Yazan: Alb. Tahsin Ünal

Türkler, yalnız istiklal ve hürriyet konusunda değil, aynı zamanda uygarlık konusunda da diğer milletlere örnek olmuş bir millettir. Yaşadığı asra göre uygarlığı olmayan milletler, zamanla yabancı uygarlıkların içinde erimiş, milli varlıklarını kaybetmişlerdir.

Türkler, asırlar boyunca temasta bulundukları milletlerden birçok şeyler almış, fakat onlara da birçok şeyler vermişlerdir. İslam Türk uygarlığı, Latin uygarlığı ile karışarak Osmanlı dinamizmini meydana getirmiştir. Osmanlı uygarlığı da Batı uygarlığı ile iyi bir aşı yapılarak karışmış olsaydı, yeni bir dinamizm devri açılabilirdi.

Düşmanlarımız olan önce Çinli, sonra da Avrupalı tarihçiler, bizi daima “sadece savaşmasını bilen, uygarlıktan mahrum, barbar bir millet olarak” göstermişlerdir. Eğer öyle olsaydı, şimdiye kadar yaşayıp gelmemize maddeten imkan olamazdı. Çinlilerin barbar dediği Türklerin, İslam’dan önceki uygarlığının, komşuları olan Çin ve İran uygarlıklarından daha üstün olduğunu, 1900’den bu yana yapılan ilmi araştırmalar göstermiş ve delilleriyle ispat etmiştir. Nitekim Rus arkeologu Kozlov, müşahedelerine dayanarak

“Asya’da oturan Türkler, söylendiği ve zannedildiği gibi barbar olmayıp, o zaman bilinen uygarlığın en yüksek zirvesine çıkmışlardı”,

diyor. Bu doğru bir hükümdür. Zira, Çinlilerin göçebe ve barbar diye tarif ettikleri Türklerin, Orta Asya ovalarında geniş mikyasta arpa, buğday ve çavdar ziraatı yaptıkları ve hatta yonca ve pamuk ekip biçilmesini bildiklerini, sulamaya önem vererek barajlar yaptıkları, kanallar açarak tarlalarını, bağ ve bahçelerini suladıkları, çeşitli meyvalar arasında bilhassa üzüm yetiştirdikleri, şarapçılık, arıcılık, ipekçilik yaptıkları, sapanın ucuna demir taktıkları bugün artık bilinmektedir.

ESKİ TÜRK SANAYİİ

Türkler, İslam’dan önce geniş mikyasta hayvancılık yapıyorlardı. Sayısız koyun, at sağır ve deve sürüleri vardır. Bir kişinin 5-6000 koyunu, 1500-2000 devesi veya sığırı bulunuyordu. Hayvancılığın tabii bir neticesi olarak yağ, peynir, kaymak, et, deri ve yün elde ediyorlardı. Yün, ister istemez dokumacılığa yol açmıştır. Şüphesiz önce, bugün bile köylerimizde kullanılan ve “ıstar” tabir basit aletlerle, halı, kilim, çadır, hatta elbiselik kumaşlar dokunmuş, fakat zamanla dokumacılık genişlemiştir. İstar’ın yerini zamanla dana mütekamil el tezgahları almıştır. El tezgahları ile daha iyi halılar, daha iyi kilimler, çadırlar, yün ve ipekli kumaşlar dokunmuştur.

(Alb. Tahsin Ünal, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1967, İslam’dan Önce Türk Medeniyeti, Sayı: 3, Sayfa: 40)

Dokumacılık sanayiine paralel olarak, maden sanayi de gelişmiştir. Türk destanlarında bile Altındağ, Gümüşdağ, Demirci, Körükçü, Demirkapı gibi tabirler geçer. Bu, Türklerin eski devirlerden beri madenle ünsiyetleri olduğuna bir delildir. Türkler demire su vermek suretiyle kılıç, kalkan, zırh, başlık, gürz, temren gibi savaş aletleri yapmışlardır. Bakırcılık sahasında daha ziyade kap-kacak, tencere, leğen, ibrik yaptıkları gibi, bakırın üzerini yaldızlamak suretiyle küpe, gerdanlık, bilezik, kemer dahi yapmışlardır. Bu türlü faaliyetlerin sonunda toplum içinde, mükemmel savaş aletleri, ev eşyaları yapan, süs eşyaları yaldızlayan bir sanatkarlar zümresi ile bunları iç ve dış pazarlarda satan tüccarlar meydana gelmiştir.

