İÇ ASYA’DAKİ YARI-GÖÇEBE TÜRKLERİN SANAT ESERLERİ – EMEL ESİN

0
1010

Milâdî VI.-VII . yüzyıllardan târihî kaydlarda, yarı-göçebe Türklere atfedilen ve mezar taşlarında adları bulunup, mezarlarda kalıntıları çı­kan maddî kültür eserlerinin başlıcaları, şunlardı : «altınlıg keş» (al­tınlı kemer ve sadak) : «toku» (toka) ye «tuş»(gümüş veya altından müzeyyen kemer süsü ve toka : lev. X L I X /d ); «altın» veya «kümüş»
(gümüş) «közrîgü» (ayna); «ton»(kıyâfet) ve keçe ile kumaş ka­lıntıları; «kedîm»(zırh); «yaşıç» (kargı); ok ; kılıç, (lev. X L V I/c ) ; «bügde»(kama) ; «idiş» veya «ayak» (kadeh) (lev. L /a , b) ile «kaltük» (kemikden veya madenî, içmek için kullanılan boynuz); bazen «kaz başlı» olarak tavsîf edilen, kuş veya hayvan başlı «sagrak» ve «olma»(ibrik ve destî). Türk mezarlarında, cesedin ata binmiş olarak gömüldüğü veya kurban edilen atların cesedin yanında yer aldığını kaydetmişdik. A t takımlarında da169, sanat eseri olarak tebârüz eden kısım­lar vardı. Kayışları bağlamağa mahsûs madenî tokalar, eğer kaşları (lev. LU /a, b) ve üzengiler (lev. XLVT/c) bu meyânda idi.

Çin edebiyâtı gök rengindeki Kök-Türk otağındaki sıcak keçe örtü­ leri ve perdeleri de anlatır. Kök-Türk devri mezarlarında Çin ipeklisi de çok bulundıj. K. Riboud, XXVII. Şarkiyât Kongresine tebliğinde, Doğu İç Asya kumaşlarının yerli dokuma olması imkânı üzerinde durmuşdu. Filhakika, kadîm devirdeki «Tik» kadınları keten dokuduğu gibi, Uygurlar da pamuklular ile ipekliler dokurlardı. İpek böceği Uygurlarca da yetişdirilmekde idi. Tülbend, atlas, canfes ve sırmalı kumaşlar, Çinde, Uygurlara mahsûs dokumalar sayılıyordu. Kâşğarî’nin «çikın» dediği tarz­da, sırma ile, bindallı veya müşahhas motifli işlemeler de, Uygur sanat­kârlarının eserlerinden idi. Bu işlemelerden parçalar kalmışdır.

