrafi adlandırmalar, yer adları ve memleketler de, hiç şüphe yoktur ki, haritanın merkezine göre ayarlanmıştır. Cihetler, eski Türk geleneğine uygun olarak Orhun kitabelerindekine paraleldir. Buna göre haritanın esas yön alma noktasını, doğu teşkil etmiştir. Türklerle meskun sahalara verilen önem, Türklerin münasebette bulundukları diğer ülke ve milletlere de esirgenmemiştir. Türklerin ilgisi bulunmadığı sahalar ve milletler, tabiidir ki, haritada yer almamıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 33)

Haritanın sahibi olarak, elimizde başka bir ima ve telmih bulunmadığına göre Kaşgarlı Mahmudu kabul etmemize hiçbir engel bulunmamaktadır. Bundan dolayı da Kaşgarlı haritasının, üzerinde pek az hissedilir gibi bulunan Arap haritacılığı tesirine rağmen, Türk eseri olduğundan asla şüphe edilmez. Haritanın merkezini Balasagun şehrinin teşkili ve haritada, Türklerle meskun yerlerin itinalı olarak tespiti ve onlarla ilgili yer adı unsurların belirtilmesi, hep haritanın bir Türk coğrafya anlayışçısının elinden çıktığını açıktan açığa göstermektedir. Zaten Kaşgarlı gibi şuurlu bir Türkçünün, bu hususta çürük tahtaya ayak basmasına imkan ve ihtimal verilemez. Türklere ait olmayan yerlerin ve memleketlerin ihmali ve haritaya alınmayışı hep, Kaşgarlının milli şuurundan ileri gelmiştir. Daha eski Hun Türkleri devrinde Orta Asya devlet teşkilatı hayatında, saraylara mensup kimseler arasında, bayramlar münasebetiyle, haritalar armağan etmek, bir nevi Türk devlet geleneği haline getirilmiştir. Hatta Hun başçılarından birisi tarafından Çin imparatoruna gönderilen memleket haritası, tabiiyete giriş manasına gelmiştir. Doğu Türkistan’a ait diğer iki eski Türk haritasına malik bulunmamıza rağmen, Kaşgarlınınki on birinci asır Türk yayılımını belirtmesi bakımından, büyük bir değer taşımaktadır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 34)

Türk boy ve kavimlerinin bölünmeleri

Haritada yerleri ve iskan mıntıkaları belirtilen Türk boyları, Kaşgarlının etnik tasnifine göre esas yirmi ana kökten ibaret olmuştur. Her boy da kendi yapısı içerisinde, birkaç uruğa ayrılmıştır. Divan’da ancak esas boylara yer verilmiştir. Uruklar ve Türk soyları, sırf büyük bir sayı teşkil ettiklerinden, ihmal edilmiştir. Müellife göre, herkesin bilmesi gerekenler ve zaruri telakki edilenler alınmışlardır. Bunlar da Oğuz taifesinin, damgalarıyla birlikte, yirmi iki boyundan ibaret olmuştur. Coğrafi yayılımlarına göre bu esas Türk boyları şöyle bir düzende bulunmuşlardır:

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 34)

  1. Peçenekler. Bizans – Rum ülkesine en yakın bulunan Türk boyudur.

  2. Kıfçak, Oğuz, Yemek, Başkırt, Basmıl, Kay, Yabaku, Tatar ve Kırgız boyları. Bunlardan ancak Kırgız Türk boyu Çin ülkesine yakındır.

  3. Çigil, Tuhsı, Yağma, Iğrak, Çaruk, Çumul, Uygur, Tangut, Hatay boyları ise, Rum ülkesi yanından doğuya doğru uzanmaktadır. Divan’da Hıtay, nedense Çin olarak gösterilmiştir. Halbuki bu boy aslında Moğolların bir boyu olup, vaktiyle Kuzey Çin’de kuvvetli bir devlet kurmayı başarmışlardır. Bu sebeple olacak ki, Rus, Mogol ve İslam kaynaklarında bu ad altında Çin karşılığı ifade edilmek istenmiştir.