Gerek Göktürklerin, gerek Uygurların oturduğu şehirlerde yapılan kazılar sonunda ortaya, kütüphaneler çıkarılmış, matbaa harfleri bulunmuştur. Kütüphanelerde yazmalar, basılı kitaplar ele geçirilmiştir. Matbaayı bilen ve kitap basan bir milletin, kağıt imal etmesini bildiğine de hükmedilir ve böyle bir neticeye varanlar mevcuttur. Şimdiye kadar Çinliler matbaanın ve kağıdın mucidi olarak biliniyor, Türklere de Çinliler öğretmiştir, deniliyordu. Şahit olarak da Çin kaynakları gösteriliyordu. Demek oluyor ki, Çinliler bizden öğrendiklerini kendilerine mal ediyorlar, kağıdı, matbaayı, pusulayı ve barutu biz bulduk diyorlarmış. Pusulayı bilmem ama, matbaayı, kağıdı atalarımızın bulduğuna kimya ilminde bir hayli ileri gitmiş olan savaşçı ecdadımızın barutu da bulmuş olduğuna muhakkak nazarı ile bakılabilir.

MUSİKİ VE EDEBİYAT

İslam’dan önce Türklerin çeşitli heykeller yaparak, heykeltıraşlıkta, mimaride ne kadar ileri ve gelişmiş olduklarını Karahoca kazıları göstermiştir. Kazıları idare eden Prof. Kozlof:

“Biz, Çin kaynaklarına bakarak Türkleri göçebe bilirdik. Eğer Türkler, şu toprak üstüne ve gün ışığına çıkarılan şehirde oturmuşlarsa ki, oturmuşlardır. Onlar göçebe değil, tarihin pek erken çağlarında yerleşmişler, sokakları birbirini dik hatlarla kesen, modern şehirler kurmuşlardır. Pek orijinal olan şehirler kurmuşlardır. Pek orijinal olan şehirler, taştan yapılmış çadır karargah şeklindedir” (1- L. Ligeti = Bilinmeyen iç-Asya = Ter. S. Karatay (İst. 1946) = S. 312.320) diyor.

Orduda teşekkül eden mehter takımından başka, sanat sevenler, musiki kümeleri ve tiyatro trupları da teşekkül etmişti. Bunlar, memleket dahilinde, büyük şehirlerde halka konserler ve temsiller verdiği gibi, ticaret kervanları ile Çin’e ve İran’a gidiyorlar, konserler ve temsiller vererek geri dönüyorlardı. Çeşitli musiki aletleri ile verilen konserlerin dinleyenleri eğlendirdiğini, ruha ve gönüllere ferahlık verdiğini, temsillerde kadın ve erkek artistlerin kıvrak hareketlerini, sanattaki maharetlerini, biz değil, Çinliler anlatıyorlar.

(Alb. Tahsin Ünal, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1967, İslam’dan Önce Türk Medeniyeti, Sayı: 3, Sayfa: 41)

Türk nesrinin örneklerini destanlarda, ele geçirmiş olan ilahi ve dua kitapları ile Türkçe yazılmış bir fal kitabında görmek mümkün olmakla beraber, Türk nesrinin, sadelik akıcılık bakımından en güzel örneğini Orhun anıtlarında görmekteyiz. Eski Türk dili sade, akıcı olduktan başka, kendi fikrini, kendi ilmini ifade edecek kadar güçlü idi. Eski Türk dilinde Çince ve Farsça kelimeler yoktur. Şayet, Türk uygarlığı komşularını uygarlığından aşağı olsa ve Türkler onların uygarlıkça etkisi altında kalmış olsaydı, şüphesiz uygarlıkla beraber, Çince veya Acemce kelimeleri de Türk diline geçecekti.

Hun akınlarına mukavemet edemeyen Çinlilerin, askerlerini Hun askerleri gibi giydirip silahlandırdıklarını, askerlerine Hun askeri eğitimi yaptırdıklarını, Ligeti uzun uzun anlatmaktadır. (2- aynı eser = S. 40-60).

