AHMET TEMİR

Doğu ve Orta Avrupa’nın Eski ve Ortaçağ tarihinde önemli rol oynamış olan Hunların diğer Türkboy ve halkları ile ilgisi üzerine şimdiye kadar muteber olan teoriye göre, Hunların devamını Bulgarlar, Bulgarların devamını da Çuvaşlar teşkil etmektedir. Şöyle ki: M. S. 453’te Atila’nın ölümünden sonra Hun Devleti’nin teşkil eden haklar Orta Avrupa’dan geri çekilerek, Doğu Avrupa’da “Büyük Bulgaristan” adı ile bir devlet kurmuşlardır.

Karadeniz’in kuzeyindeki “Büyük Bulgaristan” Devleti’nin parçalanmasından sonra Bulgar halkı türlü tarafa dağılmış, büyük bir bölümü kuzeyde İdil-Ural Bölgesi’nde, bir bölümü Kuzey Kafkasya’da, diğer bir bölümü de Orta Avrupa’nın Tuna boyunda ve Balkanlarda yerleşmişlerdir.

Bilindiği gibi, Bulgar dili, Türkçe’nin (r) grubundan sayılmakta, yani umumi Türkçe’de kelimelerin sonundaki (z) sesi, Bulgarca ve Çuvaşça’da (r) olarak karşımıza çıkmaktadır; mesela, öküz/ökür kelimesinde olduğu gibi. Tarihçi ve filologlar, bu İdil Bulgarları’nın daha sonraki tarihi üzerine bazı noktalarda farklı görüşlere sahiptirler. W. Barthold’un fikrine göre bunlar,daha sonraki yüzyıllarda Kıpçaklara karışarak dillerini değiştirmişler ve böylece dilleri (r) Türkçesi’nden (z) Türkçesi’ne kaymıştır. X. yüzyılda İslamiyet’i kabul eden bu Bulgarlar, böylece tamamıyla İslami Türk dünyasına bağlanmışlardır.

Şehabeddin Morcani vb. son devrin Kazan Tatar tarihçileri, bu konudaki araştırmaları derinleştirmekle, Bulgarların Kıpçak ve diğer Türk boyları ile karışıp kaynaşarak bugünkü Kazan Tatarlarının ceddini teşkil ettiği neticesine varmışlardır.

Bugün Tataristan Cumhuriyeti’nin batısında Çuvaşistan Cumhuriyeti’nde yaşayan Çuvaşların ise, Bulgarların Kıpçaklara karışmayıp ve İslamiyet’i de kabul etmeyip, kenarda kalan küçük bir bölümünden ibaret olduğu zannedilmektedir. Modern Tatar filologlarından Mirfatih Zekiev, Bulgarların bu bölümünün, zaten aslında (z) Türkçesi konuştuklarını ve yüzden dillerini değiştirmeye gerek görmediklerini yazmaktadır. Yine bugünkü Tatar yazarlarından Ebrar Karimullin 1991’de yayınladığı “tatarlar” adlı eserinde daha da ileri giderek bugünkü Kazanlıların, yanlış giren “Tatar” adı yerine asıl adları olan “Bulgar” adını almaları gerektiğini söylemiş ve bununla ülkede geniş tartışmalara yol açmıştır.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 243)

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız “HunàBulgaràÇuvaş” teorisinin tarihçe ispatlanmış müspet taraflatı olduğu gibi, belgeler bulunmadığı için açıklanamadan kalan ve bugüne kadar tartışma konusu olan bazı karanlık noktaları da vardır ki, ben bunların çözümü yolunda bazı teklif ve açıklamalarda bulunmak istiyorum.

Dil Meselesi: Türkologlar arasında en önemli anlaşmazlık ve tartışma, Hunların dili ve dolayısıyla halk olarak hangi zümreye mensup olduğu meselesi yüzünden ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar “Hun” dilinde yazılmış bir metin bulunamadığı için, bu halkın menşei tartışılmış ve bazı yabancı Türkologlar, Hunlmarın Türk olup olmadıkları veya Türklerle ilgisi konusuna şüphe ile bakmışlardır.

Halk ve Ad Meselesi: Diğer önemli konu da, Hun-Bulgar ilişkisidir. M.S. 453’te Atila’nın ölümü ile Avrupa Hun Devleti’nin dağılmasından sonra “Hun” halk adının birdenbire kaybolması ve “Bulgar” adının ortaya çıkmasıdır.