Halı târîhî meselelerine gelince, Bidder’in-görüşüne nazaren, M.Ö. IV.-n. yüzyıllardan Pazırık devri bir Altay mezarında çıkan, eh erken düğümlü halı ve bunu takibedenler, Avrupa cihetinden göçeden ve Doğu Türkistanın güneyine yerleşen Arîlerin eseri idi. Türkler ise ancak keçe halılar yapmışdı, çünki bunlar göçebe olarak, düğümlü halı tezgâhı ku­ramaz idi. Bidder’in görüşünü, hem Çin kaynakları, hem de düğümlü halı sanatının târîhi tekzîb etmektedir. Mîlâd sırasındaki Çin kaynaklarına göre, halı ve yün kumaşlar dokumak-sanatı Çinlilerin «Wu-huan» dediği
ve Clauson’a göre Oğuzlar olduğu sanılan boyların kadınlarına atf olmak­tadır. «Wu-huan»’ların, bilinmiyen bir devirde, belki M.Ö. H. yüzyılda Hun’lardan kaçarak Doğu Asyaya gitmeden önce, «Ting-ling» lerin (her halde Baykal bölgesindeki Kuzey «Ting-ling»leri) güney-batısmda ve (Isık-köl çevresindeki) «Wu-sun»’ların kuzey-doğusunda, yanî Hangay ve Altay dağları tarafında idiler. Bu İç Asya göçebeleri, ve Türkler, esâsen tam göçebe değil, yarı-göçebe idiler. Böylece kışlaklarında her türlütezgâhları olabilirdi. Ayrıca, asırlar boyunca, düğümlü halılar, Türk boy­ları tarafından, çadır altında bile, yapılagelmişdir. İlk düğümlü halının çıkdığı Pazırık devri Altay mezarlarının Uygurların ataları sayılan Kagnılı boylara atf edildiğini ve «Wu-huan»larm da o bölgede bulunduğunu Birinci bölümde kaydetmişdik. Bundan sonraki düğümlü halı ve kilim kalıntıları Doğu Türkistanfaa Lou-lan’da bulunmuş ve M. IV. yüzyıldan târîhlendirilmektedir. Kök-Türk devrinden bir Çin masalında ise, Kök-Türklerin, veya Kagnılı boyların, şölen sırasında, çayırlara «yün. halılar» serdikleri anlatılmaktadır. Nitekim, Kök-Türk, Kagnılı ve Uygur Ka­ğanlıkları devrinde, Koço bölgesi, bir kilim ve düğümlü halı imâlâtı mer­kezi idi. Düğümlü halı ve kilim kalıntılarının çoğu, Uygur harfleri ile Türkçe yazıların bulunduğu ev ve han harâbelerinde çıkmışdır (lev. LIII/a). Uygur bey ve hatun resimlerinde de halılar tasvir edilmiştir (lev. L ü l/b ). A von Gabain Uygurlarda bodlıimandala (mürâkebe için çizilen
ve mabûdun sarayını veya kâinatı temsil eden şekil) olarak kullanılan küçük halılar bulunduğunu tesbît etmiştir. Bu müşâhede, Türk halıları­nın eski motiflerinden bazısının temsilî manâları bakımından, çok ehem­miyetlidir. Uygurlarda, ayrıca büyük halılar da vardı. Bunlar, büyük çapda ve sâde motifler ile dikkati çeker. Le Coq, bu halıların motiflerin­ de de, temsilî manâlar aramıştır (lev. L III/b).

Milâdî VI.-VII. yüzyıllarda yarı-göçebe Türkler kadîm İç Asya atlı göçebelerinin sanat kollarının çoğunu yaşatmağa devâm ediyorlardı. Kaya üzerine, al boya ile resim yaparak, veya taşı madenî bir uç ile çizerek, petroglif denen levhaları vücûda getiriyorlardı (lev. LI). Taştık dev­rindeki gibi (lev. I V ), tahta üzerine resim yapıyorlardı (lev. L Vb). Dikili taşlara, insan ve hayvan heykelleri yontuyorlardı (lev. LIII). Maden sanatının göçebelerce bilinen her kolunda, «koyma» (dökme), çekiç ile döğme, kesme, kazma, çalma, çakma ve sonradan Şam işi adını alan, kakma tekniklerinde, ün salmışlardı (lev. XLIX, L ) . Şöhretli kılıç­lar, altın ve gümüş kaplar, süs eşyâsı ve madenî heykeller yapıyorlardı.

Çeliği ve gümüşü karartarak, savat tarzında tezyinat vücûda getirmesini biliyorlardı. Mîlâdî VIII. yüzyılda Uygur esirlerinin Semerkand halkına silah yapmağı öğrettikleri rivâyeti ışığında, Şam işi denen kakma tezyînât tekniğinin İslam âlemine Uygurlardari geçtiği hatıra gelir. Doğuda eskiden beri mevcûd, bakırı altın suyuna batırmak sanatını, Türkler bilmekde idi ve XI. yüzyılda bir Türk ustası, istemiyerek, bu sırrı Keşmîrlilere de kaptırmışdı. Kök-Türk ve Uygur harfleri ile türkçe yazılı müzey­yen altın ve gümüş kaplar, Çinden Kem kıyılarına., Sogd iline ve Avrupada
Nagyszentmiklos’a kadar yayılmış idi (lev. X L IX /a, L /b, X X X IV /c). «Tamga» denen teknik ile, kalıb vurularak, zengin şekilde süslenen Kök-Türk devri keramiğinin (lev. L X III/b ), tahta kalıba vurulmuş madenî
eserleri takdîd ettiği, dikkati çekmiştir. ‘