  4. Tawgaç. Kaşgarlı bu sahayı Maçin, yani güney Çin olarak göstermektedir. Verdiği izahata bakılırsa bu ad altında hem Maçin, hem de Türklerin bir boyu kastedilmiştir. Böylece iki birbirinden farklı manada kullanılmıştır. Bu isimdeki Türk boyu, sırf Çin taraflarında oturduğundan, kendilerine “Tat Tawgaç” adı dahi verilmiştir. Buradaki Tat kelimesi “Fars”ı, Tawgaç ise “Türk”ü ifade etmektedir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 35)

Kaşgarlı’ya göre Türk dilinin yapısı

Kaşgarlı Mahmudun Türk dili yapısı için kullandığı ölçüler, elbette bugünkülerden çok farklı olmuştur. Kullandığı dil Arapça olduğu içindir ki, Türk diline tatbik ettiği imla sistemi de, ufak tefek değişikliklerle, yine Arap hurufatı çerçevesi içerisinde kalmıştır. Bu sebeple Divan’da toplanan kelimeler, Arap sistemine göre düzenlenmiştir. Her kelime, içerisindeki konsonantların sayısı nispetinde vezin kalıplarına ayrılmış ve çeşitli konulara bölünmüştür. Konuya göre, ayrıca, Türk ağızlarının ve şivelerinin fonetik ve morfolojik hususiyetlerine, serpinti halinde temas edilmiştir. Ağızların ve şivelerin tespitinde tamamiyle Arap transkripsiyon sistemine uyulmuştur. Türk dilinin ahengi sükun, hareke, med ve teşdid gibi işaretlerle ayarlanmıştır. Arap harf sisteminde mevcut olmayan sesler, yeni işaretler tanzimiyle temin edilmiştir. Devrin Türkçe’si için karakteristik sayılan, eş kelimelerin telaffuzunu ayırt etmek için, güya uzun vokal karşılığı olarak “iki elif” işaretini yan yana kullanmıştır. Mesela aat; aaç; aaz; aasmak; aaşmak ve saire gibi. Bundan başka devrin Türkçe’si için fevkalade karakteristik sayılan “b” ile “f” sesi arası yarım dudak telaffuzlu ses için üç noktalı bir yeni “f” işareti kullanmaya mecbur olmuştur. Arap hurufat sisteminde, Türk dilinin fonetik yapısı için Kaşgarlının vücuda getirdiği bu ıslahat, onun ne kadar derin bir dilci ve hassas bir fonetikçi olduğunu göstermektedir. Türk diline ait Divan’ından önceki eserinde kullandığı sistemden habersiz bulunmamıza rağmen, o eserinde de Türk dilinin zedelenmemesi için gereken itinayı göstermiş olduğu tahmin edilebilir. Hele “uzun vokal” mevcudiyetine işareti, kendisinden ancak sekiz yüz elli yıl sonra Türkoloji sahasında ciddi araştırma konusu yapılan bir meseledir. Bu konunun işlenmesine tanıklık eden yine Kaşgarlıdır.

Bütün bunların yanında Kaşgarlı, Türk dili ve şivelerine mahsus yeni bir metot veya sistem de kurabilirdi. Fakat Araplara Türkçe’nin öğretilmesindeki kolaylığı temin maksadıyla, mensubu bulunduğu mektepten ayrılmamayı faydalı bulmuştur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 37)

Kaşgarlı Mahmut, on birinci asır Orta Asya Türk kavimlerini, boylarına göre tasnif ettikten sonra, bir de malzemesini topladığı dil ve ağız farkları arasındaki dil ve gramer yapısı münasebetlerini tespite koyulmuştur. Kullandığı metot, fonetik ve morfolojik usuller olmakla beraber, ayrıca çağının konuşulan şive ve ağızlarının ifade kabiliyeti ve derecesi meselesi de olmuştur. Kendisinden önce kimsenin aklına gelmeyen bu dil tasnifi sistemi ve ölçüsüne göre daha on birinci asırda Türk dili, bazı farklı edebi yazı dillerine ayrılmış bulunmakta idi. Bu ölçülere göre Karahanlılar devri Türkçe’sinin karakteri, eserde şöyle bir tablo halinde ortaya çıkmaktadır:

  1. En dürüst ve açık şive, ancak bir Türk şivesini bilip, İranlılarla karışmamış olanların ve yabancı ülkelerle teması bulunmayan kimselerin şivesidir. İki dil bilenlerin ve şehirlilerle düşüp kalkanların şivesi, bozuk sayılır. Nitekim, iki dil bilen “Soğdak”, “Kencek” ve “Argu” boylarının konuştukları şive, dürüst olmayıp bünyesinde bir yumuşaklık mevcuttur. Diğer yabancılarla karışanlar, Hotan, Tübüt ahalisiyle Tangutların bir kısmıdır. Bunlar, zaten Türklerin idaresine sonradan geçmiş olanlardır.

