İÇ ASYADAKİ KÖK-TÜRK DEVRİ YARI GÖÇEBELERİ – EMEL ESİN

0
188

İç Asya Kök-Türk devri yarı-göçebe kültürleri bölgesi, aşağı yukarı 43° Kuzey çizgisi üstünde, Asyayı başdan başa kaplıyordu. Tuna, özü, Tın, Yayık, Etil, Kama kıyılarına, Aral gölüne, Isık-köl’e Ala-tağ’a (T’ien-shan), ve Kuzeyde Ertiş ile Yumar (Ob) vâdîlerlne, oradan Âltunyış dağlarına, oradan Kem (Yenisey) vâdîsine ve Kögmen (Sayan ve
Tannu-ola) dağlarına; oradan Türklerin mukaddes ili Ötüken dağı (Hangay) ve Orkun vâdîsine. Baykal gölüne, Kadırgan-yış (Hingan) dağları­na; oradan da Ordos yaylası ve Shantung ovasına kadar uzanıyordu. Bu geniş sâhanın Batı yönünü gözden geçirdikten sonra, şimdi, merkez ile Doğuya döneceğiz. M. VI. yüzyıldan sonra, Türk yarı-göçebe dünyâsının doğu bölgesinde, başlıca, Kök-Türkler, Uygurlar ve Kırgızlara rastlayaca­ğız. Türklerin mukaddes dağı Ötüken-yış’da, bu üç boy, arka-arkaya ordu kurâcakdı. îlk merhalemiz, V. yüzyılda, Kök-Türklerin merkezi bu­lunan Altun-yış dağlan olâcakdır.

Milâdî 460’da Koço’dan sürülen Kök-Türkler, efsâne ile karışık bir târihî rivâyete göre, Altun-yış dağlarının güney silsilesinde, tolga şek­linde bir zirvede, yüzyıl kadar, demircilik ederek yaşamışlardı. Tolga manâsına da geldiği söylenen «Türk» adı bu dağın şekli ile alâkadar sa­yılıyordu. Çin târihlerinde Altun-yış’ın her yönde dik kayalık yamaçları olduğu ve bu silsileye ancak kuzeyden varılabildiği kaydedilir. Çin kosmolojisine göre, maden ocağı olan dağlar tolgaya benzer bir şekilde ol­malı idi. Bir Uygur resminde, Büddhist mithölojide «Altın dağ» diye adlanan efsânevî «Sumeru» dağının yanında, «temürcü» (demirci) olduk­ları, Türkçe bir yazı ile tasrîh edilmiş bulunan iki kişi, çekiç vururken görülmektedir (Iev. L İV /e). Sanki, bu resim Kök-Türklerin Altun-yışda demircilik ettikleri devrin hâtıralarını anmaktadır. Böylece, 460 yılına kadar Orta Asyanın Doğu sınırlarında bulunan Kök-Türkler, o târihte,
yine göçebe Türk çevresine dönmüş bulunuyorlardı. Altun-yış’taki VI.-V m . yüzyıllardan (Katanda IX, Şibe 2 ve 5, Kuray II-VI, Tuekta 3-4 gibi), bazılarında Kök-Türk yazısı da bulunan mezarlarda çıkan göçebe sanat eserlerinin Kök-Türklere atfedildiğini kaydetmiştik66. Birinci bölümde işâret edildiği gibi, Kök-Türk yazılı mezarlarda yatanlar ile, daha ön­ceki Pazırık devrinden olup Kagnılı boylarına atfedilen mezarlardakiler ve bugünki îç Asya Türkleri arasında, anthropolojik bakımdan, fark yok imiş (Kök-Türk devri Türklerinin her yerde, muhtelif nisbetlerde, Euro-peöid ve Mongoloid karışığı olduklarını aşağıda göreceğiz). Sanat târîhi açısından da, Altun-yış eserlerinde, devamlılık tezâhür. eder. Halbuki, Kök-Türklerin Âltun-yış’a ancak 460’da geldiği ve daha önce Çin sınır­larında Kansu ve Doğu Türkistanda Koço’da yaşadıkları bilinmektedir.

Bu illerde bulundukları zaman da, göçebe sanatları ile ilişkilerini kay­betmedikleri anlaşılmaktadır. Nitekim, VI. yüzyılda da, Kök-Türklerin, göçebe sanatının husûsiyetlerinden olan altın ve gümüş hayvan heykelle­rini mahâretle yaptıkları Bizans elçisi Zemarbos tarafından müşâhede edilmişti. Kansu ve Turfan yerleşik medeniyetlerinin izleri de Kök-Türklerin maddî kültüründe mevcûddu, ancak konu “bu yazımızda yer alamamaktadır.

EMEL ESİN, İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK KÜLTÜR TÂRİHİ VE İSLÂMA GİRİŞ (TÜRK KÜLTÜRÜ EL-KİTAB I, II, CİLD l/b ’ DEN AYRI BASIM, EDEBİYAT FAKÜLTESİ MATBAASI İSTANBUL 1978, S. 85-86

Avatar

Leave a reply