Kök-Türk devri göçebe çevresinin insan ve hayvanları tasvir eden bütün figüratif (müşahhas) eserlerine râcî olmak üzere, stilistik bakımından, şu mülâhazaların geçerli olduğu söylenebilir: kadîm göçebe üs­lûbunun geleneği, VI-VIII. yüzyıllarda, yarı-göçebe Türk çevresinde he­nüz yaşamakta idi. Efsânevî muhtalit şekiller, maskeler, piktogramlar
ve piktogram’a yakın uslûbda basitleşdirilmiş, en karakteristik hatlara ircâ edilmiş, büyük çapta şekiller, devâm ediyordu. Göçebelerin mubâlagaya meyyal, (expressionist) uslûbuda henüz kuvvetini kayb etmemişti.
Savaş ve av sahneleri sanatın baş konularını teşkil ediyordu. Geleneğe bağlı dînî sanat da az değişmişdi. Dînî sanatın geleneğe uygun şekilleri­nin misâlleri olarak şunları gösterebiliriz. Tonyukuk’un mezarındaki mas­kelerden biri (lev. X L /a), ve Uybatta Çırkov köyü yanında bulunan «bengü taşları» (lev. X L İI/a, c ). (Uybat I denen «bengü taş», dış illerde ölen bir «yâlabaç» ın [elçi] hâtırasına dikilmişti. Bunlar Karasuk devri dikili taşlarındaki (lev. V I/a ) tabîat-dışı şekillere benziyor ve bel­ki rûhları.tasvîr ediyordu. Totemik veçhelerde de, meselâ «Böri» tas­virlerinde, esâtîrler uzun yaşadı. Non-ula’da, Doğulu «T ’ie-le» lere âid olabilecek kurt başlarınm (lev. X IV /h ; X V H I/c) arkaik veçhesi, VI. yüz­ yıldaki Kök-Türk kağanlarına âid Bugut kitâbesihin üstündeki totemik menkıbe tasvirindeki «Böri» başının üslûbunda; henüz unütulmamışdı (lev. X X X V II/a ). Mîlâdî VİII.-IX. yüzyıllarda Uygur Kağanının Orkun
kıyılarındaki başkenti Ordu-balık’da dikdirdiği kitabenin üstündeki «böri» başlı «Kök-luu», Sibiryada görülen bir kurt tasviri tarzına sâdık kalmışdı. Başka «Kök-luu» şekilleri de gök timsâli olarak, hükümdâr soyuna âid kitâbelerde yer almakdâ ve belki Kuşân ve «Chü-ch’ü» Hunlarından mevrûs geleneklerden mülhem bir tarzda idi. Eski bir geleneğin
devâmı gibi görünen, tunçdan küçük heykellerde de «Böri» şekli arkaik uslûbda idi (lev. X XX VTI/b). Türklerin yayıldığı bütün sâhalarda, Etil kıyılarına kadar, V L -V m . yüzyıllardan kalıntılar da bulunan bu tunç heykeller, kolları ve bacakları düşmanlar tarafından kesilmiş efsânevi atayı, başında bir rivayete bir göre adı «Türk» o.lan tulga, bağrına çocuk­larını basmış ve «Böri»ye binmiş olarak gösterir (lev. X X X V n /b, c). Kagnılı, boylara atf edilen mümâsil küçük heykellerde ise, onların efsâ­nevî anası, Hun hükümdarının kızı, totemik ata, erkek «Böri» ye binmektedir. «Böri»nin yakın bir veçhe alması, ancak VIII. yüzyılda, Türkistandaki dıvar resimlerinde, müşâhede edilecekdi (lev. LVTI. LVIII).