  2. Cabarka ahalisinin dili, sırf oturdukları saha çok uzakta bulunduğundan, tespit edilememiştir. Cabarka Uzak Doğu şehirlerindendir.

  3. Çin ve Maçin ülkeleri kavimlerinin kendilerine mahsus bir dilleri vardır. Bununla birlikte, bunların şehir ahalisi, Türk diline iyice vakıftır. Ancak mektuplarını Türk alfabesiyle yazmaktadırlar.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 38)

  1. Yecuc ve Mecuc ülkeleri kavimlerinin dilleri meçhuldür.

  2. Tübütlerle Hotanlıların da kendilerine mahsus dilleri ve yazıları vardır. Her ikisi de Türkçe’yi iyi konuşamazlar.

  3. Uygurların şivesi, tamamiyle öz Türkçe olmakla beraber, kendilerine mahsus ayrıca bir de hususi ağızları vardır. Kendi aralarında bu ağızda konuşmaktadırlar. Kitap ve muhaberede kullandıkları yirmi dört harften ibaret alfabeleri vardır. Bundan başka Uygurların ve Çinlilerin hususi bir alfabeleri daha vardır. Defter ve senetlerde bu hurufatı tercih etmektedirler. Fakat, bu yazıyı ancak barbarlar okuyabilirler.

  4. Göçebe Cumul halkının kendilerine mahsus anlaşılmaz bir dilleri vardır. Bununla birlikte Türkçe’yi de anlarlar. Keza Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boylarının kendi aralarında konuştukları müstakil bir şiveleri vardır. Bunlar umumi Türkçe’ye de adamakıllı vakıftırlar.

  5. Kırgız, Kıfçak, Oğuz, Tuhsı, Yağma, Çigil, Iğrak ve Çaruk boylarının öz Türkçe konuştukları bir şiveleri vardır. Fakat Yemeklerle Başkırt boylarının şivesi de bunlarınkine yakındır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 39)

  1. Rum ülkesine yakın yaşamakta olan Peçeneklerinki kadar, Bulgar ve Suvar Türk boylarının şivesi de tamamiyle Türkçe’dir. Ancak bunların şivesinde bir çok kelimede tahrife rastlanmaktadır. Kaşgarlının bahsettiği bu gramer hadisesi, büyük bir ihtimalle, bu iki eski Türk şivesinde bulunan “r-l” temel değişmesinden ileri gelmiştir.

  2. On birinci asır Balasagun şehri halkı, hem Soğdça hem Türkçe konuşmakta idi. Taraz ve Beyazşehir ahalisi de aynı iki dile sahiptir.

  3. İsbicabdan Balasaguna kadar uzayan bütün Argu şehirlerindeki halkın konuştuğu Türkçe biraz yumuşaktır. Yani kalın telaffuzlu kelimeler, yumuşaklığa uğratılmıştır.

  4. Kaşgar şehrinin bir mahallesinde Kencekçe konuşulmaktadır. Fakat şehrin asıl ahalisi “Hakaniye” Türkçe’sini konuşmaktadır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 40)

Kaşgarlı’nın bu ilk şiveler tasnifi, bizzat Türk boylarının birbirine olan yakınlıkları ve temasları üzerine olmuştur. Ayrıca Türk kavimleri içerisinde yabancılarca konuşulan dillerle, onların konuştukları Türk ağızları da dikkat nazarına alınmıştır. Bundan dolayıdır ki, bu tasnifini kafi derecede açık bulmayan Kaşgarlı yeniden, edebi ifade kabiliyeti ölçüsüne göre, başka bir Türk şiveleri tasnifine daha baş vurmayı lüzumlu bulmuştur. Bu ikinci tasnifte devrin Türkçe’si şöyle bir dil tablosu halindedir:

  1. Türk şivelerinin en kolayı Oğuz Türklerinin kullandıkları şivedir.

  2. En sağlam ve en doğru Türkçe Tuhsılarla Yağma boylarının konuştukları Türkçe’dir.

  3. Uygurlar ülkesine varılıncaya kadar Ila, Ertiş, Yamar ve İtil ırmakları boyunda oturan ve yerleşen Türk kavimlerinin şivesi tamamiyle Türkçe’dir.