Boya imalini, renkleri, üzümden şarap, ipek veya ağaçtan kağıt imalini, mumyacılığı, bilen zifti, çam sakızını, kafuru, baharatı tanıyan eski Türklerin kimya ilminde ileri gittiği, mumya yaparken burun deliklerinden beyni çıkardıklarına ciğerleri göğüsten, bağırsakları karın boşluğundan çıkarmalarına bakılırsa, insan anatomisine, dolayısıyla tıp ilmine vakıf olduklarını kabul etmek icap eder.

Türkler İslam’ı kabul ettikten sonra Anadolu’ya geldiler. İslam, heykeli, resmi ve mumyacılığı men eder. Fakat Müslüman Türkler, cami, mescit ve medrese gibi kutsal mabetlerinin kapılarını kartal, arslan, pars, koyun ve çiçek heykelleri ile süslemekten geri kalmadılar, Anadolu’nun birçok yerlerinde görüldüğü gibi, koyun, keçi, at heykellerini mezar taşı olarak kullanmışlardır. Karaman’da Karamanoğulları’nın, Konya’da Selçuklu sultanlarının, Konya’da Selçuklu sultanlarının, Amasya’da Moğol ümerasından üç tanesinin (3- A. Demiray = Resimli Amasya (Ank. 1954) = S. 55), Kemah’da Mengüç Gazi’nin (4- Hayat Tarih Mec. Mart (1966. Sayı = 2. S. 71), Harput’da (Elaziz) Arapbaba isminde bir zatın bilinen mumyaları, bir taraftan Türklerin İslamiyet’i, bugün bizim anladığımız manada anlayıp kabul etmediklerini gösterirken, bir taraftan da İslamiyet’ten önce Türklerin heykeltıraşlıkta ve mumyacılıkta ileri gitmiş olduklarını ispat eder.

Türkler, M.Ö. 220’den, M.S. 745’e kadar bin seneye yakın bir zaman, Orta Asya’ya hakim olmuşlardır. Bu, bin sene, boyunca Türkler Asya’dan Uzak Doğuya giden kara ticaret yoluna (İpek yoluna), hakim olmuşlar demektir. Bu yollar, Türk kabilelerinden hangisi iktidarda bulunursa bulunsun, hemen daima huzur ve emniyet altıda tutulmuştur.

Yollar kapandığı veya gerekli emniyet kalmadığı zaman, Asya’nın iç ve dış ticaretini genellikle ellerinde tutan tabir caizse Türk Yahudi’si diyebileceğimiz Sogdlar, hemen zamanın kaanına müracaat ediyorlar, kesilen ticarete yeniden başlıyorlardı. Nitekim 560’da böyle olmuş ve kesilen Türk-Bizans ve Türk-İran ticari münasebetleri yeniden başlamıştır.

Çin’e gidenler dönerken Çin’de bulunan, İç Asya veya Önasya pazarlarında para edecek olan malları alıp geliyorlardı. Önasya’ya gelen Türk tüccarları, Türk mallarını getirip, Önasya’nın Kabil, Nişabur, Isfahan, Medya, Persepolis, Musul gibi büyük pazarlarında satıyorlardı. Önasya pazarında veya Çin ile kuzeyde Hazar ve Karadeniz pazarlarında Türk yünlü ve ipekli kumaşları, Türk çadırları, Türk savaş aletleri, mutfak eşyaları çok revaçta idi ve tatmin edici fiatlarla satılıyordu. Türk tüccarlarının geldiğini haber alan ihtiyaç sahipleri, Pazar yerine veya hana koşuyordu. Aynı hal, Çin’de, Kırım’da Kuzey Kafkasya ve Rusya’da oluyordu.

Buralarda mallarını satan Türk tüccarları Avrupa ve Önasya mallarını alarak memleketlerine dönüyorlardı. Ülkeler arasında yapılan bu ticaretten Türkler, iç ürünlerden daha fazla menfaat temin ediyorlardı.

Bugünkü ciddi ve ilmi araştırmalarla, Önasya, Orta Avrupa’ya kadar Rusya’da Türk savaş aletlerinin (5- D. T. C. F. Dergisi = VI/Sayı = 5. S. 431-460 (Türk Kılıçları bahsi), Türk kumaş çadır ve mutfak takımlarının pek yaygın olduğu tespit edilmiştir ve edilmektedir. İslam’dan önce Türk uygarlığına ait eserlerin, İran’a, Irak’a, Suriye’ye, Rusya, Romanya ve Macaristan’a yayılmasının birinci sebebi, göçler ve savaşlar ise, ikinci sebebi de, ticari ilişkiler ve ticari değişmelerdir.

