Afşin’a mektuplar 1 – Nejdet Sançar

0
310

Sevgili Afşin,

Yıllardan sonra yeniden, sana mektuplar yazmaya başlı­yorum. Bilmem hatırlayacak mısın? Sana ilk mektuplarımı 1954 yılında yazmıştım. O sıralarda ben Ankara’da idini, sen annenle birlikte Edirne’de bulunuyordun. Henüz mini mini bir ilkokul öğrencisi olduğun için, dünya dertlerinden ve da­laverelerinden haberin yoktu. Onun için de benim sizlerden ayrı bulunuşumun sebebini ne bilebiliyor, ne de düşünebiliyordun.

Benim Ankara’da ve sizlerden ayrı bulunuşum, maarifte­ki milliyetçilik düşmanlarının, bana oynamak istedikleri, fa­kat bu sefer tutturamadıkları bir oyunun neticesiydi. 1951 de aynı oyunla beni Zonguldak’tan Edirne’ye gönderenler, bu defa da Çanakkale’ye sürmek istemişlerdi. Evet, bu bir sür­gündü. Haksız ve vicdansızca yapılmak istenen bir sürgün.. Bu, hakkımda verilen ilk haksız karar değildi. O zamana kadar buna benzer birçok muamele ile karşılaşmıştım. Ama onların hiç birisine en küçük bir itirazda bulunmamış, daha doğrusu bunu bir tenezzül saymıştım. Fakat bu seferki hak­sızlık, artık, dolu bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu naklin ne kadar mânâsız, haksız ve kasıtlı olduğunu anlatmak için Ankara’ya gelmiştim. O günlerde Bakanlığın büyük bir mevkiine ciddî, çalışkan, vatansever bir maarifçi
getirilmişti. Bu haksızlığı ve kasdı, ancak, bu seviyedeki bir insana anlatmak mümkündü. Ben de öyle yaptım. O gün, bu değerli maarifçiye çok acı şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Bugünkü gibi hâlâ aklımda: O günlerde, Musolini zamanında İtalya’da yapılan büyük bir yarışmayı kaza­nan yaşları ilerlemiş atlarımıza, bu hizmetlerine karşılık, bir nevi tayın bağlanmıştı. Hakkımda, yıllardan beri sürüp gelen haksız muameleleri sıraladıktan sonra, o değerli maarifçiye bu misali vermiş ve:

—Başka bakanlıklarda hizmet görmüş hayvanların da hakkı gözetiliyor. Bütün meslek hayatı Anadolu’da geçmiş bunca yıllık bir edebiyat öğretmeni olarak benim bir at ka­dar da mı değerim yok? Bu haksız nakli asla kabul etmeye­ceğim ve karar değiştirilmezse, bundan böyle, maarifte birgün bile vazife görmeyeceğim!

demiştim. îşte, Çanakkale Kız Enstitüsü’ne yapılan o hak­sız nakil o değerli maarifçinin anlayışıyle yırtılmış ve Anka­ra’ya verilmem bu şekilde olmuş, sizlerden beş altı aylık bir zaman için bu yüzden ayrılmış ve sana ilk mektuplarımı bu ayrılık sebebiyle yazmıştım.

1954 te, Ankara’dan sana yazdığım mektuplara, sen ilko­kul çocuğu mini mini Afşin, devamlı olarak cevaplar verirdin. Bana ne güzel şeyler yazardın! Hele imlânın düzgünlüğü ve ifaden, baban olarak bana nekadar gurur verirdi! İşte o yıl, seninle, böyle aylarca mektuplaşmıştık.

Sekiz yıl sonra sana yeniden mektup yazıyorum. Fakat sekiz yıl önceki gibi senden cevap bekleyerek değil. Çünkü sen artık yoksun. Kader, seni hayatının on altıncı yılında toprağa çekti. Sen artık bir avuç topraksın. 14 yaşında bütün varlığınla bağlandığın, gönül verdiğin vatanın bir avuç top­rağı.. Geride bıraktığın annen, baban ve diğer seni sevenler için de hazin bir hâtıra..