Bütün bunlara rağmen Türk şivelerinin en incesi ve zarifi, hatta en açığı, yani edebisi Hakaniye Türkçe’si olmuştur. Bu edebi şive, zamanında şehzadelerin ve onlara bağlı bulunanların konuştukları bir şive olmuştur.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 41)

Kaşgarlı’nın her iki tasnifi, ilk olmakla beraber, Türk dili tarihi yönünden çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu tasnif üzerine, on birinci asır edebi Türkçe’sinin yapısını ve gramer karakterini tespit imkanı elde edilmiştir. Bu sayede, aynı zamanda daha önceki Göktürk ve Uygur devletleri edebi Türkçe’sine de girme ve Türkçe’nin geçirdiği merhaleleri tespit kolaylaşmaktadır. Kaşgarlının kendisi bile, zamanın Türk şivelerini enine boyuna ölçmesine ve araştırmasına rağmen, yine de kesin bir neticeye varamamıştır. Ortaya attığı Hakaniye Türkçe’sinin, diğer Türkçe eserlerin de tanıklığı ile, resmi devlet dili, yani zamanın Karahanlılar devleti dili olduğu anlaşılmaktadır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 42)

Kaşgarlının dilci ve mefkureci arkadaşı, kendi Kutadgu Bilig adlı eserinin dilini “Han dili” olarak adlandırmıştır. Demek ki, daha bu zamanlarda, umumi Türkçe’yi, yazı dilini içerisine alan müşterek bir ad bulunamamış veya kullanılmamıştır. Göktürkçe, Uygur dili, Han dili, Hakaniye ve saire gibi tarif ve adlandırmalar, anlaşılan zamanı için makbul ve geçerli sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki Kaşgarlı Mahmudun tasnifinde, devrin Türk dilinin gelişmesi ve merhaleleri için, bir çok görüşler ve tahminler bulunmaktadır. Nitekim Kaşgarlı Mahmut, devrin ana Türk yazı dili olarak seçtiği dili, yalnız yüksek tabakanın dili olarak tarifle de yetinmemiştir, ayrıca bu edebi şiveyi Kaşgar Türkçe’si olarak da değerlendirmiştir. Bu Türkçe, aslında edebi Uygurca’nın bir devamı sayılmıştır. Çünkü Kaşgarlıya göre, Uygur şivesi “Öz Türkçe” olarak tarif edildiği gibi, Hakaniye Türkçe’si de hem zarif, hem de öz olarak aynı müşterek vasıfta belirtilmiştir. Kaşgarlının bu görüşü bile, onun kendi devletine ve imparatoruna küskün olmadığını, bütün açıklığı ile göstermektedir. Bağdada gidişi bir milli kültür davası uğruna olmuştur.

Kendi şiveler tasnifinde, Kaşgarlının ileri sürdüğü ikinci edebi şive Oğuz Türkçe’sidir. Bu yeni edebi dil, bir nevi on birinci asır Karahanlı devlet dilinin mukabili olmuştur. Bu iki edebi Türkçe arasındaki farka işaret etmek üzere o, Divan’ında, ayrıca bir de, “Türk dili” tabirini kullanmayı lüzumlu görmüştür. Bu suretle Kaşgarlı Mahmut devrinde Orta Asya’da yan yana üç edebi Türkçe, yazı dili Türkçe’si kullanılmıştır. Nitekim Divan’da bazen herhangi bir kelimenin açıklanması sırasında, “Türklerin böyle, Oğuzların ise şöyle” telaffuz ettiklerine işaret edilmiştir. Mesela bizim bugünkü Türkiye Türkçe’sindeki evet kelimesi, Oğuzlarda da evet iken, Türklerde aynı kelime yemet olarak telaffuz edilmiştir. Anlaşılan Kaşgarlı, tıpkı Orhun kitabelerinde olduğu gibi Türk kelimesini, hem geniş ve hem dar manasında ele almıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 43)

Kaşgarlıya göre Oğuz Türkçe’sine giren esas şiveler Kıpçak, Yemek, Peçenek, Bulgar şiveleri olmuştur. Daha doğrusu Kaşgar çevresine nispeten uzak bulanan Türk boylarını kasdetmiştir. Bir de Oğuz boyunu fazlaca İran kültürü tesiri altında kalmakla itham etmiştir. O kadar ki, Kaşgarlıya göre “Börksüz baş, İranlısız da Türk olmaz”mış. Divan’da Oğuzlara nispeten geniş yer verilmiştir. Yalnız Oğuz boyuna mensup kabilelerin damgaları esere alınmıştır. Diğerlerininki ise tamamiyle ihmal edilmiştir.