Geleneğe bağlılıkla beraber, Kök-Türk devrinde . yeni bir gelişme, daha doğrusu eski bir temâyülün hızlanması, belirir. Türklerin en eski eserlerinde, meselâ Esik ve Taştık kültürlerinde işâret ettiğimiz naturalist uslûb, insan ve hayvan tasvirlerinde, Kök-Türk devrinde daha da bârîz olmuşdu. Kök-Türklerde naturalist portre sanatının hangi sâikler ile gelişdiğini bir Çin rivâyeti aks ettirmektedir. Köl Tigin’in 732’deki cenâze merâsimi münâsebetile gelen Çin sanatkârları, Köl Tiginin tasvir­lerini sanki canlı denecek şekilde, benzetmişlerdi. Köl Tiginin kardeşi Bilge Kağan, resimleri görünce, teessürle karışık bir heyecâna kapılmış ve sanatkârları takdir etmişti. Bu rivâyete göre,’ölen kimselerin tasvir­ lerinin canlı gibi benzer olması Kök-Türklerce isteniyordu. Muhtemelen Kök-Türkler, Türk sanatkârlarından da aynı naturalist uslûbu beklemek­te idiler. Ancak, Türk sanatkârlarının Çinlilerden daha expressionist (mubâlagaya meyyâl) bir uslûbda naturalism’i tatbik ettikleri eserlerden âşikârdır. L. Bazin’in tebârüz ettirdiği gibi, mezar heykelleri (Türkçe «sın» denmekde idi) ve âbidelerini yapan mütehassıs Türk sanatkârları­
nın merkezi, VIII. yüzyılda, Kök-Türk Kağanlığı ordusunun bulunduğu Ötüken ve Orkun çevresi idi. Kök-Türk ve Uygur Kağanlıkları 842’de sona erip, bölge Kırgız idâresine geçince, Kırgızlar, mezar heykelleri yap­mak üzere, Kök-Türk Kağanlığının eski illerinden, dokuz sanatkâr (bedizci) getirtmişlerdi. Üç veya dört Türk sanatkârının imzası, Bilge Ka­ğanın lahdi veya Tekeş Altun Tamgan Tarkanm mezar taşı sanılan eser­de, görülür. (lev. X L V lII/a ). Taşın üzerindeki dağ keçisi piktögramı şeklinde damgadan Kök-Türk Kağan soyuna mensûb olduğu anlaşılan bu şahıs, hükümdârlara mahsus şeklide bağdaş kurarak oturmuş, elde ka­deh tutmaktadır. Oğuz beylerinin de elde kadeh gömüldüğünü kaydetmişdik. Kadeh, hükümdârlık şöleni ve o şölen esnâsındaki and içmek yemini gibi iki ayrı merâsim ile ilgili olabilirdi. Bu eserde kadeh hükümdârlık remzi olsa gerek. Bağdaş kuran şahsın görünüşü, yanındaki gençlerinkinden başkadır ve böylece bir portre karşısında bulunduğumuz aşi­kârdır. Kızlasov hem bu eserin, hem dikili taşlara oyulmuş, ayakda du­ran Kök-Türk devri «sın» larının (mezar heykellerinin) portre olduğunu taşların kitâbelerinden istihrâc etmiştir. Esâsen bunların her birinin gö­rünüşü ayrıdır ve şahsî, veya ırkî husûsiyetler, kuvvetle, bazen karika­türe yakın şekilde, tabârüz ettirilmişdir (lev. X LV II). Ayakda heykelle­rin bazısı hükümdarların hizmetindeki beyler olsa gerek, çünki elde ayna ve örtü gibi hizmet eşyâsı tutmakdadırlar. Diğerleri ise, elde kadeh tutar ve muhtemelen, Oğuzlarda olduğu gibi, elde kadeh gömülmek gelene­ğine uygun olarak yapılmış heykellerdir. Bazı Kök-Türk devri «sm» larının, and merâsimini hatırlatır şekilde, bir elde, göğüs hizasında kadeh tutmakda, diğer el ile, sanki demir unsurunu şâhid tutarak sadâkat yemîni eder gibi, bellerindeki kamaya dokunmaktadırlar (lev. X L V II/c, d ) .

Kök-Türk mezarlarında çıkan madenî eserlerde de, portre mâhiyetinde başlar gözükür (lev. X L IX /c, L /c ) .
Göçebe sanatının geleneğinde, destan üslûbunda, bir şahsın hayâtı­nın bir veya bir kaç safhasını gösteren levhalar, Kök-Türk devrinde de, hem madenî eserlerde (lev. L l/b ), hem petrogliflerde (lev. L l/d ) tasvîr ediliyordu.