Bu dünyayı, senin gibi çocukluk yaşlarında, baharların­da bırakıp giden talihsiz yavruların sayısı elbette ki az de­ğildir. Ama şu da muhakkak ki seninki; o binlerce, o on bin­lerce yavrunun çoğununkinden daha büyük bir talihsizlik..

Çünkü, kara talihin seni bir ahtapot gibi sarışı, sen daha dün­yaya gelmeden önce başlamıştı. Sonra da devam etti. Seni, ta­lihsiz çocuklar ordusunun en talihsizlerinden biri yapan, işte budur.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğruydu, Afşin. Sa­vaşın ilk yıllarında yüklendikleri bütün cepheleri çabucak çö­kerten Alman orduları, demokrasi safının dizginlerini ellerin­de bulunduranların bağışlanmaz gafleti ile belini doğrultan ve güçlenen kızıl Moskof ordularının önünde gerileye gerileye ana vatanlarına doğru çekiliyorlardı. Moskof ordularının bu ilerleyişi, Türkiye’deki kızıllara da büyük cesaret vermiş ve yerli komünistler azgınlaşmaya başlamışlardı. Azgınlıkları günden güne artıyor, fakat hedefleri milli varlığımız olduğu
halde, devlet gemisinin başında bulunanlar, bu ihaneti önle­yici tedbir alma lüzumunu asla duymuyorlardı. Halbuki o tek parti diktatörlüğü yıllarında, hükümetin başında, hem de Meclis kürsüsünden:

— Türküz, Türkçüyüz, Türkçü kalacağız!

demiş olan bir başbakan da vardı. O sıralarda Orhun’u çıkarıyorduk. Atsız Amcan, Orhun’un 1944 martında çıkan 15. sayısında Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye hitaben, komünist tehlikesinin büyüklüğünü belirten bir açık mektup yayınladı. Yazı, memlekette büyük bir millî heyecan yarattı. Derginin 16. sayısinda çıkan ikinci açık mek­tup ise, millî heyecanı, son haddine ulaştırdı. Bu heyecanla birtakım hareketler oldu. Komünistlerin azgınlıkları karşısında, Türkiye sanki bir Güney Amerika devleti imiş gibi gam­sız ve sessiz duranlar, millî ruhun şahlanması üzerine hareke­te geçtiler. Orhun kapatıldı. Amcan işinden çıkarıldı. Ve ikin­ci açık mektupta kendisine «vatan haini!» denilen kızıl Saba­hattin Ali’ye Atsız aleyhine hakaret dâvâsı açtırıldı. 1944’ün Türkçülük .aleyhindeki o meşhur haçlı seferide böyle başladı. Atsız – Sabahattin Ali dâvâsnın görüldüğü sırada, Ankara’da, o zamanın milliyetçi gençlerinin komünizm aleyhine tertipledikleri nümayişler, haçlı seferinin kurmay­larını büsbütün kudurttu. Türkiye’deki bütün şer kuvvetleri tek cephe halinde Türkçülüğe yaylım ateşine girişirken, Türk
milliyetçileri de tevkif edilmeye başlandılar. Annen ve ben, o sırada Balıkesir’de idik. Ilık bir bahar sabahı, 14 Mayıs 1944 pazar günü beni evden aldılar. Bir ge­ce Balıkesir Emniyet Müdürlüğünde tuttuktan sonra Anka­ra’ya sevkettiler.

Sen, o günlerde, annenin karnında idin. Dünyaya gelme­ne üç buçuk ay kadar bir zaman vardı. îşte senin kara tali­hinin başlangıcı o günlerdir.