Kaşgarlı’ya göre Türk şivelerinin gramer yapısı

Kaşgarlı Mahmut zaman zaman Türk grameri kaidelerini de açıklamıştır. Bunlar müstakil bir konu olmayıp, daha fazla temas ettiği kelimelerin anlaşılması yönünden ele alındığından, çoğu zaman yetersiz kalmıştır. Zaten yazarın daha önce yazdığı bir grameri bulunduğundan, Divan’daki hususların ne gibi gerçek sebeplerle ele alındığını açıklamak zordur. Bütün bunlara rağmen Kaşgarlı yine de, Türk şiveleri arasındaki farkları belirtmek maksadıyla Divan’ında bu hususu kısaca şöyle tariflemiştir:

“Asıl lugatte ve asıl kelimelerde değişiklik az olur. Değişiklikler ancak bir takım harflerin yerine, başka harflerin getirilmesi, yahut atılması yüzünden ileri gelmektedir”.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 44)

Konu, Arap gramer kaide ve terimleri ile değerlendirilmek istendiğinden, elbette bugünkü mukayeseli dil karşılaştırmaları için, çok zayıf kalmaktadır. Tıpkı Osmanlı gramerlerinde olduğu ve görüldüğü gibi Kaşgarlı da, şive ve ağızlar arasındaki fonetik ve morfolojik değişmelere sadece, Arap gramerlerinde tatbik edilen usule uygun olarak, harflerin düşmesi ve artırılması adını vermiştir. Zamanı için geçerli olan bu gramer telakkisi, uzun zaman kendisini doğu ülkelerinde muhafaza etmiş ve Türkiye Türkçe’sinde de makbul sayılmıştır. Bununla beraber Kaşgarlının bu yoldaki hareketi, asla küçümsenemez. Onun, çağının geniş yayılımlı Türkçe’sini, büyük bir başarı ile kucaklaması, onu kendisince tasnif ve tavsif etmesi, doğrusu insan üstü bir kuvvet ve gayretin ifadesidir.

Kaşgarlı’nın “bazı harflerin değişmesi ve düşmesi” bakımından tertiplendiği gramer kaideleri, kısaca şöyle hulasa edilebilir:

  1. Hakaniye Türkçe’si karşılığında, Oğuz ve Kıpçak boyları Türkçe’sinde görülen ve kullanılan y sesi, Kaşgarlının itadesine göre elif’e döner. Daha doğrusu kelime başındaki y düşer. Mesela: yelkin – elkin; yılı suvılıg suv gibi.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 45)

  1. Aynı y sesi kelime başlarında Oğuz ve Kıpçak boyları şivelerinde c ile ifade edilmektedir. Mesela: vincü – cincü “inci”; yuğdu – cuğdu “devrenin uzamış tüyü” gibi.

  2. Argular ise kelime ortasında ve sonundaki v sesini n ile ifade etmektedirler. Mesela: kanu – kayu “hangi”; kov – kon “koyun”; çıgay – çıgan “fakir” gibi.

Kaşgarlı’nın dikkatle üzerinde durduğu bu ses değişmesi daha Orhun kitabelerinden itibaren gelişme merhaleleri geçirerek, aslında birleşik ny sesinin bölünmesinden ileri gelmiştir. Kaşgarlı devri bu bölümlenmenin y grubuna girmiştir.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 46)

  1. Oğuz, Kıpçak ve Suvar boyları kelime başındaki m sesini b sesine çevirmişlerdir. Aslı b sesi olup, daha fazla n tesiriyle m şeklini almakta olduğu halde, Kaşgarlı bu fonotik hadiseyi devrinin halk ağzına göre tespit etmiştir. Gerçekten de Orhun kitabelerinde b asli iken, Tonyukuk kitabesinde tersine m asli olarak kullanılmıştır. Mesela: men – ben gibi. Kaşgarlıya göre ise men bindim – ben bindim; mün – bün “çorba”. Kaşgarlının bu kaidesinden anlaşıldığına göre, Tonyukuk kitabesindeki men telaffuzu, zamanı için asli olmuştur.