Yazılı Belgeler: Hunların dili ve Hun-Bulgar problemini göz önünde tutarak, Avrupa’nın bazı bölgelerinde bulunan eski Türk Runik yazılı metinlere işaret etmek istiyorum. Bunu Hun-Bulgar probleminin çözümüne yardım edecek bir araştırma konusu olarak ele almamız uygun olacaktır.

Doğu Avrupa’da Volga-Don, Kuzey Kafkasya ve Orta Avrupa’nın Tuna Bölgesi’nde rastlanan fakat Türkiye’de henüz pek bilinmeyen eski Türk Runik metinler üzerindeki çalışmalar son yıllarda ciddi ilerleme göstermiştir. Bu konu ile ilk ilgilenenler Macar bilginleri olup, mesela ünlü Türkolog Julius Nemeth, ta 1925’te yayınladığı “Die Inschriften des Schatzes vom Nagy Saint Miklos” (N.St. M. Hazinesinin Yazıtları) adlı eseriyle dikkatleri üzerine çekmiş bulunuyordu. J. Nemeth, bundan başka da birçok eser ve makalelerinde “Hun” konusunu inceleyerek değerli açıklamalarda bulunmuştur. J. Nement’in öğrencilerinden yine günümüzün Macar Türkologlarından S. Kakuk’un bu Runik abidelerle ilgili eserlerini de bu alandaki araştırmalar için bir yapı taşı olarak zikretmemiz gerekir.

Avrupa’nın eski Türk Runik yazıtlarıyla yakından ilgilenen diğer bir Türkolog da polonyalı Edward Tryjarski olmuştur. Gerek yayınladığı araştırmalar ve gerek tertip ettiği konferanslarla bu meselenin önemini göstermeye çalışan Ed. Tryjarski’nin 1981’de SUA’nın ilmi bir toplantısında, bu yazıtlar üzerine verdiği bu konferansına şahit olmuştum. Adı geçen bu ve başka Türkologların başlatıp yürüttüğü araştırma ve incelemeler, nihayet Rusya’dan S.Ya. Bayçarov’un 1989 tarihli eseriyle büyük bir ilerleme kazanmış bulunmaktadır. “Drevnetyurkskie runiçeskie pamyatniki Evropı” (Avrupa’nın Eski Türk Runik Abideleri) adlı bu eserden anlaşıldığına göre, Volga-Don, Kuzey Kafkasya ve Tuna boylarında bulunan bu metinler, eski Türk Bulgar dilinde ve onun dialektlerinde yazılmıştır.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 244)

Bu yeni belge ve görüşün ışığı altında Avrupa Hun ve Bulgar tarihi ile ilgili teoride bazı önemli değişiklikler yaparak şunları söyleyebiliriz.

1- Avrupa’daki Hun Devleti, birçok millet, halk ve boyların birleşmesiyle kurulan “konfederasyon” şeklinde bir devlet olup, bu dış dünya tarafından “Hun Devleti” olarak tanınıyor ve biliniyorsa da, bu devletin içinde “Hun” adında bir halk mevcut değildir veya sayıları az olduğu için devlet dağılırken siyasi bir varlık gösteremediler ve karışıklık esnasında diğer halklarla karışarak yok olup gittiler.

2- Atile ve önceleri; herhalde M.Ö. Asya’da kurulup büyük ün yapmış olan Doğu Hun Devleti’nin şöhretine ve kendi nesep ve soylarına hürmeten Avrupa’da kurdukları bu yeni devlete de “Hun” adını taktılar. Fakat bunun içinde çoğunluk teşkil edecek kadar “Hun” halkı bulunmadığı için “hun” adı burada ancak politik bir rol oynadı ve devletin dağılmasından sonra ortadan kalktı. Böylece halkın asıl adı ortaya çıktı ki, bunlar da Bulgarlar idi.

Şimdiye kadar Bulgar=Hun gikri üzerinde durmayıp, yalnız Bulgar kelimesi göz önünde tutulduğundan, Bulgarya Devleti’nin yıkılmasından sonra Bulgar halkının kuzey, güney ve batıya dağılmasından bahsedilmiştir. Şimdi bu fikri şu şekilde düzeltmemiz gerekecektir:

Bulgarların etrafa yayılmalarının, “Büyük Bulgaria” Devleti’nin dağılmasıyla ilgisi yoktur, çünkü onlar, Kuzey Kafkasya’ya, Tuna boyuna ve Balkanlara, Atila’nın ordularıyla Hun=Bulgar olarak çok daha önce oralara yerleşmiş bulunuyorlardı.