Ben götürülünce, annen, evde tek başına kalmıştı. Türk milliyetçiliği aleyhine açılmış kampanya büyük bir şiddet ve şirretlikle devam ediyor, hürriyetleri ellerinden alın­mış milliyetçiler, uydurma bir ırkçılık ve Turancılıkla suçlan­dırılıyor, memlekette korkunç bir hava estiriliyordu. Anne­nin, Balıkesir’de tek başına kalmasının sebebi de buydu. Çün­kü, vicdansızlar, bir gizli cemiyet hikâyesi ortaya atmışlar ve şifreleri( ! ) , parolaları ( ! ) olan bu gizli cemiyetin gayesinin hükümeti devirmek olduğunu ilân etmişlerdi. Böyle bir şe­bekeye mensup bir insanın, evinde yalnız kalmış eşinin ya­nına gelmeye kim cesaret edebilirdi? Ziyaret bir tarafa, derse gittiği zamanlar, Balıkesir Lisesi’nin öğretmenler odasında, bir aile müstesna, diğer bütün dostlar ( ! ) , annenle tek lâf et­mekten çekiniyor, hattâ çoğu, karşılaşmamak için odaya
girmekten kaçmıyorlardı.

Türkiye’yi kaplamış olan o korkunç zulüm havası, tevkif edilen milliyetçileri bekleyen akıbeti belli etmişti. Milliyetçili­ğe karşı, belki de insanlık tarihinde görülmemiş bir şiddet­le saldırmalar devam ediyordu. Ve saldıranlar sadece Türk­lük ve Türkçülük düşmanlan da değildi. Haysiyetsiz, vicdansız, dalkavuk ve şerefsiz birçok kalem, Türkçülük düşmanlı­ğında, Türklük düşmanlarından hiç de geri kalmıyorlardı.
Bu hava yetmiyormuş gibi, üstelik annen, benden haberde alamıyordu. Çünkü mevkuf bulunduğum Ankara Emniye­ti Birinci Şubesi’ne verdiğim kısa mektupların postaya atıldı­ğı söyleniyor, fakat atılmıyordu. İşte, yalnız Türk milliyetçi­liğini ve milliyetçilerini değil, namus ve vicdanı da bitirmeye çalışan bu havaya, karnındaki beş buçuk altı aylık yavrusuyle, bir şehirde tek başına kalmış olan bir kadın nasıl göğüs ge­rebilir, nasıl dayanabilirdi?

Haftalar, aylar geçiyor; fakat memleketi sarmış olan o korkunç zulüm havası hiç eksilmiyordu. Zulüm makinesi, yalnız, hürriyetlerini ellerinden aldığı insanları ezmekle yetin­miyordu. Elini, onların dışarda kalmış mensuplarına da uza­tıyordu. Haçlı seferinin kurmaylarından olan Haşan Âli, hiçbir sebep yokken, anneni de bakanlık emrine aldırmıştı.

Bu, milliyetçileri aynı zamanda aç bırakmak içindi. îşte ben emniyet müdürlüklerinde türlü kanunsuzluklar, vicdansızlıklar ve zulümler ile karşılaşırken, annen de dışarda maddî ve mânevi böyle nice ıstırabı göğüslemeye çalışıyordu.

Fakat bu, elbette kolay değildi. O yalnızlık, o korkunç ve hain manevî baskı, o gıdasızlık, anneni mânen olduğu kadar mad­deten de kahrediyordu. Bu iki taraflı çöküş elbette ki sana da tesir edecekti. Böyle bir ıstırapla kahrolan, yıkılan bir anne, karnındaki masum yavrusunu nasıl besleyebilirdi?

Besleyemedi de.. Ve sen, daha dünyaya gelmeden önce bir zulüm makinesinin, bir vicdansızlar takımının böyle kurbanı oldun.

İşte sen, bunun için, talihsiz çocuklar ordusunun en ta­lihsizlerinden birisisin Afşin.

SANÇAR NEJDET, AFŞIN’A MEKTUPLAR, AFŞIN YAYINLARI NU:1, ORKUN BASIM EVİ – 1963 – ANKARA, S. 5-9

Avatar

Leave a reply