  2. Oğuz boyları ve onlarla yakınlıkları bulunanlar, kelime başındaki ve sonundaki t sesini d olarak telaffuz etmektedirler. Mesela: tewe – deve: üt – üd “delik” kelimelerinde görüldüğü gibi. Anlaşılan bugünkü Anadolu Türkçe’sinde de bolca görülen bu telaffuz hadisesi, daha on birinci asırda Oğuzların ağzında revaç bulmuştur.

  3. Tersine bazen de Oğuzlarda d sesi t olmuştur. Bögde – bökte “hançer” ve yigde – yikte “iğde” kelimelerinde tespit edildiği gibi.

  4. On birinci ve daha sonraki asırların edebi Orta Asya Türkçe’si için karakteristik bir fonetik hadisesi olan ve metinlerimizde w ile işaretlenen üç noktalı f sesi, aslında b ile f arası bir sestir. Bu ses Kaşgarlının dikkatini fazlasıyla çekmiş olacaktır ki, Arap hurufatı sistemine bir de üç noktalı yeni bir f sesi eklemiştir. Kaşgarlıya göre Oğuz Türk boyları bu w sesini kabullenmemiş, eskisi gibi b olarak telaffuz etmiştir: ew – eb; aw – ab’da olduğu gibi.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 47)

  1. Kaşgarlının önemle üzerinde durduğu diğer karakteristik fonetik değişmeler arasında Arapça’nın zel harfi, bizim ise transkripsiyonda çizgili d ile işaret ettiğimiz peltek d sesinin, Türkçe’de oynadığı roldür. Daha ilk Türkçe’mizde, şüphesiz bugünkü d sesinden farklı telaffuzu bulunan bu ses, Orhun ve Uygurca devrelerinde kendi değerini d ile ifade ettirmiş; fakat zamanla Türk dilinin gelişmesi ve edebi karakter alışı üzerine, klasik Türkçe’mizde sadece y olmuştur. Bunu fazlasıyla takdir eden Kaşgarlı bu Türkçe hususiyetin Yağma, Tuhsı, Kıpçak, Yabaku, Kay, Çumıl gibi Türk boylarında sadece y sesi ile ifade edildiğini açıklamıştır. Mesela: kadın – kayın “akraba, kayın” kelimesinde olduğu gibi. Bununla beraber Çigillerce ve diğer Türk boylarınca kullanılan peltek d sesi, ta Bizans ülkelerine kadar uzayan Bulgar, Suvar ve Kıpçak Türk boyları şivelerinde ise alelade z sesiyle ifade edilmiştir. Mesela: adak – ayak – azak “ayak” kelimesinde olduğu gibi,

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 48)

Bu suretle Türk şivelerinin tarihi gelişmesinde önemli bir değişiklik olan d – y – z konusu, Kaşgarlı Mahmudun dikkatinden kaçmamıştır. Her halde elimize geçmeyen gramerinde, bu hususlara dair daha bir çok şeyler bulunmakta idi.

  1. Hotan ve Kencek hakları kelime başındaki elif ‘i h’ye çevirirlermiş. Kaşgarlının bu ifadesi Arap gramer üslubuna uymaktadır. Demek istediği, vokalle başlayan kelimelere protez olarak bir h sesi eklenmesidir: ata – hata: ana – hana ve saire kelimelerinde görüldüğü gibi. Kaşgarlıya göre, umumiyetle Türkçe’de h sesinin bulunmadığı için, bu konuşanlar Türklerden sayılamazlar. Bunda, kuvvetli bir mantık ve muhakeme mahsulü olması bakımından Kaşgarlıya hak vermemiz gerekir. Fakat, bugünkü Türk ağızları içerisinde de bu ses değişimi, oldukça itibardadır. Ağızlar arasında bilhassa Azerbaycan sahasında bu fonetik hadise çok görülür. Aynı h protezi İran Kalaç Türkleri arasında da yaygındır. Şu halde, bu telaffuza sahip halkların Türklerden sayılmaması, hatadır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 49)

  1. Zaman ve mekan bildiren adların sonundaki ğ sesi, Oğuz şivesinde elif ile ifade edilmiştir. Mesela: bargu vir karşılığı olan barası vir “varılacak yer”; yahut turag ogur karşılığındaki turası ogur “kalkılacak” zaman ifadesinde belirtildiği gibi. Tarif Kaşgarlıya aittir.