Vaktiyle İç Asya’ya seyahat etmiş olanların ifadeleri, bu görüşleri kuvvetlendirmekte, bize barbar diyen Çin tarihçilerini yalanlamakta, Türklerin barbar değil, aksine üstün bir uygarlığa sahip olduğunu ifade etmektedir. 560’da Göktürklerle siyasi ve ticari bir antlaşma yapmak üzere Bumin Kaan’ın yanına gelen Bizans elçisi Zemerhos, gördüklerini ve duyduklarını şöyle anlatıyor.

(Alb. Tahsin Ünal, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1967, İslam’dan Önce Türk Medeniyeti, Sayı: 3, Sayfa: 42)

Bumin Kağan beni, Altındağ’daki kamaştıran çadırında kabul etti. Kaan, süslü ve altın yaldızlı bir tahtta oturuyordu. Taht, icabında atlar koşulup çekilmesi için tekerlekli idi. Çadırın için nadide yünlü ve ipekli halılarla döşeliydi. Göz kamaştıran heykeller, altın leğen ve ibrikler ve eşyalar göze çarpıyordu. Giderken ve gelirken uğradığımız her şehirde bize, demir, bakır aletler, yünlü, ipekli kumaşlar, savaş aletleri satabileceklerini söylüyorlardı.

Uygarlıktan mahrum bir milletin kanından çadırı ve tahtı bu kadar ihtişamlı olabilir mi?.. Temizlik nişanesi olan ibriği ve leğeni barbarlar kullanabilirler mi?… Satacak hiçbir şeyi olmayan bir millet, mal satalım diye ısrar edebilir mi.

Zemarhos, bir ara Bumin Kaan’ın kızdığını ve:

“Düşmanlarımız olan Avarlar’ı neden topraklarımızdan Panonya’ya yerleştirdiniz ? Neden elçilerimizi, Kafkasların geçilmesi zor kollarından geçirirsiniz ? Biz Bizans yollarını öğrenmeyelim diye, değil mi?… Fakat biz Bizans’a giden yolları biliyoruz. Biz Kırım, Dinyeper, Tuna ve Meriç yollarını da biliyoruz”

diye bağırdığını anlatıyor.

Bu konuşma Basra’dan İskenderun’a kadar olan Irak ve Suriye’yi zaptettikten sonra, dünyayı buralardan ibaret zannederek, kendisini “dünyalar kralı” ilan eden bir Sumer veya Akad kralının konuşması değildir. Bu konuşma, dünyayı oturduğu yerden ibaret sanan cahil bir barbar kralının konuşması değildir. Eğitim görmüş, siyaset ve coğrafya bilen uygar bir milletin hükümdarının konuşmasıdır.

Zemerhos’tan 85 sene sonra 645’te Çinli bir rahip Huan-Dzang da, Çabgu dediği bir Göktürk kaanını ziyaret etmiştir. Huan-Dzang intibalarını şöyle anlatıyor:

Çabgu, uzun saçlı –Çinlilerinki gibi değil- ve yeşil ipekten bir elbise giymişti. Yanında bulunan 200 kadar maiyeti de ipekli elbiseler giymişlerdi. Ellerinde kargı ve kalkan vardı. Hepsi de zinde, sıhhatli ve çalımlı idiler. İçinde bulunduğumuz çadır, şimdiye kadar görmediğim güzellikte bir çadırdı. Çadır ve içindeki eşyalar altın sırmalı idi. Eşyalar göz kamaştıracak kadar parlaktı. Kaan’ın tarhanları da sırmalı, süslü, ipek elbiseler giymişlerdi. Kaan, kibar bir insandı. Beni akşam yemeğine alıkoydu. Yemekte, pirinç pilavı üzerine bol miktarda konmuş koyun etleri yedik. Üzümden yapılmış şaraplar içtik. Çalgı çaldılar, eğlendik.

Şu ihtişam, şu yemek şekli, ancak müreffeh ve uygar bir millette bulunabilir. Rahib Huan, gördüklerini söyleyerek bir taraftan Türk uygarlığının derecesini anlatmakta, bir taraftan da, bize barbar diyen kendi tarihçilerini yalanlamaktadır.

(Alb. Tahsin Ünal, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1967, İslam’dan Önce Türk Medeniyeti, Sayı: 3, Sayfa: 43)

Avatar

Leave a reply