Kadîm göçebeler için olduğu gibi, Kök-Türk devrinde de, yarı-göçebe tabirini kullanmak gerekir. Kök-Türk devri Türk göçebeleri de, muay­yen yayla ve kışlaklar («ordu» 1ar) arasında göç ediyorlardı. Bir yenil­gi sonunda vatanlarından sürülmezler ise, bu yayla ve kışlaklardan ayrılmamakda idiler. Hatta «yış» ların (ormanlı dağların) kut verici tan­rıları olduğuna da belki inanılıyordu. Kök-Türkler ve Uygurlar «Ötüken»i, «ıduk» (mukaddes) saydığı gibi, diğer Türkler de bazı başka «yış» larda bulunuyorlardı. Bu yerlerde, kaleler ve türbeler binâ etmekte idiler. Belki
Tagar devrindeki balçık ile tahkim olmuş ağaçdan sûrların hâtırası ol­maları bakımından, Türkçede «çıt» ve «balık» kelimelerine işâret etmişdik (balık kelimesi, hem balçık, hem kale, veya sûrlu şehir manâsına geliyordu). Kök-Türk devrinde, VI-VIII. yüzyıllarda, yarı-göçebe çevre­lerde de, sûrların inşâsı için, balçık yanında, artık, küçük ve büyük boy­da çig tuğla ve taş da kullanılıyordu. Kök-Türk devri yazıtlarında, «kurgan» ve «ordu örgin» adı altında kalelerden ve «kargu»’ lardan (gözetleme ve ateş ile işâret verme için kullanılan yüksek kuleler) bahsedilmektedir. Türk kağanlarının «ordu»’su ve ona benzer şekilde binâ edilen hükümdâr tapmakları, sûrlu külliyeler idi. Sınırlar boyunca, as­kerî mahiyette kaleler kurmak âdetini Türkler Çin dıvarı geleneğinden öğrenmiş olsa gerek. Türkler, uzun dıvarlardan ziyâde, müstakil kaleler­den müteşekkil şebekeleri tercîh ediyorlardı. Çin ile Türk illeri arasında, sınırlar ve ticârî yollar boyunca binâ edilen muntazam merhalelerdeki kalelerde, askerler ve geçen yolcular da barınırdı.
Kök-Türk devleti Bâtı-Türk kolu ve diğer tâbileri ile birlikde, büyük bir sâhaya hâkim idi. Kök-Türk devletinin, doğuda Shantung ovasın­dan, batıda Kerç’e ve Etil vâdîsine, kuzeyde Kögmen Dağları ve büyük Asya ırmakları vâdilerinden, güneyde Merve ve Sind nehrine kadar uzandığını kaydettik. Bu muazzam sâha içinde, askerî idâreyi sağlayan bir kurganlar şebekesi kurulduğu anlaşılır. İç ve Orta Asyanın birbirin­den uzak bölgelerinde, yollar ve dağ geçitleri boyunca, hâla Kök ve Batı-Türk ile Uygur devri kaleleri kalıntıları yükselir (lev. L lV /a , LV ).

Kök-Türklerin kalelere ve «kargu»lara verdiği ehemmiyet Tonyukuk ki­ tabesinde bu Türk hakimine atf edilen sözlerden bellidir :

«Arkuy Jkarğug ulğartdım»
(«istihkâm ve karguİarı çoğalttım» : Orkun, 1/118)

