KAĞNIYLA YAZILAN DESTAN

0
457

Metin AYDOĞAN, Güney Cephesinin Kuruluşu

Lord Kinross, kağnı’yı, “saatte beş kilometrelik değişmez hızıyla, gıcırtılı sesler çıkararak, Anadolu’da Sümerler’den beri kullanılan” araç olarak tanımlar. 1
Tekerleği bularak arabayı ilk kez insanlığın hizmetine sunan Türkler’in, kağnıyı Orta Asya’dan beri kullandıkları doğrudur.
Ancak, Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşen bu araç, 1919’da varlık-yokluk mücadelesine girişen Anadolu Türkleri için, çok farklı anlamlar, başkalarının anlayamayacağı duygular ifade eder.
Kağnı, Kuvayı Milliye direnişindeki yeriyle, çok sayıda söylence, koşuk (şiir) ya da öyküye konu olmuş, çevresinde gelişen olaylarla Anadolu’da, duygu yüklü destan öğesi haline gelmiştir.
On beş liseli arkadaşıyla Anadolu’ya kaçıp Kurtuluş Savaşı’na katılan ve “cepheye cephane taşıyan kağnı kollarının komutanı” yapılan Enver Behnan Şapolyo, yaşadığı olayları yazıya dökerek bu destanı bizlere aktaran genç bir Kuvayı Milliye komutanıdır.
Milli Mücadelenin İç Alemi adlı yapıtında, kağnı’lar ve kağnı kolları’yla ilgili bölümlerde, şunları anlatır:
“Durmadan yol alıyorduk. Sürekli çalışan araç yorulur ve bozulabilir. Ancak, bizde ne yorulmak, ne dinlenmek ne de bozulup yolda kalmak vardı. Otomobiller, kamyonlar her yeri aşamazlardı. Fakat bizim için aşılamayacak yol yoktu.
Ağır, ama hep hareketliyiz. Sürekli hedefe ilerliyor, Tanrı huzurunda ibadet eden müminler gibi, hiç konuşmadan gidiyoruz. Kağnılarımızın tekerlekleri, hiçbir yerde duyulmamış ahenkli bir ortak ses çıkarıyor. Bu sesi, ne bir müzik aleti, ne de canlı bir varlık çıkarabilir. Bir iniltiymiş gibi çevreye yayılan kağnı sesleri, sanki bir başka dünyadan geliyordu.
Sanki Türkler, binlerce yıl önce, Orta Asya’dan dünyanın dört bir köşesine göç ediyorlarmış gibi, dağları ovaları inletiyorlardı. Türk milletinin çektiği acıyı, sanki bu kağnı sesleri dile getiriyordu…
Kağnı gıcırdamalı, ses çıkarmalıydı. Ses çıkarmayan kağnı uğursuz sayılırdı. Gıcırdasın diye tekerlek geçmelerine ceviz içi ya da kömür tozu sürülürdü. Ezgen yanmasın diye üzerine yoğurt çalınırdı. Tank gibi çukurları atlar, en bozuk yolları aşar, en dik sırtlara çıkardı. Hiçbir millette olmayan en ucuz, en sağlam, dağlık araziye uygun bir köylü aracıydı. Şimdi, İstiklal mücadelesinde, menzil teşkilatında görev yapıyordu. Kuvayı Milliye’nin simgesi olmuştu; cepheye, cephane ve erzak, cephe gerisine yaralı gazileri taşıyordu…
Kağnıları, ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlılarıyla, üç etekli dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar, genç kızlar ve yaşlılar kullanıyordu… Komutasını aldığım kağnı kolu, kırk arabadan oluşuyordu. Kırk kağnıcı, yardım bölüğünden Mustafa, bir de ben, kırk iki kişiyiz. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekizi on beşer yaşlarında çocuklar ve otuz tanesi ise genç kadınlardı. Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardı…
Hiç kimse şikayet etmiyor, herkes gönüllü olarak seve seve çalışıyordu. Yollarda hiçbir şey pahalı değil, yaşam çok doğaldı. Kimsede vurgunculuk (ihtikar) yapıp para kazanmak gibi bir düşünce oluşmamıştı. Köylerde; tarlaların ekimi ihmal edilmiyor, silahlar cepheye, pazara mal götürür gibi sakin bir iyimserlik içinde, neşeyle götürülüyordu… Bunları, ancak içinde yaşayanlar bilir. Bu insanlar ne kadar temiz ruhluydular. Aralarına katıldığım için çok mutluydum… Anadolu kağnıları, bir milletin azim ve inancını, hiçbir yüksek tekniğin yenemeyeceğini kanıtlıyordu. Hiçbir mazlum millet artık, ‘gücümüz yok ki milli mücadeleye girelim’ diyemez. Dünyada emperyalizm prangasını ilk kez kıran Türk milleti, onlara örnektir…” 2

  1. “Atatürk” L. Kinross, Altın Kitaplar Yay., 12. Bas., İst-1994, sf.324
  2. “Mustafa Kemal Ve Milli Mücadelenin İç Alemi” E.B.Şapolyo, İnkilap ve Aka Kit., İstanbul-1967, sf.32-36
Avatar

Leave a reply