Volga ve Ural Bölgesi’ne gelince, Atila’nın önceleri zamanından beri Hun yani Bulgarların esas yerleşme yeri olduğundan, onlar zaten eskiden beri orada yaşıyorlardı.

Başka türlü ifade edersek: Atila’nın ölümünden sonra Karadeniz’in kuzeyinde kurulan “Büyük Bulgaristan” Devleti, Avrupa Hun İmparatorluğu’nun, gerek ülke ve yer ve gerek halk olarak ancak küçük bir bölümünü içine aldığından, Hun=Bulgarların zaten yaşadığı birçok bölgeler bunun dışında kalmıştı, yani onların etrafa dağılmalarına lüzum yoktu, onlar zaten orada idiler.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 245)

Ayrıca, “Büyük Bulgaristan” Devleti’nin kısa ömürlü oluşu da gösteriyor ki, bu devlet askeri bir yönetimden ibaret olup, kuruluşu esnasında Atila Hun İmparatorluğu’nun kurucularından olan Hun=Bulgar, Macar vb. halkların hepsi de “Büyük Bulgaristan”ın kuruluşuna katılmak için geniş imparatorluğunu türlü yerlerinde oturdukları yerleri bırakarak, Doğu Avrupa’da toplanamamışlardır. Böylece, Bulgarların etrafa dağılmaları “Büyük Bulgaristan Devleti”nin yıkılması ile ilgili olmayıp, bu iş çok daha önce olup bitmiş bir hadise idi.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 245)

Böylece Hun=Bulgar teorisi ortaya atarken, bununla yalnız Avrupa Hun Devleti’ni kastediyorum. Çünkü, ondan önceki Büyük Asya Hun Devleti’nin durumu, incelemezini dışında kalmış bulunmaktadır.

Bununla beraber, yine de zihinleri kurcalayan şu soruyu ortaya atmaktan kendimizi alamayız: “Avrupa Hun Devleti için düşündüğümüz Hun=Bulgar teorisi Asya Hun Devleti devri için de tatbik edilebilir mi, yoksa tarihçe daha eski teorilere doğru gidildikçe Hun ve Bulgar halklarının siyasi rollerinin arttığı görülerek, bunların ayrı ayrı incelenmesi mi gerekecektir?”

Bu konuların incelenip araştırılması ve cevaplarının bulunması gibi meseleleri genç bilginlerimize devrederken tekrar başa dönerek birkaç cümle ile toparlamaya çalışalım.

Doğu Avrupa’nın V. ve VI. yüzyıllar tarahinde Hunlarla Bulgarların aynı halk olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, “Hunların Dili” üzerindeki tartışmalar da kendiliğinden çözülmüş olacaktır ve bunun anahtarı da “Avrupa’nın Eski Türk Runik Yazıtları”nın dilinde yatmaktadır; çünkü Türk-Bulgar dilinde ve ona yakın lehçelerde yazılmış olan bu metinleri, aynı zamanda “Hun Dili Belgeleri” olarak kabul etmemiz gerekecektir.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 246)

BİBLİYOGRAFYA

BAYÇAROV, S. YA., Drevnetyurkskie runiçeşkie pamyatniki Evropı (Avrupa’nın Eski Türk Runik Abideleri), 1989.

FEİZCHANOV, H., Tri nadgrobnıch bolgarskich nadpisi (Üç Bulgra Mezar Taşı Yazıtı), İzv. İmp. Arch. O-va, IV, 1863, s. 404.

KARİMULLİN, EBRAR, Tatarlar, isimibiz hem hisimibiz. Kazan 1991.

NEMETH, J., Die Inschriften des Schatzes vom Nagy Saint Miklos, 1922.

NEMETH, J., (çeviren Şerif Baştav), Atila ve Hunları, Ankara 1982.

POPPE, N., Çuvaşskiy yazık i yego otnoşenie k mongolskomu i tyurkskim yazıkam (Çuvaş Dili ve Onun Moğol ve Türk Dilleriyle İlişkisi); İRAN 1924, s. 289-314.

PRİTSAK, O., Xun, der Volksname der Hsiung-mu, CAJ V, 1959, s. 26-34.

RASONYİ, L., Tarihte Türklük, Ankara 1971.

TRYJARSKİ, ED., Altes und neues zur entstehung der türkischen Runenschrift., RO XLV, 1985, s. 5976.

ZEKİEV, N., Tatar halkı tilining barlıkka kilüvi, Kazan 1971.

(Ahmet Temir, XII. Türk Tarih Kongresi, Cilt. II, 1994, Hunların Dili, Sayfa: 247)

Avatar

Leave a reply