Bayan Çor Kağan, âbidesinde, Kağanın binâ, ettiği «ordu örgin»lerden (taht kurulan hükümdâr kalelerinden) mükerreren bahs edilmek­tedir. Bunların başlıcası olan «il-örgin», Orkun bölgesinde bulunuyordu. Bu şehir Ordu-balık (hükümdâr kalesinin bulunduğu sûrlarla çevrili şehir) adı ile de bilinir. Bayan Çor Kağanın Uluğ Kem kıyılarında 750’de inşâ ettirdiği «ordu örgin» (lev. L V /c) kadîm Chou hükümdâr şehri ge­leneğinde ve «ordu-balık» şekli hakkmdaki bir Uygur metnine uygun olarak, iç-içe iki kaleden müteşekkildi. Hükümdâr ordusu (iç kalesi) bulunan bazı şehirlerde, Chou şehrinde olduğu gibi, şehrin mihverlerini teşkîl eden ve birbirini amûd olarak kesen iki yol bulunuyor ve bunlara «tört beltir yol» deniyordu. Ordu-balık adını alan, iç-içe iki kaleden mü­teşekkil şehirde, iç kale hükümdârın ikametine, dış kale ise maiyete mah­sûs idi. Kalelerin bir husûsiyeti, bazen içi dolu bulunan köşe kuleleri ile tahkîm olmaları keyfiyeti idi. Bu husûsiyet ancak Chou devrinden kalma dört yönün’tayini ile ilgili kosmolojik manâların geleneği ışığında izâh edilebilir. Bazen dıvarlar boyunca devâm eden ve yarı-üstüvânî birer sütun olan, içi dolu kuleler silsilesi de, belki eski devirlerdeki gibi, kâinâtın etrâfını sardığı sanılan dağların timsâli olmağa devâm ediyordu.

Iç kalenin tepesinde, yüksekde, bey «örgin» i (tahtı), bir otağ veya «kalık» (köşk) şeklinde yükseliyordu. «Kalık» kelimesi, muhtemelen Buddhist metinlerde, mabûdun semavî köşkü sayılan lıarmîka ile alâkalı olarak, hem gök zirvesi, hem de yüksek köşk manâsına geliyordu. «Ka­lık» ların bazen Türk kağan otağı gibi, «tegirmi tam» denen üstüvânî şe­kilde ve üstü kubbeli veya kunbedli olduğu, kalıntılardan anlaşılmakta­dır. Bu tarzda «kalık» ların ortasında, otağda olduğu gibi, ocak bulunmakda idi (lev. L İV /b ). Mîlâdî VIII. yüzyılda Tamîm b. Balır’ın«Tokuz-Oğuz Kağanının şehri» olarak anlattığı ve muhtemelen Uygur baş­kenti, Orkun ırmağı bölgesinde Ordu-balık olan şehrin surlarının tepe­sinde, Tamîm b. Bahr’m fırına benzettiği, bir «altından» yapı bulunu­yordu. içine yüz kişi sığabildiği rivâyet edilen bu yapı Kağanın otağı idi. Bu yapının bir otağ mı, yoksa bir «kalık» mı olduğu hakkında araştırıcı­lar karar vermemekde idiler. Ancak bazı metinler ve Ordu-balık’da yapı­lan son kazılar, Tamîm b. Bahr’ın gördüğü yapının Kağanın altın tezyînâtlı otağı olduğunda şübhe bırakmadı. Ordu-balık’ın «ordu» kısmı olan iç kalede, ayrıca, bir de köşk mevcûd idi. Bunun Çin tarzında bir çatılı köşk, olduğu, T’ang üslûbunda oymalı kiremit kalıntılarından anlaşıldı” . Boyalı ahşab kısımları olan bu köşkün dıvarları kırmızı terracotta (piş­miş toprak) ile süslü idi. Türklerde, bilhassa Doğu bölgesinde, Çin tar­zında köşklerin çok eski olduğuna «ev» sesini çıkaran fonogram’ın
Çin Shang devri ideogram’larındaki köşk ( • r V – K ) işareti tarzında olduğu, şahadet eder. «Lim» (çatı kalası), «çatu» (merdiven), ve «tang» (büyük oda) gibi kelimeler de çinceden. gelme idi. İkinci bölümde gö­rüldüğü gibi daha Mîlâddan önceki yüzyılda, Orkun kıyılarındaki Kagmlı boylar çevresinde ve Abakan ırmağı boyundaki Kırgız ilinde, Çin tarzın­ da köşkler yapılıyordu (lev. X V in /a ) . Kök-Türk soyundan bir hatu­nun çince ağıtında bir zarîf köşkde oturduğu anlatılır. Uygur’ların Türkistanda kuracağı medeniyet çevrelerinde de çatılı köşkler yaygın idi
(lev. LVII).