Bunun dışında ayrıca Oğuz ve Kıpçak şivelerinde, gerek isim ve gerek fiillerde, mana bakımından, işin veya fiilin devam etmekte olduğuna dair bir delil bulununca, kelime ortası gı, g’ler kesin olarak düşer. Mesela: ol ewge bargan ol – ol ewge baran ol “o daima eve gidendir”; tamgak – tamak “damak” veyahut: ol er kulın urgan ol – ol er kulını vurgan ol “o zat kendi kulunu daima vuran, dövendir”, gibi.

  1. Nihayet Kaşgarlı bugünkü geçmiş zaman ekinin kendi devrinde – duk, – dük ile ifade edildiği üzerinde genişçe durmuştur. Kaşgarlıya göre, Çin ülkesine varıncaya kadar: Uygur, Argu, Çigil, Tuhsı, Yağma ve emsali Türk boylarında geçmiş zaman, – dı, di ekleri ile ifade edildiği halde Suvar ve Kıfçak kavimlerinde “- dük”tür. Ol anı urduk – “o onu vurdu” men munda durduk – “ben burada durdum” da görüldüğü gibi.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 50)

Kaşgarlı Mahmut tarafından tespit edilen Divan’daki gramer hususiyetleri, şüphesiz hem az hem de ana kaideleri içine almaktadır. Bu, konunun, belki daha önce yazdığı Türkçe gramerde aydınlatılmış olmasından ileri gelmiştir. Zaten Divan pedagojik gaye güden bir sözlük olmuştur. Gramer hususiyetlerine az yer verilmiştir.

Divandaki halk edebiyatı ve folklor

Her ne sebeple olursa olsun Divan’da toplanan halk edebiyatı örnekleri, on birinci asır Türk edebiyatını aydınlatması bakımından, çok önemli bir malzemedir. Tarihi faktörlerin tesiri ile vücuda gelen bu edebiyat, Türkün bütün hayat ve cemiyet hususiyetlerini belirttiği gibi, Orta Asya’nın Türklük çağının siyasi ve medeni hadiselerini de içerisine almaktadır. Başlıca göçebe ve yerleşik Türk kültürünün bir kısım mahsullerinden ibaret olan bu edebiyat, aynı zamanda, zengin Türk folkloru ile de beslenmiştir. Tıpkı çağın Türk dili gibi, edebiyatı da çeşitli Türk kavim ve boylarının hayat hamurundan yoğrulmuş, içerisine bilhassa Uygur, Karluk, Çigil, Oğuz, Türkmen ve Kıpçak dil ve edebiyatı unsurlarını almıştır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 51)

İlim aleminde dünya milletlerinin kültür eserleri arasında gittikçe büyük bir önem kazanmaya yüz tutan Divanü Lugat-it-Türk, aşağı yukarı 1072 yılında yazılmış olmasına bakılırsa, iki yıl sonra, dokuz yıllık ömrünü doldurmuş olacaktır. Türk dünyası, bu eserin yaşı ile birlikte, on birinci asırdaki ile bugünkü hayatını bir daha gözden geçirme fırsatını bulacak, tarihi kültür birliğinden bugün de hiçbir şey kaybetmediğine şahit olacaktır.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 52)

KAŞGARLIDAN ÖRNEKLER

  1. Atasözleri

  2. Biş erngek tüz ermes.

Beş parmak düz (bır) olmaz.

  1. Arpasız aşumas,

Arkasız alp çerig sıyumas.

Arpasız at koşamaz,

Arkasız kahraman çeriyi bozamaz.

  1. Alplar birle uruşma,

Begler birle turuşma.

Alplarla vuruşma,

Beylerle duruşma (karşı gelme).

  1. Tay atasa at tınur

Oğul duruşma (karşı gelme).

Tay yetişirse, at dinlenir,

Oğul erleşirse, baba dinlenir.

  1. Sınmasa arıksar,

Sakınmasa utsukar,

Kişi sınamazsa aldanır,

Sakınmazsa yutulur.

  1. Ay tolun bolsa eligin imlemes.

Bedir haline gelen ay elle gösterilmez.