Türk hükümdâr meskenleri gibi, türbeleri de, bazen otağ şeklinde, bazen çatılı Çin köşkü gibi idi. Kubbeli, veya künbedli türbenin îç Asya göçebe geleneği olduğunu gördük (lev. X V Ü /b ). Doğu Hunlarında, kub­beli türbe, hükümdâra mahsûs bir imtiyâz idi. M. VI. yüzyılda Tabgaç ahfâdmdan Kuzey Ch’i sülâlesinin de türbeleri kubbeli idi. Kök-Türk kağan türbeleri de kubbeli olmuş olsa gerek. M. 639’ da ölen bir Kök-Türk kağanının mezarının tahta çıkdığı dağ şeklinde, yanî muhtemelen künbedli olarak yapılmışdı. Kök-Türk harflerile yazılı bir taş üstünde,
Kök-Türk hükümdarlarının da ongunları arasında bulunduğu kaydettiğimiz bir kaplumbağa tasviri ve künbedli bir yapı görülmekdedir (lev. L IV /d). Bu belki bir türbe idi. Mîlâddan sonraki binyıldâ Kurıkan (Otağ an­lamına) Türklerinin bölgesi olan Baykal gölü, Selerîge, Angara, Üst Lena ırmakları kıyılarında, otağ şeklinde türbeler çok bulunmuştur. Bunlar, havada kurutulmuş, büyük boyda tuğlalardan inşâ edilmişdi. Sır-deryâ bölgesindeki Türklerin kubbeli türbelerinden ve Oğuz beyleri için yapılan kubbeli veya künbedli türbelerden yukarıda söz edildi. Otağ şeklinde
türbeler yanında, Çin köşkü şeklinde olanlar da vardı : bunlardan biri Köl-Tigin’in tapınağı idi.

İkinci bölümde sözü geçen kosmografik planda, dört yöne nâzır, biri ortada, diğerleri haçvarî ve köşelere dizilmiş olan dokuz hücreli yapı ge­leneği de Kök-Türk devrinde devâm ediyordu. Hatta bir Uygur metni dört yöne nâzır odalardan veya kısımlardan müteşekkil haçvarî planda «tam» (binâ) yahud şehir yapısının bir gelenek olduğunu kaydeder. Aral
gölü bölgesinde, Oğiw ilinde, Karacuk dağlarında, Baba-ata kalesindeki Kök-Türk. devri «kalık», bu geleneğe uygun olarak, merkezî bir kubbeli oda ile sekiz mütevâzın hücreden ibâret idi (lev. L İV /b ).

Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, Kök-Türk devri yarı-göçebe Türk çevrelerinde «balık» sûrları içinde yaşamak daha ziyâde hükümdâra, maiyetine ve askere mahsûsdu. Diğerleri çadır altında ve sûrlar dışında bulunuyor ve ancak savaş hâlinde sûrlar içine sığmıyorlardı. Muhtelif «ordu-balık» kalıntılarında, bey meskeni ve tapınakları dışında, husûsî
mesken kalıntılarına pek rastlanmadığı keyfiyeti bunu gösterir. Türk şehrinin daha fazla genişlemesi, belki, 750’de Çinli ve Sogdakların yar­dımı ile Selenge kıyılarında yapılan Bay-balık misâlinde, «ordu-balık» etrâfında, sokak veya mahalle anlamına «kay» denen kısımların ilâvesi ile olmuşdu. Bu gelişmenin eıv eski numûiıelerinden biri, 750’da «ordu örgin» (hükümdâr tahtının bulunduğu kale) olarak inşâ edilip, dış ma­halleler ilâvesi ve bağlar ile gittikçe büyüyen ve ikinci sûrları da aşan, Orkun ırmağı kıyılarındaki Uygur başkenti Ordu-balık idi.

EMEL ESİN, İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK KÜLTÜR TÂRİHİ VE İSLÂMA GİRİŞ (TÜRK KÜLTÜRÜ EL-KİTAB I, II, CİLD l/b ’ DEN AYRI BASIM, EDEBİYAT FAKÜLTESİ MATBAASI İSTANBUL 1978, S. 105-115

Avatar

Leave a reply