  1. Köp sögükte kuş konar

Körlüg kişige söz kelir

Gür söğüt ağacına kuş konar

Güzel kimseye ise söz gelir.

  1. Kız kişi savı yorığlı bolmas.

Pinti kişinin sözü geçerli olmaz.

  1. Öldeçi sıçgan muş ayakı kaşır.

Ölecek sıçan kedi ayağını kaşır.

  1. Yitüklig anası koyun açar.

Kaybolanı anasının koynunda arar.

  1. Tegirmende toğmış zıçgan kök kökreginge korkmas.

Değirmende doğmuş olan sıçan gök gürlemesinden korkmaz.

  1. Korkmış kişige koy başı koş körünür.

Korkmuş kişiye koyunun başı çift görünür.

  1. Han işi bolsa katun işi kalur.

Hanın işi olunca, hatunun işi geri kalır.

  1. Subuzğanda ew bolmas,

Topuzğanda aw bolmas.

Eski mezarlıkta ev olmaz,

Gevşek topraklı yerde av olmaz.

  1. Tewe silkinse eşgekke yük çıkar.

Deve silkinse eşeğe yük çıkar.

  1. Ermegüge bulut yük bolur.

Tembele bulut (dahi) yük olur.

  1. Yırak yir sawın arkış keltürür.

Uzak memleket haberini kervan getirir.

  1. Kim kür bolsa köwez bolur.

Kabadayı olan kimse çalımlı olur.

  1. Bir karga birle kış kelmes.

Bir karga ile kış gelmez.

  1. Kanı kan ile yumas.

Kanı kanla yıkamazlar.

  1. It ısırmas at tepmes time.

İt ısırmaz, at tepmez deme.

  1. Koş kılıç kınga sığmas.

Çift kılınç bir kına sığmaz.

  1. Bir tilkü tersin ikile soymas.

Bir tilkinin derisi iki kere soyulmaz.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 56)

  1. Alp Er Tonga mersiyesi

1

Alp Er Tonga öldimü

Issız ajun kaldımu

Ödlek öçin aldımu

Emdi yürek yırtılur

Yiğit Ertonga öldü mü?

Fani dünya kaldı mı?

Zaman öcünü aldı mı?

Şimdi yürek yırtılır.

2

Ulışıp eren börleyü

Yırtınyaka ırlayu

Sıkrıp üni yurlayu

Sığtap közi örtilür

Erenler tıpkı kurt gibi uluşuyorlar,

Yaka yırtarcasına bağrışıyorlar,

Seslerinin bütün kuvvetiyle haykırarak

Gözleri örtülünceye kadar ağlıyorlar.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 57)

3

Bardı közüm yarukı

Aldı özüm konukı

Kanda erinç kanıkı

Emdi udın udgarur.

Gözümün feri söndü,

Onunla birlikte ruhum da gitti,

Şimdi o kimbilsin nerelerdedir,

Şimdi o, uykudan uyandırıyor.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 58)

III. Uygurlara karşı bir savaş destanından

1

Kemi içre olturup

Ila suvın keçtimiz

Uygur tapa başlanup

Mınglak ilin açtımız

Gemi içerisinde oturarak

Ila suyunu geçtik.

Uygurlara karşı durmakla

Mınglak ilini feth ettik.

2

Ağdı kızıl bayrak

Toğdı kara toprak

Yetişü kelip oğrak

Tokışıp anın keçtimiz.

Kızıl bayrak yükseldi,

Kara toprak canlandı,

Oğrak binicileri de yetişip

Savaşa tutuşarak geciktik.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 59)

III. Basmillere karşı savaştan örnekler

1

Basmıl süsin komuttu

Barça kelip yumuttı

Arslan tapa emitti

Korkup başı tezginür.

Basmıllar ordularını coşturttular,

Hepsi bir araya gelip toplandı,

Arslana karşı yöneldilerse de,

Bizi görüp korkudan saçıştılar.

2

Tünle bile köçelim

Yamar suwın keçelim

Yerngük suwın içelim

Yuwka yağı uwulsun

Geceleyin göçelim,

Yamar suyunu geçelim,

Pınar suyundan içelim,

Yufka düşman ezilsin.

(Ahmet Caferoğlu, Kâşgarlı Mahmut, s. 60)

Avatar

Leave a reply